Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, önemli açıklamalarda bulundu. İslam ülkelerine çağrıda bulunan Fidan, "İsrail'in oyununa gelmeyin" ifadelerini kullandı.
Abone olDışişleri Bakanı Hakan Fidan, A Haber ekranlarında gündeme ilişkin Haktan Uysal ve Banu El'in sorularını yanıtladı.
Amerika-İsrail-İran hattındaki askeri hareketliliğin ve son durumun ayrıntılarıyla değerlendirildiği programda, bölgedeki karmaşanın Türkiye sınırlarına etkileri ve Ankara'nın savunma refleksleri tüm yönleriyle ele alındı.
Bakan Fidan'ın açıklamalarından satır başları...
Maalesef bu savaş bütün dünyanın gözü önünde cereyan etmektedir. Hem bölgemize hem de küresel politikaya çok ciddi yıkıcı etkileri olmaktadır. Maalesef Amerika'nın ve İsrail'in hukuksuz, uluslararası hukuka aykırı olarak başlattığı bu savaş, giderek daha da bölgesel yayılma tehlikesiyle karşı karşıya kalmaktadır. Biz tabii Türkiye olarak başından beri kendimize birkaç tane ana hedef koymuştuk. Birincisi, yani mümkünse savaşın çıkmaması; ancak çıktıysa savaşı durdurmaktır. İkincisi savaşın daha genişlemesini ve yayılmasını önlemek; üçüncüsü ise Türkiye'yi bu savaşın dışında tutmaktır.
Cumhurbaşkanımız bu konularda çok net bir vizyon ortaya koydular. Tabii biz de günlük politikaları uygularken, temaslarımızı yaparken ve inisiyatiflerimizi geliştirirken bu çerçeve içerisinde hareket ediyoruz. Esas itibarıyla Türkiye'nin savaştan çok önceki bölgesel vizyonu; bölgede aslında iş birliğini, çatışmaların çözümünü ve bölgesel sahiplenmeyi esas alan yaklaşımı tam da bu türden tehditleri öngördüğü için kıymetliydi. O yolda ciddi adımlar atılmaktaydı; ama mazisi çok önceki yıllara da dayanan, özellikle nükleer mesele ve diğer konulardan kaynaklanan bu birikmiş enerji, bir savaş hâlinde ortaya çıktı.
"BİR NUMARALI HEDEFİMİZ SAVAŞIN DURMASI"
Tabii bizim dediğimiz gibi savaş çıkar çıkmaz, aslında bu durum 12 Gün Savaşı'nda da gerçekleşti; o zaman da öncesinde, sonrasında ve esnasında geçen sene çok çalışmamız olmuştu. Bu sene de çok çalışmamız vardır. Bir numaralı hedefimiz savaşın durmasıdır. Bunu yaparken savaşın daha büyük bir yaygınlık göstermemesi bizim için önemlidir. Burada savaşın diğer ülkelere sıçramaması, bölgede kalıcı düşmanlıkların ve istikrarsızlıkların oluşmaması önem arz etmektedir. Çünkü bu savaş inşallah öyle veya böyle bir noktada biter; ama nükleer bomba atılmış gibi hani 30-40 sene bir yerde bitki bitmiyorsa, bölgesel istikrarsızlık da böyledir. Bazı yerlerde savaş olunca toplumlar ve kültürler arasında çok ciddi husumetler oluşuyor ve ülkeler arasında bu durum yıllarca devam ediyor. Orada artık iş birliğini, kalkınmayı ve refahı esas alacak bir ortam kuramıyorsunuz. Biz bunun olmamasını istiyoruz; yani bütün çabamız aslında bunu önlemeye yöneliktir.
"MÜZAKERELERDEN BİR AŞAMAYA GELİNDİ"
Savaşın aslında ortaya koyduğu tehdidi diğer aktörler de görmüş durumdadır. Şimdi müzakerelerde bir aşamaya gelindi. Yani en azından müzakereler başladı; Pakistan üzerinden mesaj aktarımı vardır. Bunu hani Amerikalılar bizimle de koordine ediyorlar, biz de onlarla konuşuyoruz. İranlıları da bu konuda bilgilendiriyoruz. Bugün yine hem diğer tarafla hem de İranlılarla uzun görüşmelerimiz oldu. Tarafların nerede durduğunu, neler beklediğini ve hangi türden beklentiler içerisinde olduğunu daha rahat anlamaya çalışarak uygun mesajları vermeye çalışıyoruz. Ancak detaylara girmeden şunu söyleyebilirim ki şu anki müzakere pozisyonları, ister istemez iki tarafın da savaş öncesi müzakere pozisyonlarından farklıdır. Hele İranlılarınki çok daha farklı olacaktır; çünkü savaştan önce İran, tam da bu durumun yaşanmaması için müzakereye giriyordu. Şimdi aslında savaş epey bir noktaya geldi ve İran üzerinde de belli bir yıkım oluştu. Artık müzakereden talep edilenler tabii ki daha farklı olacaktır. Bu durum da aradaki arabulucuların işini biraz daha zorlaştırmaktadır. Ama inşallah umudumuzu kaybetmeden çalışmaya devam edeceğiz.
Bence müzakerelerde bir açılış pozisyonu vardır. Burada haliyle ilk pozisyonlar, daha sonra müzakeresi yapılsın diye biraz yukarıdan tutulur. Bence bazı taleplerin yukarıdan tutulması aslında burada alışılmadık bir durum değildir. Yani bu yönetilebilir bir alandır. İran'ın da buna vereceği cevapta o da pozisyonunu yukarıdan tutacaktır. Benim iki tarafa da ifadem şudur: Yani bu açılış pozisyonlarını çok fazla ciddiye almayın; eğer iki tarafta da gerçek bir niyet varsa, onlar muhakkak bir yerde buluşturulabilir.
"HEM CUMHURBAŞKANIMIZIN HEM DE BİZİM TARAFLARLA YOĞUN TEMASIMIZ VAR"
Yani burada önemli olan müzakerenin devam etmesi, tarafların müzakereden çekinmemesi, sahici olması ve birbirlerine güvenmeleridir. Tabii İran, Amerika'ya karşı haklı olarak inanılmaz bir güven kaybı içerisindedir. Daha önce iki defa müzakereler sürerken bir savaş durumu olmuştu. Şimdi üçüncüsünde ne olabilir durumu vardır. Biz zaten korkulan savaşın bu olduğunu söylüyoruz; ama şu anda bunu durdurmak önemlidir. Amerikalılar da bu noktada isteklilik gösteriyorlar. Ancak tarafların niyetlerinden bağımsız olarak öngörülemez problemler çıkabilir mi? Çıkabilir. O konuda da hani bizim bazı düşündüklerimiz vardır; ama belki şu anda bunu çok fazla ifade etmeye gerek yoktur. Burada hem Cumhurbaşkanımızın hem de bizim taraflarla yoğun temasımız var. İnşallah ifade ettiğim gibi, bunun bir noktaya gelmesi için canla başla çalışıyoruz.
Tabii Pakistan sağ olsun merkezi bir rol oynamaktadır. Mısırlı arkadaşımla günde herhalde dört-beş defa sürekli konuşuyoruz. Onlarla da görüş alışverişinde bulunuyoruz ve bölgedeki diğer ülkelerle çok fazla konuşuyoruz. Avrupalılar da bizi çok fazla arıyorlar. Güzel olan şudur ki tıpkı Gazze Savaşı'nda olduğu gibi, bütün dünyanın aslında beklentisi bu haksız savaşın bir an önce durması ve olumsuz etkisinin artık son bulmasıdır. Bunu bizim birkaç kilit ülkeyle beraber bir pratiğe dönüştürmemiz gerekmektedir.
Şimdi tabii bizim üzüldüğümüz nokta, maalesef bölgenin adım adım İsrail'in senaryosunu yazdığı bir oyunun içine çekilmekte olmasıdır. Özellikle hatırlayacak olursak 7 Ekim'den hemen sonra, biliyorsunuz İsrail'in ilk zamanlarda dillendirdiği ancak sonra vazgeçtiği bir politikası vardı. Yani özellikle Gazze meselesini hallettikten sonra; Lübnan'ı, Suriye'yi, arkasından İran'ı ve Irak'ı hedef alan eylemler yapacağını bir müddet deklare etmişti. Sonra o tarafta sessizliğe büründü ve bunları birebir uygulamaya başladı.
"KÖRFEZ ÜLKELERİ İSRAİL'İN OYUNUNA GELMEMELİ"
Şimdi geldiğimiz noktada aslında İran'a savaş açılırken, İsrail yayılmacılığı üzerinden bölgede çok kalıcı bir fitne tohumunun atıldığını görüyoruz. Bu tohum, bölgedeki Müslümanların artık bir daha bir araya gelmesini neredeyse çok zor hale getirecektir. Bizim Türkiye olarak bir numaralı hedefimiz, bir defa bu fitnenin ortaya çıkmasını önlemektir. Onun için en başta İran'a bizim telkinimiz de o yönde olmuştu. Yani 12 Gün Savaşı'nda saldırıya uğradığında, İran Körfez ülkelerine ve etraftaki ülkelere bir şey yapmamıştı; burada da hedefi orasıydı. Şimdi ben bölgeye gittiğim zaman tabii gördüğüm durum şu oldu: Bölge ülkeleri durumun çok farkında değildir. Biz şu anda tabii ağırlıklı olarak Amerika ve İsrail'in İran'a yaptığı saldırıya ve askeri tesislerindeki, kritik tesislerindeki yıkıma odaklanmış durumdayız. Zaman zaman sivil hedeflerin de, okulda olduğu gibi, vurulduğunu görüyoruz. Ancak Körfez'deki o altı-yedi ülke, açıkçası kendi yıkımlarıyla baş başadırlar. Yani şu ana kadar bana dediklerine göre; Katar, Suudi Arabistan, Bahreyn, Kuveyt ve BAE'ye toplamda 8.000 civarında füze ve SİHA atılmış durumdadır. Bu durum hem de Ramazan ayında yaşandı. Tıpkı Amerikalıların ve İsraillilerin İran'a attığı gibi, onların tepesine de bu füzeler yağmaktadır. Tabii oradaki temel hava çok olumlu bir hava değildir. Biz Türkiye olarak İran'a nasıl bir tavsiyede bulunuyorsak, toplantı esnasında onlara da tavsiyemiz şu olmuştur: "Aman sabredin, bir reaksiyon göstermeyin. Bu reaksiyon daha sonra uzun süreli ve kalıcı unsurlar bırakır. Bu durum tam da İsrail'in istediği bir senaryodur." Yani İslam ülkelerinin bölgede birbiriyle uzun süreli bir kavgaya girmesini istemektedirler. Bunu yapmamaları konusunda onları uyardık. Hem İran'a hem de diğer ülkelere tavsiyemiz, İsrail'in bu oyununa gelmemeleri yönündedir. Biz bütün perspektifi buradan kurduk. Bu oyunu görüp bozmaya çalıştığımız için de zaten sürekli İsrail'in hedefi oluyoruz.
Yani oradaki psikoloji açıkçası, "Biz saldırı altındayız ve bu saldırıya cevap vermemiz gerekiyor" şeklindedir ve bu durum giderek daha da şahinleşmektedir. Yani İran'a çok yardım yapmış ülkeler bile açıkçası bu noktaya gelmiş durumdadırlar. Biz orada bunun böyle olmaması gerektiğini, resmin büyük tarafına bakılması gerektiğini ve başlangıç sebeplerinin olduğunu hep hatırlattık. Bizim dışımızda bunu hatırlatan da pek olmuyor; orada Pakistan ile beraber biz varız. Ama ülkeler haklı olarak kendi yedikleri füzeleri ve bombaları gördükleri için halklarına yönelik bir hesap vermede de zorlanıyorlar. Çünkü sürekli bir alarm ve halk arasında sürekli bir sığınaklarda olma durumu vardır.
"POZİSYONUMUZ HİÇBİR ŞEKİLDE PROVOKE ETMEYEN BU ÜLKELERE SALDIRILMAMASI"
Biz onu mümkün olduğunca yatıştırmaya çalışan bir izlenim içerisindeydik. Riyad'daki toplantı zaten tek gündemle toplandı; biz davet edilirken de gündem kendilerine yapılan saldırıyla alakalıydı. Bizim orada yaptığımız temel vurgu; kendilerine yönelik bu saldırının aslında bir boşluk içerisinde olmadığı, Amerikan ve İsrail saldırganlığıyla başlayan daha büyük bir resmin yansıması olarak ortaya çıktığıdır. Türkiye olarak biz bunu haksız bulsak da pozisyonumuz, hiçbir şekilde provoke etmeyen bu ülkelere saldırılmaması yönündeydi. Bu durum hem İran'ın stratejisine hizmet etmiyor hem de bölgede uzun vadeli olarak İsrail'in daha fazla işine gelen bir ortam hazırlıyor; yani bunun olmaması gerekmektedir.
Ancak oradaki psikoloji açıkçası bu şekildeydi. Biliyorsunuz, daha sonra Suudi Arabistan'dan sonra, hatta biz oradayken bile Riyad'da füzeler atıldı.
Yani halkın nasıl paniklediğini görüyor, insanların gündelik hayatını nasıl etkilediğini anlıyor ve onların kendi anılarını dinliyorsunuz. O durum aslında askeri bir instalasyona atılan füze gibi olmuyor. Yani bir ülkeye bir füze attığınız zaman bir defa bütün ülkede ve bütün bölgede alarm veriliyor; hava savunma sistemleri en yakın neresiyse orada çalışıyor ve parçalar şehrin üzerine düşüyor. Tabii halkta o savaş psikolojisi her zaman oluşuyor. Yani bunun bir, iki, üç gün değil de sürekli olduğunu ve yüzlerce füzenin bu şekilde bir ülkenin üstüne düştüğünü gördüğünüz zaman durum başka oluyor.
Biz her zaman onları sağduyulu ve sabırlı olmaya telkin ettik. Yani onlar bizim sözlerimizi dinliyorlar ve sağ olsunlar şu ana kadar da sabrettiler; ama bazıları daha farklı davranabiliyor veya farklı yorumlar getirebiliyorlar. Yani "Bizim tepemize düştüğü kadar değil; size elli-altmış tane gelse ne yapacaksınız?" gibi bir tutum sergiliyorlar. Dolayısıyla böyle aslında daha kompleks bir durum vardır.