BIST 10.740
DOLAR 32,83
EURO 35,10
ALTIN 2.475,47
HABER /  GÜNCEL

Nazillide Kuyruklu Kürt olmak!

Lise'de okuyordu. Nazilli'ye yeni gelmişlerdi. Okul arkadaşları ceketinin altını kaldırıp ne aradılar dersiniz...

Abone ol

1991 Genel Seçimleri öncesinde Cizre’de “nabız yoklama” çalışması yapıyordum. Cizre büyük ve eski bir yerleşim olarak Mardin’in hatırlı bir ilçesiyken, Turgut Özal’ın “Yeni İller Kurma” politikası gereği köy görünümünden kurtulamadan Vilayet ilan edilen Şırnak’a bağlanmıştı. Cizreliler normal olarak bu işe bozulmuşlardı ama üzülecek halleri yoktu. Çünkü çok daha önemli meseleleri vardı.
Sosyal Demokrat Halkçı Parti (SHP) listelerinden milletvekili adayı olan Kürt kökenli politikacılar Güneydoğu’da umut ışığı haline gelmişlerdi. Bu adaylardan biri olan Orhan Doğan’la o dönemde, Cizre’deki evinde bir akşam yemeğinde görüşebilmiştim. Gündüz çevre köylere, mezralara giden Doğan ancak hava karardıktan sonra Cizre’ye dönebiliyordu. Güler yüzünde her zaman kıvamında bir hüzün olan Orhan Doğan, bölgede yaşanan dram konusunda, söz hakkını devrederek şöyle diyordu:
-Benimle değil, gidip ANAP, DYP İlçe Başkanlarıyla görüşün! Onların anlatacaklarını yazın yeter. Ben hiçbir şey söylemeyeceğim!..
Biraz sonra da gönderilen haber üzerine DYP İlçe başkanı gelmiş, beni alıp büyük ailesiyle yaşadığı geniş avlulu evlerine götürmüştü:
-Sadece benim evimde 5 bin mermi izi var!
Gazetelere minik söylenti haberi olarak yansıyan olayı şöyle anlatmıştı:
-Panzerlerle gece yarısı mehter marşları çalarak Cizre’nin sokaklarında tur atmaya başladılar. Aracın üzerinde otomatik tüfek hiç durmadan sabaha kadar ateş etti. Hava sıcak olduğu için insanlar teraslarda, açık yataklarda yatıyorlardı. Yaralılarımızın yanına bile gidemedik. Sabah gün ışıyınca ateşi kestiler.
Cizre’deki kabus gecesi için daha sonra yetkili makamlar “Teröristlerin taciz ateşi sonrasında güvenlik kuvvetlerimiz karşılık vermiştir” diye açıklama yapmışlardı.

Orhan Doğan, o seçimlerde bölgesinde en fazla oyu alarak TBMM’ye girmişti. Onun girişini böyle hatırlıyorum, ama parlamentodan çıkarılışını hiç unutmuyorum: İriyarı sivil bir polis, eski- püskü bir Murat 131’e ensesinden bastırarak sokmuştu!

Tarih 2 Mart 1994’tü. Yargılandı, mahkum oldu. 10 yılı aşkın süre hapis yattı. Sadece haberlerden izleyebiliyordum. Orhan Doğan’la şimdi 16 yıl sonra ikinci kez karşılaşıyorduk. Geçirdiği zorlu yılların izlerini aradım. Hayır, hiç değişmemişti. Yine sıcak, samimi ve sevecen bir Orhan Doğan gördüm karşımda. Sanki demir parmaklıkların arkasından değil de, yurt dışında rahat bir yaşamdan çıkıp gelmiş gibiydi… Söyleşi bittiğinde fark ettim ki, cezaevinden tek cümle etmemişti. Çektiği çileleri unutmak istiyordu.

Başına yeni belalar açacak soruları sormak ayıp olabilir miydi?
Hayır dedi, her şeyi sorabilirsin! Ben sordum o da bütün samimiyetiyle yanıtladı. Söyleşinin bugünkü ilk bölümü onun çocukluk yıllarından parlamentoya uzanan hayat dilimini içeriyor. Yarın yayınlanacak ikinci bölümü ise “belalı mevzuları” içeriyor. PKK, Abdullah Öcalan, İRA, Kuzey Irak’ta kurulan Kürdistan, federasyon, Amerika’nın Ortadoğu’daki varlığı, Cumhurbaşkanlığı seçimi… Hepsinin yanıtını aldım. İlgiyle okuyacağınızı umuyorum.

-Hatırladığınız en küçük Orhan Doğan’la başlayalım. Nerede, ne zaman doğdu. Nasıl bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi?

“Ben bir bürokrat oğluyum. Babam Yusuf Doğan 30 yılı aşkın süre mal müdürlüğü yaptı. 25 Temmuz 1955 Mardin doğumluyum. Mardin Kızıltepe’de, Sivas’ta ve Gaziantep İslâhiye’de ilkokulu okudum. Bir müddet Ağrı’da da okudum. O dönem babam Ağrı’da muhasebe müdürlüğüne tayin olmuştu. Ortaokula Hatay’da başladım ve bitirdim. Liseye Nazilli’de başladım. Oradan Samsun Bafra’ya tayinimiz çıktı. Liseyi Bafra’da bitirdim. Birçok tanıdık isim var liseden. Halen görüşürüm. Kuaför Osman var, Mahmut Gümrükçü var, şu anda oto galeri işletiyor, babamın eski dostları var, işadamları var. Hikmet Samitürk, benim üniversiteden hocamdı. Vedat Türkali vardır. Onun çok iyi bir okuruydum. Sonra İstanbul Unkapanı’nda bir yıl üniversiteye hazırlandım.”

-Liseyi bitirir bitirmez girmediniz mi üniversite sınavlarına?

“Liseyi bitirince girdim. Türkiye’de o sene ilk defa üniversite sınavları iptal edilmişti. 1973 yılıydı. 1974’de Ankara Hukuk Fakültesi’ne kaydımı yaptırdım. Orayı istiyordum. Televizyonda Petroçelli dizisine ( haksızlıklara karşı hukuk zaferleri kazanan bir avukat ) büyük hayranlık duyan biriydim. Sürekli onun gibi olmak istiyordum. Üç tercih yaptım. Ankara Hukuk, İstanbul Hukuk ve Siyasal Bilgiler’di. Ankara Hukuk ilk tercihimdi. Üniversite yıllarımda çalışarak geçti.”

-Lisede de çalışmış mıydınız?

“Liseyi bitirdiğim ilk yılı babamdan bağımsız olarak Orman İşletme Müdürlüğü’ne giderek çalışmak istediğimi söyledim. Orman işçisi olarak. Puantördüm. Sonra babam duydu ve çalışmamı istemedi. Geçim sıkıntımız yoktu. Evin tek oğluydum. Bir de kız kardeşim var. Benim ekonomik olarak katkı sunmama gerek yoktu. Kültür sanat veya yabancı dilde kendimi geliştirmemi istiyordu babam. Ben belki de, hayatın daha fazla içinde olmak, hayata biraz daha yakından temas etmenin bende nasıl bir sonuç bırakacağını görmek için çalıştım. Babama ve aileme rağmen çalışmaya devam ettim.”

-Göreviniz neydi?

“Yazı işlerini yapıyordum orada. Bedeni bir etkinliğim yoktu. Sonra babam beni Bafra Bölge Toplama Müdürlüğü’ne aldırdı. Ben orada işçi statüsünde çalıştım. Teknik ressamlık yaptım. Yazım çok güzeldi o dönem. Ankara’ya geldiğimde Türkiye Jokey Kulübünde çalışmaya başladım. Haftanın üç günü, at yarışlarının olduğu günler çalışıyordum. O zamanlar elektronik oyun sistemi yoktu. Biletler vardı. Ama ben sürekli açık verirdim. Aldığım paranın büyük bir kısmını geri öderdim. Sonra oradan da ayrıldım. Ankara Altındağ’da memuriyet sınavı açılmıştı. Babam da o zaman Ankara’da mal müdürüydü. Sınava girdim ve kazandım. 75 – 81 arasında Ankara Altındağ İlköğretim Müdürlüğü’nde muhasebe memuru olarak çalıştım. Sonra 1980’de staja başladım. Bir yıl sürdü.

USTAM, MURATHAN MUNGAN’IN BABASI

-Nerede yaptınız stajı?

“Murathan Mungan’ın babası İsmail Mungan’ın yanında yaptım. Solmaz Özdoğan ve Tonguç Şahin’in yanında da staj yaptım. Tonguç Şahin, şirketler hukukunda uzmandı. Üç ayrı şeyi önüme koymuştum. Birincisi, cezada uzmanlaşmak, o nedenle çok yetkin bir avukatı tercih etmeliydim. İsmail Mungan’ı tercih edişimin sebebi de buydu. İyi bir ceza avukatıydı. Şirketler hukukunu Tonguç Şahin’in yanında yaptım. Aile ve Medeni Hukuku da Solmaz Özdoğan’ın yanında tamamladım. Ceza hukukunda uzmanlaşmak istiyordum. İsmail Mungan çok iyi bir ceza avukatıydı. Hemen Cizre’ye döndüm. Babam emekliye ayrıldı.

12 EYLÜL SİLİNDİR GİBİYDİ

-Esas memleketiniz neresi?

“Esas memleketim Mardin’in Dargeçit. Halilan köylüyüm. Halil benim beşinci – altıncı soy atam. Zamanında gelip oraya yerleşiyor. Halilan, Halil’in köyü anlamındadır.Türkçeleştirilmiş haliyle de Kılavuz köyü oldu. Hepimiz akrabayız. 5000 nüfusa yakın belediyesi olan bir köy. 12 Eylül’ün yarattığı travmayı kendi mesleki zeminimde göğüslemenin, paylaşmanın nedeniydi. Yoksa başka yerlerde avukatlık yapma imkânım son derece fazlaydı. Babamın çok büyük bir çevresi vardı. Ben bütün bana sunulanları reddettim ve Cizre’ye gittim. Çünkü o halkın ihtiyacı vardı. 12 Eylül bizi silindir gibi ezdi geçti. Ben kurtarıcı değildim, çok fazla bir şey yapamazdım; ama kendi dünyam kadar o insanlarla ortaklaşmalıydım.”

-Cizre’ye avukat olarak gittiğinizde, nasıl bir fark gördünüz?

“1981’de yerleşik düzene geçmek üzere gittim. Bağlarım şimdiki gibi kuvvetli, hiç kopmadı. Oradan evlendim. Ablam oradan evli. Birçok insanın oradan ayrılmak istediği zamanda Cizre’ye gittim. Sokağa çıkma yasağı ilan edilmiş, gece 23.00’den sonra elektrik verilemiyordu. Yarım yamalak çalışan bir jeneratör vardı. Sokaklarda devriye gezen tanklar, panzerler ve askerler vardı. Hiç unutmuyorum, bir gece büromda oturuyorum. Bürom da hükümet konağının karşısında. Ayrıca bir sürü de kitabım vardı. Saat 11’e 10 var. Devriye gezen iki asker büroma doğru yöneldi. Kuzenimi çağırdım. Ev de yakın 10 dakikada gideriz. Asker kuzenime diyor ki, “Bu kitapçıya söyle, kapatsın.” Oysa tabelada yazıyor Avukat Orhan Doğan diye. Beni kitapçı sanmış. Çok yoğun bir işkence, gözaltı kampanyası başladı.”

İLK ALDIĞIM DAVA KAÇAKÇILIKTI

-İlk aldığınız dosyayı hatırlıyor musunuz?

“İlk aldığım dosya bir kaçakçılık dosyasıydı. Birkaç koli çay, birkaç karton sigara ve birkaç kasa hurma götüren bir yurttaşımızın dosyasını almıştım ve tutuklanmıştı.”

-Siyasi davalar ne zaman başladı?

“Hemen başladı. Köylere operasyon yapıyorlar. Bize silah verirseniz, biz hiç kimseye bir şey yapmayacağız. Güvenlik kuvvetleri yapıyor. Milli Güvenlik Konseyi’nin (MGK) bir bildirisi vardı. Herkes silahları teslim edecekti. Kimseden silah çıkmayınca da tüm köyleri meydana toplamışlardı. Kadınlar bir kenara erkekler bir kenara ayrılmıştı. Bir simci erkeğin penisine bağlayarak, onu da karısının eline tutuşturarak köyde dolaştırmışlardı. Cizre’ye bağlı köylerden bir tanesiydi. Bölge halkı çok acı çekiyordu. Kısa süre sonra askere gittim. 1983 seçimleri zamanında da askerden döndüm.”

-Davalar nasıl sonuçlanıyordu?

“MGK’nin bildirisi soruşturma yapmaya engeldi. SS kararnameleri (Sürgün-Sansür) vardı. Bu tür olaylara karışan kamu veya güvenlik personeli aleyhinde soruşturma açılamazdı. Hem sıkıyönetim yasasında hem de 1987’de kaldırılan SS kararnamesinde kamu ve güvenli personelinin yargılanmasında büyük bir hukuki engel
     'MERCEDESLERİ ÇİZDİK!'
Denizler idam edilmişti. Sol görüşlü arkadaşlarla oturup ne yapalım diye düşündük. Bafra da sosyal dokusu itibariyle, devrimciliği emmeye meyilli bir yer değildi. Biz de bu akşam çıkalım ne kadar lüks oto varsa hepsini tahrip edelim dedik. Bu eylemi de Denizlerin idamına karşı bir tepki olduğunu da afişlerle belli edelim. 10 – 11 kişiydik. Aramızda zengin ve fakir ailelerin çocukları vardı. Aldık ellerimize çivileri, arabaları çizdik. “Genç Devrimciler” adına afişledik. Aradan yıllar geçti, avukattım, bir Mercedes araba aldım. Sonra bir geçmişe gittim. Kendi kendime dedim ki, “Sen 20 sene önce devrimcilik adına Mercedes’lere zarar veren biriydin. Şimdi de devrimci olduğunu iddia ediyorsun. O mu yanlıştı bu mu yanlış?” Sonra düşündüm ve o dönem için o doğruydu, bu dönem için bu doğru…”
vardı. Şikâyet ederseniz gözaltına alınıyordunuz.”

-Siz o zaman avukatlık görevinizi serbestçe yerine getirebiliyor muydunuz?

“Çok özgürce yaptığımı elbette iddia edemem. 1988 – 1989’a kadar fiziksel baskıya maruz kalmadım. Ama sonra çeşitli suikast girişimlerinden geçtim, evim bombalandı birkaç defa. Ankara Zırhlı Eğitim Okulu’nda yaptım askerliğimi. Uzun dönemdim. Yedek Subaydım. Kısa dönemi 1 ay farkla kaçırdım. Eğitimi burada, kıtayı Diyarbakır’da yaptım. 1983’de bitirdim.

-12 Eylül’ün en sert dönemlerinde Diyarbakır’daydınız..?

“Evet…7. Kolordu Askeri Mahkemesi’ndeydim. Adli Müşavirliğe vermediler çünkü sakıncalıydım. O zaman Büryan Lokantasını işleten Mehmet Bey de asteğmendi. İkimizi karargâh bölüğüne sürdü ler. Sakıncalı olduğum için beni kıta bölüğüne verdiler. O çocuk Diyarbakırlı benim gibi komünist Kürt’tü. Ben de Mardinli olduğum için bizi sürmüşlerdi. Bir gün komutan çağırdı. “Ulan ne iş bu. İşkenceye karşı çıkmışsın, bir de Kürtsün. Burada seni barındırırlar mı? Gidip oraya eğitim yaptıracaksın” dedi. Gittim; ama piyade eğitimi yaptırmayı bilmiyorum. Çünkü o eğitimi bilmiyorum. Ben de askerlere 35 dakika istirahat, 10 dakika eğitim yaptırıyordum. Sonra bir paşa bunu gördü. Sonra beni çağırdı. Neden böyle yapıyorsun dedi. Ben hukuk adamıyım dedim. Askerlik bitince de seçim zamanı Cizre’ye döndüm.”

-YEŞİLYURT DIŞKI YEDİRME DAVASI

“Cizre’nin Yeşilyurt köyüne bir operasyona giden güvenlik güçlerinin başındaki Yüzbaşı Tayyar Çağlayan’ın talimatıyla, köylülerin konuşmasını sağlamak amacıyla düzenlediği bir operasyondu. 3 – 4 aileye yönelik bir operasyondu. Olayı bana ve avukat Hasip Kaplan'a ihbar ettiler. Tesadüf, Cumhuriyet Gazetesi Güney İller Büro Şefi Celal Başlangıç da o bölgedeydi. Dilekçelerini yazdık ve savcılığa gönderdik. Ben Diyarbakır’a geldim otele, Celal Başlangıç da haberi geçiyordu. Sonra yüzbaşı hakkında hakkında dava açıldı. Yargılandı, mahkûm oldu. Ben o sırada Milletvekili olmuştum. Dava AİHM’e gitti. Ben cezaevine girdim. Davayı takip edemedim. AİHM de mahkûm etti!”

-Yeşilyurt davası tek bölümlü bir dava değildi.

“Sırtlarında ve göğüslerinde sigara yanıkları olan insanların avukatlığını yaptık biz. Arama yapıyorlar silah çıkmıyor. İşkenceyle karşı karşıya kalıyorlar. Sadece bir değil, bir sürü işkence davasıyla karşı karşıyaydık. O dönemi hatırlayınca, sesim titriyor, tüylerim diken diken oluyor. Belki unutmak lazım. O acının bizde yarattığı travmayı, kine, nefrete dönüştürmeden, o orada kalsın, biz ondan bir ders çıkaralım; ama bu ülkeyi yönetenler de bizim gibi ders çıkarsın, o günleri bir daha yaşamayalım. Benim bahsettiğim, geçmiş acıyı geleceğin öfkesine ve kinine dönüştürmemek. Unutmadan yapmak lazım.”

-Ankara’nın görece güvenli, rahat ortamında avukatlık yapmak yerine Cizre’ye gitmeye iten koşullar neydi?

“Ben o bölgede avukatlık yaptığım zaman da, Macarların, Çekoslovakların, Polonyalıların ve Türkiye – Irak ham petrol boru hattını yapan İtalyan firmasının hukuk müşavirliğini yapıyordum. 1980'lerden itibaren avukatlığım, İstanbul, Ankara ve Avrupa bağlamında gerçekleşti. Ben sadece bölgedeki davalarla yetinen bir avukat değildim. Benim hem Cizre’de hem Ankara’da ofisim vardı. Evim Cizre’deydi.”
                     NAZİLLİ’DE “KUYRUKLU KÜRT” OLMAK!

“Babamın Hatay’ın Yayladağ ilçesinden Nazilli’ye tayini çıktı. Liseye kayıt olacağız. Ben edebiyat bölümüne kaydımı yaptırdım. Okulda Mardinli olduğumu söyledim. Sınıf arkadaşlarım ‘Kürt müsün?’ diye sorduktan sonra ‘ne işin var burada’ dediler? Babam da Kürt’tü… Yüksek okul mezunu… Yıllarca devlet memuru olarak çalışmıştı. Böyle bir soruyu kavramakta zorluk çektim. Ben o gün okulda erken ayrıldım; ama okul dağılana kadar bekledim. Okuldan dağılan çocukların arasına katıldım ve eve döndüm. Babamın ‘ilk gün nasıl geçti?’ sorusunu sadece ‘iyi’ diyerek yanıtladım. Başka gün birinin ceketimi kaldırmakta olduğunu fark ettim. Birkaç kişilik grup. Önce anlam veremedim. Ne yaptıklarını sordum. Dediler ki, ‘Kürdün kuyruğu varmış, sen de var mı?’ ona bakacağız. Ben onlarda dostluk arıyorum, kardeşlik arıyorum. Onların maksatları öyle değildi belki ama onlardan uzaklaştım. Nedenini hiç sorgulamadım. 16 gün okula gitmedim. Aileme söylemedim. Meğer okulda belli bir devamsızlıktan sonra veliye bildiriliyormuş. Bir gün babamla yemekten sonra biraz sohbet ediyoruz. Cebinden kâğıt çıkardı: ‘Sen günlerdir okula gitmiyormuşsun, ne yapmayı düşünüyorsun? Seni okuldan çekerim, ne olduğunu anlatacaksın, kendini kabul ettireceksin ve okula devam edeceksin. Benim siyasal nüfuzuma güvenerek asla okulda sınıf atlayacağını düşünme!’ Ertesi gün okula gittim. Müdür beni çağırdı. Beni, ben olarak kabul edeceksiniz, ben de sizi, siz olarak kabul edeceğim. Kürt olduğum için aşağılarsanız, bu bende farklı bir reflekse dönüşür, anlaşamayız, bunu yapmayın dedim. Kısa süre sonra okulun en sevilen öğrencilerinden biri oldum. Müdür ‘yaşadıklarını niye bizimle paylaşmadın?’ diye sordu. Bir yönetim tedbiriyle bu olayın çözülmesinden yana değildim. Kürtlüğümü açığa çıkaracak bir şey de yapmadım. İlk günden gelip sordular Kürt müsün? diye…


-Nazilli’ye gidince kendi çevrenizle orası arasında bir fark gördünüz mü?

“Bir uçurum var zaten, hissediyorsun. Okulların sayısı, kalitesi, hayat standartları. Ben gece 23’den sonra elektriği olmayan bir yerde ilkokul okuduğumdan farklıydı. Bizim kuyu suyu içtiğimiz bir dönemde onlar şehir suyu içiyorlardı. Bugün Diyarbakır’ın 2/3 si yoksul. Her gördüğünüz üç insandan birisi aç. Bu Türkiye’nin oranında ise 1/10... Size tayin edilen Emniyet Müdürü, kaymakam, kamu görevlisi sürgüne gönderilmiş olan. Size gönderilen “ Ben sizden değilim” mantığına sahip. Evde Türkçe ve Kürtçe konuşuyorduk. Babama Fransızca ve Farsça biliyordu, eğitim görmüştü. Türkçe konuşmam gereken ortamda Türkçe, Kürtçe konuşmam gereken ortamda Kürtçe konuştum. Evde dört kişiydik. Ablam altı yaş büyük benden. Üniversite yıllarında, kumral olmam ve Bafra’dan gelmemden ötürü bana Laz ile Kürdün sentezisin derlerdi.

-Kaç yılında evlenmiştiniz? Çocuklarınız nerede dünyaya geldi?

“21 yaşımda evlenmiştim. Yaşam standardıma göre genç bir yaşta evlendim. Beş çocuğum var. En büyük kızım 1977 doğumlu. Büyük kızım Ankara’da doğdu. Diğerleri de Cizre’de doğdular. İsimleri, Ayşegül, Fırat, Dicle, Deniz ve Emre.”

-Düğününüz nasıldı?

“Aile içinde mütevazı bir düğündü. Klasik bir düğün değildi. Bundan dolayı da hiç pişmanlık duymadım. Benim hayatımda çok fazla ‘keşke’yoktur!

-Orhan Doğan devrimcilikle nasıl tanıştı?

“İlk eylemimiz Bafra’daydı. Sonra yazılar, afişler yazmaya başladım. Hukuk Fakültesi’nin çıkardığı bir dergi vardı. Ara sıra onun mutfağında katkıda bulunuyordum.”

-Siz üniversitede eylem değil de eğitim ağırlıklı bir öğrenciydiniz?

“Evet, eğitim ağırlıklı bir öğrenciydim. Mesleki alanda devrimci olmanın, eylemsel devrimcilikten daha olumlu olduğunu düşünüyordum. İyi bir avukat olursam iyi bir devrimci de olabilirim diye düşünüyordum.”

-Hiç mi eylemlere katılmadınız?

“Üniversitede sol örgütlerle organik ve hiyerarşi içinde bir ilişkim olmamakla birlikte Dev-Genç ve Devrimci Güç Birlikleri’nin işgal- boykot- protesto gibi eylemlerine aktif destek veriyordum. Hukuk zaten solun kalesi gibiydi. O dönemde Dev- Genç öğrenci liderlerinden Zaralı İsmail vardı. Dudaklarını kapatan yoğunlukta bıyıklı parkalı mekaplı ve kotlu İsmail bir sinyal verdiğinde bir kaç dakika içinde eylem gerçekleşmiş olurdu.Yıllar sonra sanırım 1999 Seçimleri’nde biz cezaevinde iken Demokratik Sol Parti’den (DSP) milletvekili olanlar içinde onu gördüm.”

-Kimdi o?

DSP İstanbul milletvekili İsmail Aydınlı! Önce inanamadım. Kızımın bir pasaport sorunu vardı ve çözemiyordum. DSP Hükümeti sırasında kızımı ona gönderdim. Bir günde çözmüş ve kızıma ‘iyiki ki illegalitede kalmamışız yoksa bu gün bu kulvarda mücadele edenlerin sayısı eksi iki olacaktı. Babanı kucaklıyorum cezaevine onu görmeye gideceğim’ demişti.”

-Sonra SHP süreci nasıl başladı?

“Şu anda Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri olan Kemal Nehrozoğlu'nun ağabeyi Kenan Nehrozoğlu Halkçı Parti’nin milletvekiliydi. Babamın da yakın arkadaşıydı. Yanında da bir arkadaşı vardı. Ümit Ekingen. Dediler ki Halkçı Parti teşkilatını Cizre’de sana vermeyi düşünüyoruz. O zaman Cizre, Mardin’e bağlı. Yani Mardin il örgütlenmesini sen üstlen dediler. Geldiğinde Kemal Ağabey milletvekiliydi. Dedim ki, ben bütün o ilkel değerleri (ağalık, şeyhlik) yok sayarak avukatlık yaptım. Hatta üstüne üstüne gittim. Halkçı Parti bulunduğum yerde beni biraz daraltabilir. Henüz siyasete atılacak düzeyde değilim dedim. Ben zaten siyaset yapıyorum. İlla il ya da ilçe başkanı olmama gerek yok. Sonra DSP teklif getirdi. O zaman İstanbul İl Başkanı Mehmet Sevilgen’di. Partilerin örgütleri vardı, ama tabela örgütleriydi. ‘DSP’de de siyaset yapmayı düşünmüyorum’ dedim. Zaten Cizre’de İnsan Hakları Derneği (İHD) temsilcisiydim. 1989’da Şırnak il olduğunda İHD Başkanlığı yaptım. İHD’nin de Kurucu Başkanlığı’nı yaptım. O zaman SHP’deki Kürt arkadaşlarımızın Paris’teki Kürt Konferansı’na gidişinden dolayı bir ihraç yaşandı. O ihraçlar birlikte bölgede SHP’ye ilişkin tablo birden bire değişti. O zaman parlamentoda değiliz. SHP’nin milletvekilleriydi bunlar. Ahmet Türk, İbrahim Aksoy, Fehmi Işıklar, rahmetli İsmail Hakkı, Mehmet Ali Eren… Deniz Baykal’ın yoğun çabası sonucu bir kısmı ihraç edildi. Bir kısmı da ihraca tepki olarak partiden istifa ettiler. 12 Eylül’de Diyarbakır cezaevleri tam bir işkencehaneye dönüşmüştü. İşkence, gözaltında ölenler oldu. Bölgede SHP alternatif olmaktan çıktı. İnsanlar demokratik tepkilerini, açlık grevlerini başka partilerin çatısı altında pratiğe taşımayı hissettiler. Bir dönem İşçi Partisi’nin ofisleri kullanıldı açlık grevleri için. Bölgede tabanda yeni bir partileşme (1989) arayışı başladı. Kürt milletvekillerinin SHP’de parlamenterlik yapıyor olmaları Türk – Kürt birlikteliğinin de ortaklaşmasının da yararlı zeminiydi bizim açımızdan. O ret, Kürtleri farklı bir örgütlenmeye yönlendirdi.

-Daha önce SHP’de Baykal ekibi bir Kürt raporu hazırlamıştı.

“Tabii… Kurultay yapıldı bölgede. Biz katıldık. Erdal İnönü bizi de çağırdı. Düşüncelerimizi aldı. O grubun içinde ben de vardım. 1987 – 1988 civarındaydı. Çok ciddi bir Güneydoğu raporu hazırlandı. Erdal Bey Diyarbakır Turistik Otel’de bir toplantı yaptı. Neler yapılması gerektiğini birlikte tartıştık. Parti raporuna dönüştü ve yayınlandı. Ama birden bire bir ihraçla karşı karşıya kalınca yeni bir oluşum tartışılmaya başlandı ve oluşum içinde üç lider ismi ortaya atıldı. Biri Fehmi Işıklar, bir diğeri rahmetli Aydın Güven Gürkan, biri de Ahmet Türk’tü. Yapılan görüşmeler Aydın Güven Gürkan’ın liderliğinde bir ortaklaşmanın daha Türkiyeli bir partiye dönüşeceği yolundaydı. Çünkü emekçinin, yoksulun, köylünün haklarını savunacak; ama Kürtlerin de haklarını reddetmeyecek yeni bir açılıma ihtiyaç vardı. O da ihraçla beraber çekildi. SHP’den bu nedenle atılan yaklaşık bir 15 – 20 kişilik grup vardı. Genel Başkanlık teklifini Aydın Bey kabul etmedi. 1990’da Fehmi Işıklar’ın Başkanlığı’nda Halkın Emek Partisi’ni (HEP) kurduk. Resmiyette olmasam bile pratikte aktif bir kişiyim. Hala o arkadaşlarla sık sık görüşüyorum. Ben İHD temsilciliğine devam ediyordum. Partinin ilk eylemi İstanbul – Diyarbakır yürüyüşü oldu. Türkiye’de demokratik kamuoyundan da büyük bir destek vardı. Kendisini ifade edecek herhangi bir siyasi çatı bulamayan herkesin adresi olarak görüldü. 1989 Bahar Eylemleri başladı. Bolu’da işçilerin eylemi. Şemsi Denizer’in yürüyüşün bir yerinde barikat kurulup Ankara’ya getirilmesi, eylemin orada bitirilmesi... Bunlar HEP’in kitlesel desteğiyle gerçekleşen eylemlerdi. Devlet, HEP’in tek başına seçime girmesinden korktu. Seçim 20 Ekim 1991 değil de, 28 Ekim 1991’de olsaydı, biz HEP olarak seçime giriyor ve yüzde 10 gibi bir sorun yaşamıyorduk. Ama Özal orada çok ustaca davrandı ve biz altı aylık kuruluş süresini tamamlayamadığımız için HEP olarak seçimlere giremedik. Başka partilerle ittifak başladı. Sonuçta SHP ittifakı 20 Ekim seçimlerinde bizi parlamentoya taşıyan bir uzlaşma oldu.”

DEMİREL ‘CEBİMDE İŞ VAR, İHALE VAR, YATIRIM VAR’ DEDİ

-Milletvekili adaylığınız nasıl oldu? Kendiniz mi söylediniz? Teklif mi edildi?

“HEP listelerinden gösterildim. Bana teklif edildi. Bölgede sevilen sayılan biriydim. Kurucular listesinden yoktum. Arkadaşlarla birlikte kurduk partiyi. O dönem Demirel’in ‘Kürt realitesini tanıyoruz’ söylemi, devlet düzeyinde ilk kez bir olgunun varlığının kabulü anlamındaydı. Biz ilk iki ayımızda hükümetin insan hakları, demokratikleşme, Kürt sorunu, temel hak ve özgürlükler konusunda adım atamayacağını görmüştük. Nevroz olayları somut bir örnektir. 113 insan aşırı güç kullanımından hayatlarını kaybetmişti. Nevroz’un o kanlı bilânçosu, bizi de SHP’den uzaklaştıran bir nedene dönüştü. 1992 Nevrozu bu. SHP’de olmanın anlatabileceğimiz bir nedeni kalmamıştı. Ve biz partiden ayrıldık. Yeminle başlayan bir sorun da vardı zaten.

           MECLİS'TEKİ YEMİN KRİZİ
Meclis’te bir çok yabancı dilden konuşma yapıldı. Clinton mı Türklerin kardeşidir, Leyla Zana mı? Bir başkasının kendi dilinde konuşmasına tahammül edebiliyorsunuz; ama ‘kardeşim’ dediğiniz bir insanın kardeşlik ve barış mesajını kabul etmiyorsunuz. Bu olanlar, bizi bu halimizle parlamentonun kabul etmediğinin bir göstergesiydi. Bizi evcilleştirmek istediler kendi mantıklarına göre. Demirel bize,bana askeri şikayet etmeyin, ne isterseniz isteyin’ dedi.
-Nasıl?

“Süleyman Demirel’e gitmiştik, Cumhurbaşkanıydı o zaman. Sağ elini cebine atıp paraları gösterdi: ‘Siz, benim cebimde olanları istemiyorsunuz. Benim cebimde iş, var ihale var, yatırım var! Ama asker benim cebimde değil ki…”

-Siz ne dediniz?

Onun cebindekileri paylaşmak gibi bir niyetimiz de yoktu. Kürt meselesinin çözümsüzlüğü bizim tenimize değiyor. Hayat insanın tenine nereden değiyorsa, öncelik odur. Yozgat’ta ölen bir Türk genciyle, Şırnak’ta ölen bir Türk gencinin acısını aynı oranda yüreğimde hissediyorum. Benim önceliğim çatışmanın bitmesidir. Fakat bunu karşınızdaki insan anlamak istemiyor. Kendilerini bizim yerimize koymak istemiyorlar.”

KÜRT REALİTESİNE BOMBA YAĞDI

-Siz Demirel’e Kürt realitesini dediğini hatırlattınız mı?

“Sorduk tabii… O realite başımıza bomba olarak geri yağdı. İşkence olarak geri döndü. Özal’la da görüştük. Hükümet programı tamamlanmadan önce görüş birliğine varıldı. Parlamento’da oylanacak ve güven oylamasına gidecekti. Biz HEP kökenli milletvekilleri ve SHP’de duyarlı bazı milletvekillerini yanımıza alarak 21 maddelik bir rapor hazırladık. O rapor daha önce SHP’nin hazırladığı Güneydoğu ve Kürt raporundan çok da farklı değildi. Bugün hala konuşulan, ana dilde eğitim, koruculuğun kaldırılması, genel af, kültürel haklar… Söylediğimiz şeyler. Demokratik talepler içeriyordu. Bu bizim SHP’de bulunuşumuzun manifestosudur dedik Erdal Bey’e. Biz bunun hükümet programına alınması ve hayata geçirilmesi konusunda üzerimize ne düşerse yapmaya hazırız dedik. Erdal Bey dedi ki, birinci maddede Kürt Ulusal Hakları diyorsunuz, bunu Kürt Ulusal Hakları yerine Kürt Halkı’nın hakları desek, daha yeni halk varlığı kabul ediliyor, birden bire böyle ulusal demokratik haklar yerine… tamam dedik, onu da orada çizdik. Bakın 1991 SHP – DYP hükümet protokolüne, son derece ileri açılımlar öngörüyor. Ama olmadı.”

-Sizce niye olmadı?

“Ben bugün de aynı iddiamı koruyorum. Hükümetlerin ve siyasal partilerin derinliğinde bir proje yok. Dün de bir proje yoktu, bugün de bir proje yok. Kürt realitesini tanıyoruz diyen Demirel, 28 isyanı bastırdık, bu 29, bunu da bastırırız demiştir. Mesut Yılmaz AB’nin yolu Diyarbakır’dan geçiyor demiştir. Tayyip Erdoğan Kürt meselesi vardır, benim meselemdir çözeceğim demiştir. Ama bir şey yapmamıştır. Devlet elbette homojen değildir. Bir sosyalistin, bir devrimcinin Mehmet Ağar’ın sözüne destek vereceğini hiç düşünebilir miydik? Mehmet Ağar’ın söylediğinde farklı bir şey var mı? Hayır. 1000 operasyonu yaptığında çıkıp dedi ki Mehmet Ağar, ben bu devleti kurtarmak için yaptım. Kenan Evren’in de bugün bizim geldiğimiz noktaya gelmesinin de arka planında yatan neden budur. Bugün ülkeyi yönetenler ülkeyi kaosa sürüklemişlerdir. Türkiye’de kabuk yavaş yavaş kırılıyor. Ama kabuk o kadar sert ki, sert bir kabuğa vurduğunuzda çekiç size geri döner. İşte bu kabuğu kırması gereken iç dinamikleri, örgütlü kolektif bir güce dönüştüremiyoruz. Bu olmadığı için sistemi değiştirip dönüştürmekte sıkıntılar çekiliyor.”

Yarın: Parlamentoda’dan nasıl çıkartıldı?
Ensesinden tutan polis hakkında ne yaptı?
Doğan’dan özür dileyen Emniyet Müdürü kim?
DTP, PKK’nın siyasi kolu mu?
Ülkeyi yönetme sırası Kürtlerde…
Kemal Derviş’in cumhurbaşkanı olmasını isterdim!