HABER /  GÜNCEL

İşte Nazım Abi'nin hikayesi...

Geceyarısı saat 3. Varna... Sokaktaki gençlerden biri bir İnternethaber okuru... Nazım Alpman'ı hemen tanıyor ve atılıyor...

İşte Nazım Abi'nin hikayesi...

Zeynep Kurtbay/ İNTERNETHABER

Hem yazar hem çizer hem çeker... Nazım Alpman; tam teşekküllü gazeteci; 35 yıldır medyanın içinde. Son kitabı Yollardan Sonra’nın arka kapağında şöyle yazıyor: ‘’15 yıl çalıştığı Milliyet’te Melih Aşık, Hasan Pulur, Nail Güreli; İlhami Soysal, Zeki Sözer ve Doğan Heper’den özel gazetecilik dersleri aldı.’’ İnternethaber’de onu her gün okuyorsunuz; kimi zaman gündemin nabzını tutuyor; kimi zaman hayatın içinden hikayelerle yüreğinize dokunuyor. İşte kitabı da köşe yazılarının tadında… Bir bakıyorsunuz Kırım’dasınız; bir bakıyorsunuz Batum’da… Ve soluksuz okunacak insan hikayeleriyle bezenmiş yol serüveni…

‘’Gazeteciyiz; sanatçıyız’’ diyen Nazım Alpman’ın aslında bir karikatürist olduğunu biliyor muydunuz? Maden İş Sendikası’nda üst düzeyde görev yaparken gazeteci olan ve 55 yaşından sonra televizyonculuğa soyunan Nazım Alpman; İZ TV'de belgeseller döktürüyor... Beykoz doğumlu; Beykoz aşığı… Nazım Abi’yle son kitabı ‘’Yollardan Sonra’’yı ve kendi yol hikayesini konuştuk… Ve tabii medyayla ilgili analizlerini de sorduk…

11 kitaba imza attınız. Ve 6'sını son iki yılda yazdınız. 2 yıla 6 kitap sığdırmak pek çok yazarın harcı değil. Bunu nasıl becerdiniz?

 

Sözünü ettiğiniz 11 kitabın üçü Beykoz Sözlü Tarih çalışması içindedir. Saha çalışması 2005-2008 arasını kapsıyordu. Beykoz serisinin ilk kitabı Yüzyıllık Beykoz Hikayeleri 2008 Haziran ayında çıktı. İkincisi Hayatım Beykoz ve üçüncüsü Evvel Zaman İçinde Beykoz ise 2009 Mart’ında basıldı. Bu kitapların arasına profesyonel bir iş olarak bana gelen ‘Anadolu’nun Elleri’ adlı çalışmayı National Geographic dergisine birlikte dosyalar hazırladığımız fotoğrafçı –ben ona uzun yol arkadaşım diyorum- Tolga Sezgin ile birlikte yaklaşık iki ay aralıksız Anadolu’yu dolaştık. Geleneksel el sanatlarının son ustalarını belgeledik.

Anadolu’nun Elleri’ni yazarken bu sefer de İstanbul 2010 Kültür Başkenti için “Altın Yollar” projesinin ilk etabı Jules Verne’nin Yolu’nu kat ettik. Bu çalışmada fotoğrafçı Arif Aşçı, karikatürist Kemal Gökhan Gürses ile birlikte çalıştık. Tabii proje Vecdi Sayar ve Özdem Petek’e ait idi. Bu yolculuğun sonlarına doğru bir önceki kitap “Anadolu’nun Elleri”ni son sayfalarını yazmakla meşguldüm. El sanatları kitabı Batum’da bitti. Yani hem seyahat ettim hem de yazdım.    

 

 

PAMUK İŞÇİLERİNİN ÇADIRINDA 5 YIL!

 

 Bu kitaplardan sonuncusu da Yollardan Sonra… Aslında sizin kitaplarınızın çoğu yol hikayelerine dayanıyor yanılıyor muyum? Size bir yol yazarı diyebilir miyiz? Bu bağlamda kendinizi; yazarlığınızı koyduğunuz bir yer var mı?

 

Yollardan Sonra adından da anlaşılacağı üzere yolculuk kitabı… Kitaplarımın hepsi yol hikayeleri değil. İki tanesi Çingeneleri konu alıyor. Biri gazetecileri. Üçü Beykozluları anlatıyor. Biri el sanatları ustalarını… Az daha unutuyordum bir de “İnsan Yağmuru” var. Jules Verne’nin yolu ve Yollardan Sonra için seyahat kitabı diyebilirsiniz. Seyyahlık fena değil. Benim yolculuklarım daha çok insana doğru… Gittiğim kentlerde, kasabalarda, köylerde oturup sohbet edebileceğim insanları arıyorum ve buluyorum. Milliyet’te çalışırken Pazar Söyleşileri yapıyordum. Çok ünlü ve çok zengin bir fotoğrafçıya ‘Anadolu’ya bu kadar gidiyorsunuz, kim bilir ne kadar çok dostunuz vardır o kentlerdeki insanlar arasından, bizimle bir kaçını paylaşır mısınız?’ diye sormuştum. Donuk bir yüz ifadesiyle ‘hiç yok’ demişti! Bana halkın arasına hiç karışmadıklarını, akşam olduğunda İstanbul’dan giden sanatçı grubu kendi aralarında yiyip içtiklerini ve sohbet ettiklerini anlattı. Yıkıldım! İçinde bir damla insan yoksa o çektiğin fotoğrafların bir anlamı olabilir mi? Mesela benim uzun yol arkadaşım Tolga Sezgin, Fikret Otyam gibidir. Pamuk işçilerinin çadırlarında yatar kalkar “Mevsimlik İşçiler” dosyasını hazırlarken… Hem de tam 5 yıl kesintisiz!    



Guca kasabasının merkezindeki trompetçi anıtı...

 

Yollardan Sonra’nın hikayesi nedir?

Biz günlük gazetelerde çalışanlar hep haberin içindeyiz. 10 gün sürecek bir yazı dizisinden sonra malzemeyi teslim edip bir başka seyahate gittiğimi hatırlıyorum. O zaman ölçü yazıişlerinin istediği kadarıydı. Bakıyordum notlarıma 3 bin vuruşu geçti mi yazmıyordum. Sonra National Geographic’e yazmaya başladım; 10 15 bin vuruş. Farkettim ki dergi de bana yetmemeye başladı. O zaman ‘’ Ben kendim için yazacağım; ne kadar isterlerse o kadar veririm’’ dedim. Kitap için yazmaya başladım sonra. O gün neredeysem oturup yazdım. Daha o zaman dosya açmıştım; yollardan sonra diye, gündemden kopuk o yazılarımı o dosyada biriktiriyordum. İşte o yollardan bana kalanları bu kitapta derledim. 

 

Kitap Girit'ten Batum'a; Ağrı'dan Brüksel'e uzanan bir seyir defteri gibi... Dikkat ettim, pek çoğunda tarih yok. İlginçtir; aynı zamanda bir olayı haber kaleme alır gibi bize en küçük detaylarıyla aktarırken tarih vermiyorsunuz. Zaman sınırı olmayan bu öyküler aslında ne ifade ediyor?  

 

Tarih koymadım, çünkü yazdıklarım zamanla değil insanlarla ilgili… Örneğin Kafkasya’da yaşayan halkların misafirlerine karşı gösterdikleri olağanüstü ilgi, yakınlık, özen, dikkat ve saygı yüz yıllardır hiç değişmeden sürüyor. Sırf misafirini ağırlamak için Tanrı’nın uluslara yurt dağıttığı gün huzura çıkamayıp yurtsuz kalma riskine giren halklar var. Bu bir fıkra tabii. Ama hem Gürcüler, hem Abhazlar bunu kendileri üzerinden anlatıyorlar.  

 

Şimdi nasıl finanse ediyorsunuz bu gezileri?

Mesela National Geopraphic işleri var; İZ TV işleri var. Bir de bana özel davetler geliyor; festivallere filan çağırıyorlar. Bir gün büyük yazar abimiz Hıncal Uluç yazmıştı; ‘’New York’ta bir bar var; Sezen Aksu çalıyor, mutlaka gelin’’ diyor. Ben de o sırada seçim nabzı tutma vesilesiyle Siirt’teyim. Gençler var, Diyarbakır’ı görmemişler daha. Ve önünde bir gazete var; ‘’New York’a gelin’’ diyor. Düşünsene fantastik film gibi. O nedenle ben gittiğim yerler için ‘’siz de mutlaka gelin’’ demiyorum. Bir de para versen gidilmeyecek yerler var. Mesela biz bir kafile olarak Karadeniz’i boydan boya dolaştık. Jule Verne’in bir roman kahramanı var; inatçı Keraban Ağa. Tophane’den Üsküdar’a evine geçmek isteyen İstanbullu bir tütün tüccarı. Keraban Ağa misafirleriyle birlikte evine gitmek istiyor ama o da ne karşıya geçmek vergiye tabi; 10 para. Çok zengin ama diyor ki ‘’bu haksızlık’’. Keraban Ağa bir at arabası kiralıyor; İstanbul, Kırklareli, Varna; Köstence, Odesa, Soçi, Batum, Hopa, Trabzon ve Üsküdar. Gitmeden önce de ‘’Misafirler gelecek 45 gün sonra kuzu haşlama yapın; etler az pişsin’’ diye eve mektup yazıyor. 45 gün sonra evine varıyor yani. Bu ayrı bir kitap olacak.  İstanbul 2010’da Altın Yollar projesinin kitabıdır.




Ağrı Dağı'na 530 defa zirve yapan efsane rehber Halis Çeven, torunu Harun ve N. Alpman

 Bunca yıl gezdiğiniz yerler arasında kalbiniz en çok nerede kaldı?

 Kentleri güzelleştiren öğeler binalar, köprüler, ağaçlar, yollar, meydanlar değil orada yaşayan insanların farklı uluslardan, etnik gruplardan olmasıyla doğru orantılıdır. Bunu bana Batum’da Nugzar Mikaladze söylemişti. Batum’u anlatırken bir avluya dört ayrı kapıdan dört farklı ulusa mensup insanlar iner demişti. Bir kapıdan Gürcü, diğerinden Abhaz, ötekinden Ermeni, diğerinden Rus, berikinden Kürt… Batum’u güzel yapan şey bu farklı insanların bir arada yaşamasıdır. Benim de gezip gördüğüm kentlerle özdeşleşen dostluklarım var. O yüzden dostlarımı ve kentlerimi birbirinden ayırmaya kıyamam!



Levan Varshalomidze Nazım Alpman ile Sarp Sınır Kapısı'nda, kapının açılışının zafer olduğunu anlatıyor..

 

YOLLARDAN SONRA’DA KÜRT FESTİVALİNİ DE YAZDI

 

Kürt Festivali'nden kitaba aktarmadığınız başka izlenimleriniz var mı; bizimle paylaşır mısınız?

Görmeyen inanamaz tabii… Kürtlerin politik düzeyi çok yüksek… Avrupa’nın hemen her kentinden bu festival için birkaç otobüs dolusu insan Gelsenkirchen’e geliyor. Festivale sadece Türkiye kökenli Kürtler katılmıyorlar, Suriye, İran, Irak kökenli Kürtler de bu toplantıda hatırı sayılır bir temsil düzeyine ulaşıyorlar. O toplantıda bana Avrupa’da doğup büyümüş hiçbir ekonomik sorunu olmayan Kürt gençlerinin de gerillaya katıldığını söylediler. Hani sorunu ekonomik geri kalmışlıktan kaynaklandığını söyleyenler var ya, o görüşü tekzip etmek istiyorlardı. Bir de şu var: 1970’lerdeki Filistin Kurtuluş Örgütü’nün eriştiği saygınlığı ve diplomatik etkinliği bugün PKK hareketi temsil ediyor.    

 

Sizin gazetecilik maceranız nasıl başladı?

Babıali ile ilişkim 1975 yılında karikatürle başladı. Gırgır’ın arka kapısından Oğuz Aral’a karikatür getiren gençler arasındaydım ben. Hasan Kaçan, Necdet Şen vardı benim yanımda o zaman. Onlar çok yetenekliydi; kısa sürede karikatürist oldular.




N.Alpman 'uzun yol arkadaşı' fotoğrafçı Tolga Sezgin ile Belgrad Tren garı kafeteryasında

Siz devam etseydiniz olur muydunuz?

Ben 1987 yılında sergi açtım. Uluslar arası dergilere karikatürlerim kabul edildi. Karikatürcüler Derneği’nin aktif üyesiyim.

ERCAN AKYOL 5 SAAT UĞRAŞIRSA BEN BIRAKIRIM

Neden bıraktınız peki? Ya da neden yazıyı çizgiye tercih ettiniz?

 Tam olarak bırakmış sayılmam. Yazı yazmak daha cazip hale gelmeye başladı. Karikatür paltonun önünü birden açar gibi bam diye çıkıyor. Halbuki yazıyla istediğin labirentlerde dolaştırarak istediğin bakış açısını hazırlayarak getiriyorsun.  Ercan Akyol’la Milliyet’te biz aynı odada çalışıyorduk. Ercan bir karikatürle 5 saat uğraşıyordu. Bir gün dedim ki ‘’ya bu adam karikatüristse ben neyim; ben karikatüristsem bu adam ne?’’  Sonra kararımı verdim.

Peki asıl gazetecilik?

O sırada Gırgır’a çizerken Netaş Elektrik’te teknisyen olarak çalışıyordum. Maden İş Sendikası’na üyeydim. Maden İş gazetesine, DİSK dergilerine; Vatan gazetesine; Politika gazetesine karikatürler çiziyordum. Sendika çalışmalarım ağırlıklıydı. Bunun ödülünü de şöyle aldım; gururla da taşıyorum. 1477 sanıklı 12 Eylül’ün en büyük davalarından DİSK davasının sanıklarından biriydim. Biz ‘’rüzgara karşı yürüyenlerdik’’. Sonra da beraat ettik zaten. Bir gün sendikadan da atılınca Melih Aşık ‘’Ne yapıyorsun; gel beraber çalışalım mı’’ dedi. Tam o sırada sergi açacaktım; hemen ertesinde Milliyet Gazetesi’nde Açık Pencere’de çalışmaya başladım. Haber Merkezi’ne bağlı serbest muhabir oldum ve Nail abinin odaya geçtim. ‘’Hasan Pulur, Nail Güreli, İlhami Soysal, Melih Aşık, Doğan Heper’den özel gazetecilik dersleri aldı’’ diye otobiyografime ekledim sonralarda. Piyanistler, çellistler bir okul bitiriyor ama ustalardan aldığı dersleri de kariyerine ekliyor. Biz de sanatçıyız sonuçta değil mi, bu koşullara rağmen ‘’gazeteci olacağız’’ diyorsa insan bu başka nasıl açıklanır?

MEDYA DEVLETLE SUÇ ORTAKLIĞI YAPTI

Milliyet’ten neden ayrılmıştınız?

Mehmet Yılmaz attı. Ben gazeteden atılmazmışım gibi görüyordum kendimi. Doğan Heper Milliyet’e girmek de zor çıkmak da zor’’ derdi. Bu sözün sahibi de atıldı biliyorsun. Mehmet Yılmaz bu kadar ismi  kendi başına atamaz. Belli ki Aydın Doğan kurtulmak istemiş. Mehmet Yılmaz döneminde almıyordum ama şimdi gene her gün Milliyet alıyorum.  O dönem hap gibi Posta gibi yapmaya çalıştılar Milliyet’i; baktılar olmadı. Sedat Ergin döneminde gene uzun yazılara dönüldü; Ece Temelkuran, Can Dündar öne çıktı. Şimdi Mehveş Evin’in yaptığı Güneydoğu röportajlarını mesela çok beğeniyorum, çok da güzel yazdı. Büyük medya Güneydoğu’yu görmüyor. Görmezsen eğer Türkiye ikiye ayrılmış gibi gözükür. Gazetelerin terörün azgın olduğu dönemlerdeki günahları çok fazla. Devletle suç ortaklığı yapıyorlardı. Hayri Kozakçıoğlu ilk OHAL Valisi olduğunda ‘’Basın Güneydoğu’yu milli maç gibi izlemeli’’ dedi. Oysa milli maç bile milli maç gibi izlenmemeli değil mi? Bizim evrensel değerlerimiz var. Gazetelerin görevi, şık giyimli bir adamın pantolonunun arkasının sökülmüş olduğunu işaret etmektir. Gazetenin görevi ‘düzelt kendini’ demektir. ‘’vur vur, inlesin Güneydoğu dinlesin’’ diye yazılar yazdılar düşün.

İnternethaber’in okur kitlesi sizin Kürt bakış açınızla çelişmiyor mu? Bir yandan da çok farklı bir mecrada Birgün Gazetesi’nde yazıyorsunuz. Yorumcularla aranız nasıl?

Bana yönelik eleştirileri okuyorum ve sinirim bozulmuyor. Tek ölçüm küfür olmasın. Bir gün Alevilerle ilgili yazı yazmıştım. 300 yorum vardı; 190’ı olumsuzdu. Yazı 32 bin okunmuştu. Peki ben okura mı bakacağım yoruma mı?

VARNA’DA GECEYARISI 3’TE İNTERNETHABER OKURU

Bir yazar açısından internette yazmakla gazetede yazmak arasında ne fark var?

 Ben Milliyet’te çok gösterilen bir muhabirdim. Ama İnternethaber’in bana sağladığı yaygınlığa orada ulaşamıştım. Bir gün Şevval Sam’la Güneydoğu’dayız. Herkes fotoğraf çektirmek için yarışıyor. Bir kız geldi; ‘‘fotoğraf çektirmek istiyoruz’’ diye. Şevval’le sandım; ‘’Nazım Bey biz İnternethaber okuruyuz; sizinle çektirmek isteriz’’ dediler. Bir gece Varna’da saat 3’tü; gençlerle karşılaştık; ‘’Ben sizi sürekli okuyorum İnternethaber’den’’ dedi. Düşünebiliyor musun gece yarısı; Varna’da. Bir gün Azerilerle ilgili bir şey yazmıştım; biraz kızdılar; o kadar çok mail gelmişti ki. Bütün Azeri dernekleri ayağa kalkmış. Hadi demişti ki’’Nazım abi sayende Azerbeycan’ın en çok tıklanan sitesi olduk’’.



Nazım Alpman Ağrı Dağı'nın çocuklarıyla...

Peki bir gazeteye göre daha özgürce yazabiliyor musunuz?

Bu tabii sitenin yönetimiyle de ilgili. Bugüne kadar bana hiç ‘şunu yazma’ denmedi. Ben literatüre uygun yazıyorum. Ben mesela ‘’gerilla’ diye yazıyorum; ‘’alçaklar; hainler’’ demiyorum.

BU İKTİDAR FARKLI AMA MEDYA BUNU GÖREMİYOR

Bekir Coşkun’un gidişiyle birlikte yine bildik bir soruya cevap aranıyor; medya nereye gidiyor sizce?

Ben büyük laflar etmeyi sevmem. Medyanın iktidarlarla ilişki biçimi son yıllarda aşırı deforme olduğu için medya sadece ellerinde bir maymuncuk gibi tutuluyor. O nedenle medya işlevini yapamaz hale geldi. Halbuki medya tiraj almak isterse muhalefet yapardı; tirajın ilacı muhalefetti. Şimdi ne yapıyorlar; muhalefet yapanı uzaklaştırıyorlar. Halbuki bu iktidar farklı; bunu göremiyorlar. Bu iktidar medya sayesinde iktidara gelmedi, medyaya rağmen geldi. 2002 seçimlerinde AK Parti medyada en az yer alan partiydi. Tayyip Erdoğan ‘’Ben sizin sayenizde gelmedim ki neden sizinle dost olayım’’ dedi. Başbakanın ağzından çıkmadan yazanlar vardı. Tayyip Erdoğan’ın yok. Yaygın medyada da yok; İslami referansı öne çıkan gazetelerde de yok. Erdoğan’a yağ yapan var ama.  Tayyip Erdoğan ne diyor; ‘’sizin dostluğunuz istemİyorum’’ diyor. ‘’Berna Yılmaz’a Berna Hanım büyüledi’’ diyorlardı. Şimdi Emine Hanım’a da aynısını yapıyorlar; ‘First lady şıklığı’’ diye yazıyorlar. Oysa Emine Hanım’ın tarzı bunlara uymuyor. Hatta bir keresinde belinde kocaman bir kemer vardı ve güzel de durmuyordu gerçekten; eminim ‘’ha ha ha’ diye dalga geçerek yapmışlardır. Erdoğan bunlara prim vermiyor ama.

‘’Tasfiyeyi isteyen Başbakan değildir’’ mi diyorsunuz siz?   

Evet; tam tersine ‘’Yazın; istediğinizi yazın’’ diyor. Tayyip Erdoğan’la dost olamazsınız. O zaman okurla dost olun ki belki Tayyip Erdoğan’ı geriletebilirsiniz. Fatih Altaylı yazdı ya; ‘’Atatürk gibi’’ dedi. Erdoğan’a ‘’Şeriatçı’’ demiyor muydunuz siz?  Özkök Umre’ye gitti. Bunlar hep iktidara yaranma çabaları. Bence bu eski anlayış tasfiye olacak. Bir yandan yazarları atıyorlar; bir yandan kendilerini atıyorlar. Aydın Doğan’ın kendi gazetesinde adı yok.

MEDYAYI BOLU EKSPRESS’LER KURTARACAK!

Peki şöyle soralım o zaman medya nasıl kurtulur?

Yerel medya hem medyanın hem gazeteciliğin kurtuluşu olacak. İstanbul Ankara ile başlayıp Bodrum Çeşme ile bitiriyorlar. Ötesi yok. Oysa Türkiye’de ne insanlar var hikayesi; haberi yazılacak. Bakın alternatif medyaya bugün. Biz mesleğimizi nerede edindik medyada. O hastalıkları aynen buraya da taşıyoruz. Bok atmalar, ihbarlar, manipülasyonlar… Gazetecilik Batı’da nasılsa bizde de öyle olacak; yerel medya güçlenecek. Bolu Ekspress olacak; Konya Haber olacak… Arkadaşlarımız da okullardan mezun olup iyi paralarla buralarda çalışacak; İstanbul’a gelmeyecek.

BABA KONAĞI BİTİNCE YENİDEN BEYKOZ’A TAŞINACAĞIM

 

Siz Beykozlusunuz hem de Beykoz aşığısınız. Bir Beykozlu olarak Suadiye'de oturmak nasıldır?

Beykoz ile bağlarım kopmuş değil. Benim ve babamın doğduğu Yalıköy’deki evimiz duruyor. İkinci derecede tarihi eser olan üç katlı ahşap konak restorasyon aşamasına geldi. Bittiğinde tekrar Beykoz’a dönüp o evde yaşayacağım.  Ama Suadiye’de yaşamak da fena değil. Oturduğumuz ev eşime ait. Bisiklet ile iki üç dakikada sahile inebiliyorum. Yazın denize girip, açık hava sahalarında basketbol oynuyorum. Beykozlu biri için azımsanmayacak olanaklar sunuyor Suadiye…

 

BEYKOZ’UN SÖZLÜ TARİHİ BEKLİYOR

 

Beykoz'un Sözlü Tarih'i çalışmaları nasıl gidiyor? Belediye ile ilgili bir sıkıntı mı yaşandı da durdu gibi sanki...

Beykoz kitapları eski belediye başkanı Muharrem Ergül’ün desteği sayesinde oluştu. Çünkü bu tür yerel tarih içerikli kitapları ancak belediyeler basabiliyorlar. Şimdiki başkan da isterse dördüncü kitabı basabilecek kadar yapılmış röportaj var. Bunu kendisine de söyledim. Bekliyoruz bakalım… Kitaplar için sadece kağıt ve baskı parası gerekiyor, yazar Beykozlu olduğundan telif ücreti gerekmiyor.

 

BEYKOZLULAR BİRBİRİNE AKRABA GİBİDİR

 

Sizin kaleme aldığınız Beykoz portreleri de hep karikatür tipler sanki. Beykoz'da doğmak; Beykozlu olmak nasıl bir şeydir? Beykoz'un havasından mı suyundan mı? 

 

Masalsı tipler demek daha doğru gibi… Gerçek hayatta böylesi tipleri bulmak kolay değil. Beykoz eskiden İstanbul’un uzak bir köşesiydi. Ulaşım bugünkü kadar kola değildi. O yüzden Beykozlular adada yaşayanların özelliklerini kazanmışlar. Adalarda yaşayan halklar doğal olarak dayanışmacı olurlar. Çünkü mağduriyetleri birlikte yaşarlar. Beykozlular da böyle yaşamışlar yıllarca… İlçede herkes birbirini tanırdı. Akraba dokusu gelişmiş Beykozluların arısında… Bu yüzden Beykozlu olmak güzel bir şey…    

 

Yılmaz Büyükerşen'in; sizin hatırınıza verdiği Beykozlu Kelle İbrahim heykelini Eskişehir'e dikme sözü hayata geçti mi? 

 

Valla Yılmaz Hocanın sözü sözdür. Hoca bize bir Kelli İbrahim heykeli yapacak. Ama Eskişehir’e değil, Beykoz’a dikmek için… Zaten Kelle İbrahim de Beykoz’a yakışır!

 

 

 Siz nesli tükenen gazetecilerden misiniz?

Sanmıyorum… Genç arkadaşlar arasında sadece gazetecilik yapmak için canla başla çalışan, meslek aşkı ile meslek ilkelerini birlikte ören çok sayıda gazeteci var. Ben mesleğimizin ölmeyeceğini tersine gelecek yıllarda daha da gelişeceğini düşünüyorum. Günümüzde gazetecilik yapabilmek için mutlaka bir gazetede çalışmak gerekmiyor. İnternet ortamı büyük olanaklar sunuyor. Türkiye’yi derinden etkileyen pek çok gelişmenin ilk izleri internet sayesinde kamuoyuna ulaştı. Bu bile yeterli ipucu vermiyor mu? 

 

Siz kaç kişiye abi dediniz gazetecilik hayatınızda; kaç kişiye abi oldunuz? Gazeteciliğine vesile olduğunuz isimler var mı?

 

Bu bakımdan ben epeyce şanslıyım. Mesleğimizin büyük isimleriyle birlikte çalıştım. Onların yakın arkadaşı olma mutluluğuna eriştim. Başta Melih Aşık olmak üzere, Altan Erbulak, Nail Güreli ve İlhami Soysal ile aynı odalarda çalıştım. Yan odamızda Sami Kohen, bir sonrakinde Zeki Sözer vardı. İkinci kattaki Hasan Pulur’un odasına uğramadan bizim üçüncü kattaki odamıza çıkmazdım. Doğan Heper ile karşılaştığımızda manşet haberlerin nerede olduğunu sorardı. Bunlar Cağaloğlu Milliyet’teki binamızda yaşandı.

 

NAİL GÜRELİ’DEN KAĞITTA BALIK

 

Hasan Pulur, Nail Güreli gibi isimlerle çok yakın çalıştınız; hala da görüşüyorsunuz. Bize unutamadığınız ufak bir iki anekdot anlatır mısınız meslek hayatınızdan gazeteci dostlarınızla ilgili?

 

On beş gün önce Hasan Pulur ağabey ile Beşiktaş’da meyhanedeydik. Nail Güreli’nin yeni taşındığı küçük evinde ilk misafirler olarak Fikret İlkiz ile birlikte üç gün önce birlikteydik. Nail Ağabey bize kendi elleriyle ayıkladığı hamsiyi kağıtta pişirdi!

 

PULUR’UN AMBARGOSU: ‘’BEN ÖLDÜKTEN SONRA YAZARSIN’’

 

Anekdotlar?

Hasan Ağabeyin şakaları çok ünlüdür. Bir gün 1994’te güzel bir plan yaparak Cumhuriyet Bayramı geçit töreni izletmişti bana… Sözüm ona kendisinin de dahil olduğu 51. Dönem yedek subaylar Şarık Tara’nın sponsorluğunda askeri üniformalar diktirmişler ve yürüyecekler! Başlığı bile hazırlamıştık: Birinci Cumhuriyetçiler yürüdü! Foto muhabirlerinin şefi Yalçın Çınar dahil herkesi örgütlemiş Hasan Abim… Ama benim de ona yaptığım hatırı sayılır şakalar var, ‘ben öldükten sonra yazarsın’ diye ölümüne ambargo koyduğu için anlatamıyorum.

   

NAİL GÜRELİ ‘PARA ALMAYACAKSIN’ DEYİNCE

 

Nail Güreli?

 

Nail Abi bir tanedir. TGC Başkanı olduğu sırada Cemiyetin yayın organı Bizim Gazete’yi yayın hayatına başlattı. Bana da köşe yazarlığı teklif etti. Ama bir şartı vardı, para almayacaktım. Çünkü zaten Milliyet’te çalışıyordum. Kabul ettim ve 1995’te yazmaya başladım. Bir gün Cemiyet’in kongresi var. Muhasebe servisinden arkadaşlar ‘Nazım Bey, sizin 5 milyon lira alacağınız var’ dediler. Yazı başına 200 bin lira telif ödemesi yapılıyormuş. Bir yanlışlık olmasın ben Nail Abi ile başka türlü konuşmuştum diye itiraz ettim. Nail Abi ile konuşmadan almayacağımı söyledim. Aradan iki gün geçti Nail Abi gazetede karşılaşınca konuyu açtım. Tamam dedi bir yanlışlık olmuş ben düzelttim: Para almayacaksın! Sağol ağabeyciğim dedim, nasıl rahatladım bilemezsiniz! Nail Güreli örnek aldığım bir ağabeydir.

  

Bir dönem eküriniz olan Azer Bortaçina ile hafızalara kazındınız. Şu an medyaya baktığınızda böyle bir dostluk; ekip işi görüyor musunuz? Sizin dönemle fark ne?

 

Galiba işin sırrı dostluk ve dayanışma idi. Gazete içinde muhabirler birbirimizle rekabet etmezdik. Tersine paslaşırdık. Bak bu haber tam sana göre, sen bu işi daha iyi yaparsın gibi… Azer Bortaçina Milliyet’in markalarından biridir. Yazıişleri masasındaki ilk kadın gazeteci Azer’dir.  Hem de Abdi İpekçi zamanında… Sonradan kalemini de konuşturdu, iz bırakan röportajlara imza attı. Ek yayınlar yönetmeni oldu. Benzersiz işler yaptı. Şimdi hala eskilerden biriyle karşılaştığımızda eşin çocuğun nasıl diye sormadan ‘Azer nasıl?’ diye söze başlıyorlar. İyi diyorum Marmaris’te kitaplarını yazıyor. Ayrıca kendisini konu alan bir televizyon belgeseli de yaptı. İZTV’de oynuyor. 

 

 

 

 

Yorumlar 3 yorum