BIST 1.461
DOLAR 8,39
EURO 10,16
ALTIN 506,76
YAZARLAR

Üç muştu bir arada

Taksim’de yükselen Çifte Minareler’den rahatsız olanlara tavsiyem; Yahya Kemal’in “ Ezansız Semtler” ini okumaları olacaktır. O

Prof. Dr. Celal Erbaycelalerbay@internethaber.com

Evet sevgili dostlar; geçtiğimiz hafta üç sevinci bir arada yaşadık. Bazan Rabbim lütfediyor, peşpeşe bizi sevince boğuyor. Bazan da hüznümüzün yoğunlaştığı anlar-günler oluyor.

Geçtiğimiz hafta 28-29 Mayıs günleri, buna en güzel örnekti. Öncelikle ifade edelim ki; 28 Mayıs, bizdeki 29 Ekim Cumhuriyet Bayramı misali kardeş Azerbaycan Devleti’nin Cumhuriyet günü idi. Zira Merhum Mehmed Emin Resulzade’nin dava arkadaşlarıyla birlikte kurmuş olduğu Azerbaycan Cumhuriyeti’nin kuruluş tarihi 28 Mayıs 1918 idi.

İşte geçtiğimiz 28 Mayıs Cuma günü sabah saatlerinde, ilk olarak 28 Mayıs 1918’de ilan edilen Azerbaycan Cumhuriyeti’nin 103. yıl dönümü, bir taşla iki kuş misali 8 Kasım 2020’de Ermeni işgalinden kurtarılan Şuşa’da askeri törenle kutlanıyordu.

Törende askerler mehter marşı ile yürürken tarihi Şuşa Camii’nin minarelerinden yükselen ezan sesleri de mehter marşına adeta eşlik ediyordu.

“Şuşa’da Ezan Sesi” deyip geçmeyin sakın! Niçin mi? Anlatacağım şu yaşanmış olaydan sonra gayet iyi anlayacaksınız, neden ve niçin’ini…

Hepimizin yakından tanıdığı, bir zamanların Kültür Bakanlığı Müsteşarı Yavuz Bülent Bakiler, Karabağ kökenlidir. Çok önceden kendileri bizzarur ata-baba yurdunu terkedip ailecek Sivas’a yerleşmişler… Dolayısıyla geniş aile yapısı bölünmüş, halası orada kalmış. Daha sonraki yıllarda, bir gün, hiç beklenmedik bir zamanda hala oğlu çıkagelmiş.

Hoş sefa’dan sonra hala oğlu, fazla kalamayacağını, anasının hasta olduğunu beyanla dönüş için acele ettiğini bildirir. Yavuz Bülent Bakiler, halasının hastalığını da göz önünde bulundurarak “ ben de seninle geleceğim” der ve birlikte Azerbaycan’a dönerler.

Hatırladığım kadarıyla Hala, Gence şehrinde yerleşiktir. Hala-dayı çocukları haneye vardıklarında “ Hoş gelmişsen” beyanıyla kapı açılır ve doğruca hasta yatağında yatmakta olan halanın yanına varırlar. Oğluyla birlikte yeğenini de karşısında gören hala “ hoş gelmişsen oğul” ifadesiyle memnuniyetini izhar eder.

Hala, kendi oğluna yönelik “emaneti getirdin mi” diye sorar. O’da “getirdim” der ve halanın yatağının üzerine dolu bir poşet atar. Yavuz Bülent Bakiler, merak eder, acaba poşetin içinde ne var diye, zira haberi yoktur detaydan. Sorar, halasına “ Poşetin içindeki nedir” diye… İşte halanın cevabı;

“Oğul görürsen men hastayam, ama bu gün ama yarın Hakka kavuşacağım. Beni buraya bastıracaklar (defnedecekler). Ama bu topraklar ezan sesi duymamış, onunla bütünleşmemiş topraklar. Ezan sesine doymamış bir toprağın kucağında “ velba’su ba’del mevt” nasıl beklenir oğul… Onun için balamı-oğlumu dayısına, size gönderdim; dayına git, benim adıma onlardan helallik al, gelirken de getirebildiğin kadar ezan sesiyle yoğrulmuş, o mübarek sedayı, o yüce daveti bütün zerreciklerine sindirmiş olan ANADOLU TOPRAĞI’ndan, benim için toprak getir… Beni defnettiğinizde kabrimin üzerine, EZAN SESİ’ne doymuş, o aziz Anadolu toprağını serpiştirin ki, beni sarmalayıp kucağına alan kabrimdeki toprak onunla mayalansın ve ben de bu sayede ezan sesiyle bütünleşen toprağın kucağında “Hesap Günü” mü bekleyeyim. İşte poşetteki toprağın hikayesi budur oğul” der…

İnşallah Şuşa Camii’nin minarelerinden yükselen ezan sesleri, ata yadigarı o aziz toprakların, o kutsal sedaya olan hasretini en kısa zamanda dindirecek ve oralar öz benliğine kavuşacaktır. İşte 28 Mayıs’ta hissedip doya doya yaşadığımız sevinç kaynaklarımızdan birisi buydu.

İNGİLİZ BASINI, TAKSİM CAMİİ’NDEN RAHATSIZ OLMUŞ!

Bizi mutlu eden sonuçlar, demek ki başkalarını rahatsız edebiliyormuş. Bu da bizim için, gelmiş olduğumuz noktanın, elde etmiş olduğumuz sonucun sağlamasını yapmış olmamız demektir.

Aynen merhum Abdülhamid Han gibi. Ulu Hakan planlamış olduğu icraatını, İngiliz sefarethanesinin haberi olacak şekilde ihsas ettirir, şayet İngiliz sefarethanesi bu icraatından memnun olacağını ima etmiş ise, o icraatından vazgeçer, onların rahatsızlıklarını tesbit ettiğinde ise, demek ki yaptığım doğrudur diye o icraatını pratiğe yansıtırdı.

Aynen bugünkü gibi, değişen bir şey yok. Taa 1955’den, merhum Menderes’den bu yana, Menderes, Vehbi Koç, Demirel’in hedeflediği, Hasan Paşa’nın, Mehdi Sungur Paşanın uğrunda çaba sarfettiği, sayın Cumhurbaşkanımızın Belediye Başkanlığı döneminde 1994’de yerini belirlediği Taksim Camii nihayet Allah’ın lütfuyla Suryapı Altın Elmas kardeşlerin fiili fedakarlık ve gayretleriyle tamamlandı ve 28 Mayıs Cuma günü, Cuma namazı ile birlikte sayın Cumhurbaşkanımızın iştirakıyla ibadete açıldı.

Gel gör ki, İngiliz basını bundan rahatsız oldu ve Taksim Camii’ni “tartışmalı” olarak nitelendirdi. Sayın Erdoğan’ın açılış esnasındaki yapmış olduğu konuşmadaki şu cümlelerinden de çok rahatsız olmuşlar, “ Taksim Camii’ni; bir süre önce yeniden ibadete açtığımız Ayasofya Camii’ne verilen bir selam, yarın ulaşacağımız İstanbul’un fethinin 568’inci yıl dönümüne bir hediye olarak görüyorum.”

Demek ki, Ayasofya Camii’nin açılması, hele açılmakla birlikte taşıdığı misyon doğrultusunda, onun bu Devletçe öz yerine oturtulması, bunların çok gücüne gitmiş. Utanmasalar konuşma metninizi biz hazırlayalım diyecekler. Anlaşılan bunlar, Yeni Türkiye’yi hala anlayamamışlar, hele, “Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım; Hangi çılgın bana zincir vuracakmış, şaşarım” mısralarından bunların hiç haberi yok.

Bir de hiç utanmadan sıkılmadan Taksim Camii’nin açılışı üzerinden laiklik tartışması çıkarmaya yeltenmişler. Guardian gazetesi Taksim Meydanı’nın laik bir geçmişi olduğu yorumunu yaparak cami projesinin yıllardır hukuki çekişmelerle kuşatıldığını ifade ederek, bir bakıma bu güne kadarki engelleyici gayretlerin içinde olduklarını itiraf ediyordu.

Bunlar iki yüzlü, yanar döner karakterler; Taksim kiliselerle, havralarla dolup taşarken laiklik tartışması hiç yapmazlar, ama çifte minarelerden ezan sedaları yükselmeye başlayınca “ Taksim Meydanı’nın laik bir geçmişi var” itirazları Londra’dan Atina’ya doğru ortalığı kaplıyor. Üstelik bunların bizzat bizden olan, içimizdeki işbirlikçi yandaşları da en az onlar kadar azgın…

Taksim’de yükselen Çifte Minareler’den rahatsız olanlara tavsiyem; Yahya Kemal’in “ Ezansız Semtler” ini okumaları olacaktır. O zaman anlarlar, o çifte minarelerden etrafa yayılan bağımsızlık sembolü, huzur ve güven sunan sedaların eriştiği gönülleri sükûnete kavuşturan ruh ve manasındaki yüceliği.

ÜÇÜNCÜ SEVİNÇ KAYNAĞIMIZ, YUNANİSTAN’I BİHAYLİ RAHATSIZ ETMİŞ!

Gurura kapılmadan gönlümüzü esenliğin zirvesine taşıyan üçüncü huzur kaynağımız 29 Mayıs 1453 İstanbul’un fethinin 568. Yıl dönümüydü. Bu nedenle İstanbul’un önemli mekanlarında Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı tarafından bir çok etkinlikler düzenlendi.

Bu seneki etkinlikler biraz daha huzur ve güven vericiydi. Zira fethin sembolü Ayasofya, sahibinin iradesi doğrultusunda yeniden vakfiyenin belirlediği gayesine döndürülmüş, asıl işlevini icraya koyulmuştu. Nitekim ilk olarak Ayasofya Camii’nde Kur’an-ı Kerim okunmuş, hemen arkasından Galata Kulesi’nde video mapping yöntemiyle canlandırmalara geçilmişti.

Daha sonra Ayasofya Camii üzerinde, Türkiye’de ilk defa uygulanan Gökyüzü Video Haritalama teknolojisi sayesinde Ayasofya Camii semalarında özel bir gösteri düzenlenmişti.

Bu gösterileri Sayın Cumhurbaşkanımız izlemiş ve tarihin en ihtişamlı zaferinin 568. yıl dönümünü tebrik ettikten sonra “Peygamber Efendimizin övgüsüne mazhar olan bu eşsiz şehri medeniyet mirasımıza katan Fatih Sultan Mehmet Han’ı ve şanlı ordusunu rahmetle, hürmetle yaad ediyorum” paylaşımında bulundular. Sayın Cumhurbaşkanımızın Twitter hesabından yapmış olduğu bu paylaşım Yunan basınında rahatsızlığa sebep oldu.

Halbuki fetih öncesi Konstantiniyye halkı olarak, bizzat kendileri “Biz burada Katolik kavuğu görmektense Müslüman sarığı görmeyi tercih ederiz” diyerek arzularını ortaya koymuşlardı. Fetih sonrası da ecdadımız yerli halkların can ve mal güvenliğini garanti ederek şehrin adını “İstanbul”a dönüştürmüş ve burasını Osmanlı’nın başşehri yapmıştı.

Şimdi bu geçmişimizin İstanbul’un fethiyle hatırlatılmasından beyefendiler rahatsız oluyorlar. Hiç rahatsız olmayın! Burası Müslüman Türk’ün ana yurdudur, ilelebet böyle kalacaktır.

Kalın sağlıcakla sevgili dostlar.

Yorumlar 6 yorum