YAZARLAR

Meğer ben ne enayiymişim!..

Hep büyük sevgi ve saygı duyduğum Hasan Celal Güzel'i son yolculuğuna uğurlarken 'Meğer ben ne enayiymişim' başlıklı yazısı emanet kaldı.

Osman DİYADİNo.diyadin@hotmail.com

Hasan Celal Güzel’ide kaybettik...

Ne adamdı ne!..

Arkasında  öyle bir hoş bir seda bıraktı ki  eğer bu ülkede siyasete girecek bir adam varsa o hoş sedayı örnek olması gerektiğini söylemek hiçte zor değildi...

Doğru…

Dürüst…

Çalışkan…

Hırslı…

Mücadeleci…

Karşısında kim olursa olsun doğru bildiğini söylemekten çekinmeyen duruş sahibi…

Bir cesur yürek adam…

Bu ülkeden, bu devletten hiçbir zaman almadı…

Arkasında en küçük şaibe olmadı…

Açıkçası hep verdi…

Hem iyi bir baba..

Hem iyi bir eş…

Hem iyi bir siyasetçi…

Hem iyi bir devlet adamı…

Hem çok iyi bir Milli Eğitim bakanı..

Hem iyi aydın…

Unutulmaz lider Turgut Özal’ın  sağ kolu...

Hep  liderlerin arkasını rahatlıkla dönebileceği örnek adam...

Milliyetçi muhafazakar duruşun sembol ismi...

28 Şubat’ın karşısında dimdik duran ender isimlerden biri olarak tarihe adını yazdırdı...

Yaşamının sonuna kadar ülkesine hizmet etti…

Siyaset bitti…

Yazar olarak önemli bir duruş gösterdi…

Hani dedim ya…

Almadı hep verdi diye..

Şimdi 13 Mayıs 2013 yılında Sabah gazetesinde kaleme aldığı yazısını okuyun  her zaman gülen adam çok değerli büyüğümüz Hasan Celal Güzel'in  yazısını…

Ders gibi yazı...

Okuyun...

                                             ***

Sayın Milletvekillerine ithaf olunur

Efendim, artık 68 yaşında, su katılmamış bir avanak, hakikî bir budala ve gayrikabil-i ıslah bir 'enayi' olduğumu itiraf ediyorum. Bana küçük yaşımdan itibaren 'beytülmal'ın mukaddesliğini öğretmişlerdi. Hiç kimse 'Devlet malı deniz, yemeyen domuz' dememişti.

Bütün ömrüm tâbir-i âmiyanesiyle 'eşşek gibi' çalışmakla geçti. Çalışma hayatımda tek gün dahi izin kullanmadım. Bir gece bile doyasıya uyuyamadım. Kimileri bana 'uykusuz müsteşar' adını takıp uçup kaçtığımı söylerdi ama 'Ne akılsız adam yahu!' şeklindeki fısıltılar, her gün yüzlerce telefon konuşmasıyla çınlayan kulaklarıma kadar gelirdi.

Üzerinde 'T.C. Hükümeti' yazan kurşun kalemleri, silgileri ve kâğıtları, sadece resmî hizmetlerde, âdeta okşar gibi incitmemeye çalışarak kullanırdım. Çocuklarım devlet malına ellerini dahi süremezlerdi. Plakaları kırmızı ve siyah renkli resmî arabalara bir defa dahi binmediler. Yüzlerine bakmaya kıyamadığım Mustafam ve Elifim, bir saat daha az uyuyup belediye otobüsleri ve okul servisleriyle okula gittikleri esnada, bendeniz müsteşarlık ve bakanlık yapıyordum. Bırakınız eşime araba tahsis etmeyi, evde devletin personelini çalıştırmayı; idarecilik ve siyaset hayatımda lojmanda oturmadım. Koruma görevlisi de kullanmadım. Arabamın önünde ve arkasında fiyakalı eskortlar hiç bulunmadı.

Meğer ben ne enayiymişim!...

Yaptığım enayiliklerin haddi hesabı yoktur... Meselâ, bendeniz milletvekiliyken -birkaç zarurî toplantı dışında- Meclis lokantasında yemek yemezdim. Zira, burada çalışanlar kamu personeliydi ve çok ucuz olan yemekler milletin kesesinden sübvanse ediliyordu. Sonra, çok beğendiğim halde, aynı gerekçelerle TBMM Sigarası da içmedim. Ceplerim şıkır şıkır metal jetonlarla dolu olarak dolaşır, özel görüşmelerimi kulisteki ankesörlü telefonlarla yapardım. O zaman 'beleş' cep telefonlarımız da yoktu.

Hiçbir hediyeyi kabul etmez; ya reddeder veya demirbaşa kaydettirerek devlete intikal ettirirdim. Yıllarca üst yöneticilik, müsteşarlık, bakanlık yaptım; hâlen evimde bu dönemlere ait -bronz plaketler dışındatek bir hatıra eşya göremezsiniz.

Benim anladığım mânâda siyasete 'Zengin girilir, fakir çıkılır'. Biz enayiler, devlet hizmetini ve siyaseti böyle anlıyoruz. Siyasî hayatımda önüme çıkan yüzlerce fırsatı teperek mal mülk edinmedim. Bilâkis, ANAP'taki Genel Başkanlık mücadelesinde, Bond çantalarda getirilen paraları reddederek, eşimin SSK kredisiyle aldığı Oran'daki daireyi; YDP'nin kuruluşunda da babamdan kalan Malatya'daki ev ile dedemden kalan Gaziantep'teki evin bana düşen hisselerini harcadım.

Bu arada, eşimin uzmanlığıyla ve alınteriyle hak ettiği 'Vakıflar Genel Müdürü' olarak tayin kararnamesini, nasıl engellediğimi de unutmayayım.

Sadece bununla kalsa neyse... ANAP döneminde, şiddetle muhalefetime rağmen çıkarılan 'kıyak emekliliği' reddedip tek maaşa devam ettim. Bu haksız uygulama hâlen devam ediyor. Başbakanlık Müsteşarı'yken, milletvekili maaşlarının buna göre ayarlanmasını gerekçe göstererek kendim için sözleşme yapmadım ve üç yıl müddetle emrimdeki daire başkanlarından bile daha az maaş aldım.

Meğer ben ne enayiymişim!...

Şimdi 70'ine merdiven dayadım. Hâlâ kirada oturuyorum. Kendime ait tek mülküm kitaplarım... Yani, sizin anlayacağınız, gerçek anlamda 'Dikili ağacım dahi yok'. Hizmet hayatım boyunca, muhatabımın bıyık altından gülerek dinlediği, 'Bu fukara millete ben bu masrafı hiç yaptırır mıyım?' lâfım vardı.

Sevgili okuyucularım, bu yazdıklarımı okuyup da sakın bütün bunlardan pişmanlık duyduğumu sanmayınız. Enayilik öylesine içime işlemiş ki geriye dönmek mümkün olabilse gene aynısını yapardım.

Beni bütün 'enayiliğime' rağmen kimseye muhtaç etmeyen Yüce Allahıma hamd ediyorum.

***

İşte Hasan Celal Güzel’in bu dünyadan göçüp giderken arkasında bıraktığı bugün ve tüm gelecek nesillere emanet gibi kalan yazısı böyle...

Bir abide gibi..

Var mı ötesi..

Asla…

Çok özel bir adamdı…

Netti!..

Söz konusu Türk milletinin kimliği ve geleceği olduğu zaman  kimseyi tanımayacak bir adamdı. Bakın bir dönem Anayasadan Türk milleti kavramının çıkarılması tartışmaları  yaşanırken nasıl bir duruş ortaya koyuyordu:

“Eğer Anayasa'dan Türk ve Türk milleti kelimeleri tamamen çıkarılırsa, artık bu Anayasa benim Anayasa'm değil, bu coğrafya da benim vatanım değil. O zaman çeker giderim. Bayrağımın dalgalandığı, kendime Türk diyebileceğim, milletimi Türk milleti olarak anabileceğim bir toprağa giderim. Orayı vatan bellerim. Ben buna bu kadar üzülüyorum. Halbuki ben vatanımdan bir hafta bile uzak kalamadım. "Başbakan'a sevgim, onu tutmaya devam etmekte tesir eder. Ama bir müddet sonra o beklemediğiniz sonuç gelirse, Allah göstermesin, o zaman önce vatan, önce millet deriz. Ona göre..."

"Ne yaparsınız" sorusu üzerine  "Valla gerekirse, silahımı alıp dağa çıkarım. Sadece üç paralık peşmerge mi bunu yapıyor? Ben niye yapmayım? Dedem yapmış. Atalarım Gaziantep davasında..."cevabı veriyordu...

Bu duruşu kimse ortaya koyamıyordu o dönem..

O nedenle Hasan Celal Güzel bu ülke siyasetinin nesli tükenen son abidesi gibiydi…

Allah rahmet eylesin..

Mekanı cennet olsun…

Güzel kalpli,Güler yüzlü, Güzel adam…

Seni unutmayacağız…

Yorumlar 4 yorum