Yeni Bir Yeni
“Yeni”, nâm-ı diğer “new/neo” ya da “re”. Aydınlanmanın ve Modern Uluslararası Sistemin sihirli kavramı. Bütün köklü ve soyluları yıkmak için üretilmiş, çok sayıda yıkımı da başarmış “yeni”. Hayatta kalabilmiş köklüleri, soyluları ise “yeni”yi üreten bilinçlilerin ve onu anlamayanların gayretleriyle yıkmaya devam eden bir virüs.
Evvelce yeni olan, eski olana, köklü olana ve soylu olana benzesin diye gayret edilirdi. Yeninin de köklü ve soylu olması için gayret edilirdi. Bunun için terbiye edilirdi. Terbiye zaten yenilikten, toyluktan, hamlıktan kurtulup, olgunlaşması, yetişkin ve olgun olması için verilirdi. Çünkü her yeni, köklü olmaya ve soylu olmaya namzetti. Her yeni zaten eskimeye mecburdu ve kendinden evvel eskiyenlerin serüvenlerinden ders alarak bu eskime sürecini en doğru şekilde geçirmeliydi. Eskimeye engel olmanın, hep yeni kalmaya çalışmanın ne kadar boşuna olduğunu eskiler göstermekteydi zaten.
Ne yazık ki, modern/yeni eğitim, eskiden ve kökünden koparmak, gelenekten ve töreden uzaklaştırmak, yetişmesini ve yetmesini engellemek için verilmektedir. Şimdilerde eğitimden maksat insanın, adına ‘gelecek’ denen kilidin, ‘geçmiş’ adlı anahtarını ilelebet kaybetmesi ve varması gereken amaca yetmesi imkânını büsbütün yitirmesidir. Böylece verilen modern eğitimle, eğitimi verenlerin istediği amacı kendi tercihi ve ülküsü sayması, bu amaca yönelmesi hatta bunun için elinden gelen her şeyi yapması sağlanmaktadır.
Eğitim, zamana göre değişmeyen hakikati esas alarak, insanoğluna zamandan geçerken rehberlik etmektir. Amacı ise zamandan geçişin başında iken, henüz ‘yeni’ ve ham iken, mümkün olan en iyi şekilde yetişmeyi ve mümkün olan en yüksek seviyede olgunlaşmayı temin etmektir. En başta ise mümkün olanları, yani mümkün alanını göstermektir. Mümkün alanı, insanoğlunun zamandan geçerken bilmesi gereken evvelin/ilk husustur. Zira bu alanın dışında olan gayeler ve bu gayeler için gayretler, hayat denen süreci beyhude geçirmek ve zamandan avare geçmektir.
Eğitimin en mühim takviyesi olan tarih, yani şimdiler hazinesi, bu rehberlikte lâzım olan numuneler ve kıssalardır. Hem hisse ve kısas için numuneler sunar hem de eğitimsizliğin veya farklı eğitimlerin neticelerinin numunelerini gösterir.[1]
***
İçinden geçtiğimiz süreci anlamak, bir şeylerin eskidiği ve artık yeninin geldiği nidalarının maksadını ve mahiyetini incelemeyi de gerekli kılmaktadır. Nedir ve nedendir bu haykırışlar? Geçmişte ne zamanlar yeniyi karşılama merasimleri yapılmış? Bu soruların cevapları ışığında yeniye okunan methiyeler ve eskiye mersiyeler akledilmelidir.
Bir gün Türk Dili alanındaki hocalarla, Harf İnkılâbı / Devrimi hakkında konuşuyorduk. Hocaların bir kısmı açıkça Latin alfabesinin faziletlerini ve faydalarını anlattılar. Fikirlerini ve taraftarlıklarını açıkça söylemeyi münasip bulmayanlar ise bana Harf İnkılâbı / Devrimi ile ilgili olarak hiç unutmayacağım şu sözü söylediler: “Osmanlı döneminde kullandığımız alfabe Arap alfabesiydi. Yerine getirilen alfabe ise Latin alfabesi. Eskisi de bizim değildi, yenisi de bizim değil. Onun için çok fark etmez.”
Sonradan anladım ki, maalesef şimdiye kadar alfabeyi hatta dili değerlendirirken mânâ, düşünce ve zihniyet ihmal edilmiş hep. Neyi muhafaza ettiğini bilmeden muhafazakâr olmak ya da ikbâl kaygılarıyla yeninin yanında yer alıp geçmişi, eskiyi kötülemek imiş yanlış olan. Yaptıklarımız değil, yapmak durumunda kalmamızmış sorunun kaynağı. Zira kendi yolumuzdan ayrılıp başkalarının yolunda yürüyerek varacağımız menzilde ne yapacağımızın, umduğumuz değil bulduğumuz olacağını atalar demişti evvelce. Umduğumuzu bulmak ve yapmak için, misafir olmamak lâzımmış, kendi yolumuzda yürümemiz lâzımmış. Zihniyetimizden, değerlerimizden ve düşüncelerimizden ayrılınca, zayıf düştük, zayıf düştükçe özge yollardan kurtuluşa ereceğimizi sandık. Özge yollarda giderken bizim olanlardan ıradık ve eski oldu bizim olanlar. Sabah akşam yapılan reklamlarla ve propagandalarla da yeninin hayranı olduk ve eskinin düşmanı kesildik. Neticede öyle bir hâlde kaldık ki, eski de yeni de bizim değildi ve tam bu sırada, eskiden kurtulacağımızı ve yeninin avantajlarından faydalanacağımızı sanarak kendi dünyamıza olan yolumuzu kestik. Eskiyi de yeniyi de bilmediğimiz için.
Tarihin bir sayfasını daha çevirmek üzereyiz şimdilerde. Sayfa çevrilince eski olacak şimdi ve yeni bir sayfa gelecek önümüze. Sayfanın çevrildiği dönemlerde tarihi yazmayanlar ve yazmamış olanlar, eski sayfayı da yeni sayfayı da pek okumaz. Lâkin bu okumayanların başına gelenler ya da getirilenler yazar her iki sayfada da. Onlar, eskinin gittiğini ve yeninin geldiğini fark ettiklerini ve nasıl da uyanık olduklarını göstermeye çalışırlar.
Yeninin çok tekrarlandığı zamanlarda, cahil ve cesur olanlar, kraldan çok kralcılar, kendi oturduğu dalı kestiğini, dövdüğünün kendi başı olduğunu ve hırsla kendi sonunu hazırladığını bilmeyenler ya da anlamayanlar, gelmemiş zamanın müphem beklentileriyle ve hülyalarıyla, di’li geçmiş zamanlı cümlelerle anlatırlar şimdiki zamanı. “Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp söver”ler, şimdiki zamanı da gelmemiş zamanı da bilmeden.
“Sabitesini insan aklı olarak belirlemiş ve bu sabiteye göre belirlenenleri rasyonel kabul eden bir sistem, işleyişindeki kurgularla rasyonel olanın sabit olmadığını, dahası onun sabitesinin sabit ol(a)madığını görmezden gelmiş ve üzerinde durulmamasını, sorgulanmamasını sağlamıştır. Bu sebeple, sabit olmayan ama rasyonel olan, akıl tarafından belirlenen değerlerin ve değerli olanların benimsendiği bir “durum / state / status” oluşmuştur. Oluşmuş bu durum ki, hem şartları ifade eden “durum / vaziyet”i hem de yapıyı ifade eden “state / devlet”i ifade eder.”
Modern Uluslararası Sistem, evvelâ verilecek kararların ve bu kararlar doğrultusuna eyleneceklerin tespit edilmesinde aklın esas alınması gerektiğini, doğruyu belirleyebilmenin yegâne yolunun ve vasıtasının akıl olduğunu benimsedi ve bunu bütün dünyaya benimsetti. Aklın belirlediği veya belirlemesi gereken, rasyonel idi. Akıl ile rasyonel olan belirlenebilirdi. Rasyonel olan, “çıkarını tayin edebilendir” ilkesinden hareketle, ikinci ana kavram (maymuncuk kavram) olarak “çıkar” kavramı devreye girdi ve bugüne kadar kendine düşen görevi başarıyla yerine getirdi. Karar alma ve alınan kararı uygulama sürecinde herkese, “kararı kendim aldım ve kendi kararımı kendim uyguluyorum” düşüncesini ve hissini veren bu kavramlar sayesinde sistem üç koldan etki sürecini işletmektedir:
1) Birincisi, aklın tanımı ve kapsamına etki
2) İkincisi, rasyonel olanın tanımına ve kapsamına etki
3) Üçüncüsü ise çıkarın tanımına ve kapsamına etki
Bu üç koldan yapılabilen müdahale, neticede bireyin, toplumun ve devletlerin rasyonel oldukları takdirde nasıl davranacaklarını ve gidecekleri yolu tayin etmek anlamına geliyordu. Böylece Modern Uluslararası Sistem, kendi yapısına ve işleyişine göre bir yol belirlemiş ve bu yolu, yolunu bilmeyen, bulamayan herkes için “benim yolum” hâline getirebilmiştir.
Yolunu evvelce bilmek ve şaşmadan, sapmadan bu yoldan gitmek lâzım. Yolu evvelce bilmek, belirlemek ise zihniyetini bilmekle olur. Zira zihniyettir yolu tayin edecek ve etmesi gereken. Lâkin zihniyetini bilmeyen, zihniyetine bigâne kalan ya da zihniyetini danan (inkâr eden) için ister mecburen olsun ister cazip olsun, sistemin sunduğu yolu benimsemektedir.
Öğrencilerime her sene şu soruyu soruyorum: “Herkesi istediği yere götürebilecek tek bir yol haritası nasıl mümkün olabilir?”
Bu sorunun cevabı, sistemin herkesin yolunu nasıl belirleyebildiği sorusunun da cevabıdır aynı zamanda. Cevap: İsteği belirleyerek. Şayet istek belirlenebilirse, herkes aynı yere gitmek “isterse”, yani herkesin isteği aynı olursa, tek bir yol haritası ile herkesi gitmek istediği yere götürebilmek de mümkün olur.
İşte Modern Uluslararası Sistem, rasyonel olanı belirlemek suretiyle normu, normları belirlemekte ve normları belirleyerek de formları ve formasyonu belirlemektedir. Dolayısıyla, neyin doğru olduğuna karar vermek, esasında nereye gitmek istendiğini, nasıl gidileceğini ve oraya varırken de yoldayken de nasıl olunacağını belirlemektedir. Doğruyu yanlıştan ayırt etmek, doğruyu seçmek, yani akletmek, zihniyete göre olur. Zihniyet, akletmenin sabitesidir ve öyle olmalıdır. Zihniyeti ise inanç inşa eder. Neticede, “modern aklı” ne kadar reddetmeye çalışsa da akletmek inanmakla olur.
Efsûs ki, ihmal edilen, önemsenmeyen, Modern Uluslararası Sistemin rasyonel olanı belirlemekle, normal olanı belirlediğidir. Gündelik hayatta, normal olmadığı için eleştirdiğimiz, normal olsun istediğimiz, normal olmadığı gerekçesiyle kızıp anormal dediğimiz, normallik aradığımız, yani normal olarak nitelediğimizi belirleyen normlar vasıtasıyla. Tıpkı sarrafın bir metalin altın olup olmadığını anlamak için kullandığı mihenk taşıdır norm ve ona göre ise normaldir her şey. Normal olan, yani norma uygun olan, formu oluşturuyor ve forma uygun olan formasyon hâline geliyor. Formasyon ise son derece başarılı bir şekilde iki taraflı olarak görev yapıyor. Bir taraftan bireyi ve toplumu ve devleti (ya da birimleri) şekillendirirken diğer taraftan da Uluslararası Sistemin işleyişini şekillendiriyor.
Modern Uluslararası Sistemin ilk normu kapitalizm ve bu normale bağlı olarak ilk formu ulus idi. Bu sebeple ilk normal kapitalizm ve ilk formasyon ulus ve ulus-devlet oldu. Buna ilâveten yeni normlar ve formlar imal edildi. Bu yeni normlar normal olanı, normaller de formları, bu şekillenmenin devamı için ise formlar sistemleştirildi ve formasyonu beraberinde getirdi. Sistem her yeni normu bir mecburiyet olarak kurguladı. Biz buna “mecburiyet kurgusu” diyoruz. Normal olmayı ve normal olabilmeyi sağlayacak formasyonu sıkı sıkı benimseyen toplumlar ve devletler, aslında normal olarak ve normali kabul ederek Modern Uluslararası Sistemin yapısını ve işleyişini kavileştirdi.
İlk mecburiyet kurgusu “medeniyet” idi. Bütün toplumların medenileşmesi, medeniyete kavuşması hatta başarabilirse medeniyet seviyesini aşması, medeniyetin ve modernleşmenin temsilcisi olan Batı’yı kendine rehber edinmesi, bu sebeple lafı hiç dolandırmadan Batılılaşması gerektiği, bunun bir mecburiyet olduğu anlatıldı. Aksi hâlde normal olamayacak ve el âlem ona anormal diyecekti. Medeniyeti isteyince birey, toplum ya da devlet bir defa, medenileşmeyi / modernleşmeyi / Batılılaşmayı “benim isteğim” olarak belleyince, hangi yoldan gideceği de hemen sunulmaktaydı kendisine. Formasyon, zorunlu eğitim sistemiyle “paket program” şeklinde hazır sunulmaktaydı: Normal olmayı, medeni olmayı, çağdaş medeniyet seviyesine çıkmayı sağlayacak eğitim programı.
Bu dönemde başlayan kurtuluş düşüncesiyle başlayan arayışın sonucunda lâzım olan kurtuluşun Nizâm-ı Cedit, yani yeni düzen ile mümkün olacağı hükmü verildi. Yıkılışa götüren eskiden ve eskinin sebep olduğu yıkılıştan kurtulmak için bulunan ve haykırılan sihirli kelime “yeni” oldu. Bu kelime bir daha hiç değişmeyecekti. O gün bu gündür bütün sorunların çözümü hep “yeni”, “yeniyle” veya “yeniden” oldu. Yeni olan ve çare olan önce medeniyet idi, sonra zaten yeni demek olan modern oldu.
Dünyayı bir baştan bir başa etkileyen ve bütün toplumların, devletlerin aynı yolda “ilerleme”sini sağlayan bu mecburiyet kurgusu, medeniyetin tekliği konusundaki tartışmalar sebebiyle tesirini kaybetti. Yirminci yüzyılın ortalarında yeni bir mecburiyet ihtiyacı hâsıl oldu. Bu ihtiyacı gidermek maksadıyla, yeni mecburiyet kurgusu imal edildi: Küreselleşme ya da normal adıyla globalleşme.
Artık küreselleşiyorduk, küreselleşiyordu dünya ve kimse engel olamazdı buna. Karşısında durulamazdı küreselleşmenin. Normal olan küreselleşmeye ayak uydurmaya çalışmak, küreselleşmek, küreselleşen dünyanın formunu formasını giymek idi. Anormal idi zira küreselleşmeye karşı gelmek, küreselleşme için lâzım olan formasyona bürünmemek. Zaten küreselleşme, o kadar karşı koyulamaz ve engellenemez bir süreç idi ki, küreselleşmeyip anormal olmak mümkün değildi. Her konuşma, “küreselleşen dünyada” diye başlıyordu artık. Dünya hiç bu kadar hep birlikte normal olmamıştı bugüne kadar. En normal hâliydi dünyanın.[2]
***
Bugün, bugünü dönüm noktası gören iki farklı bakışın, kendinin, milletinin ve devletinin geleceğini kendi görüşüne, ideallerine ve kabullerine göre şekillendirme gayretlerinin karşı karşıya geldiği gündür. Değerlerini ve değerlilerini bugün imzalanan Lozan Anlaşmasıyla kaybettiğini düşünenler ile sahip olduğu değerleri ve değerlileri bugün imzalanan Lozan Anlaşmasıyla elde ettiğini düşünenlerin yarını belirleme savaşının başladığı gün. Bir tarafta 24 Temmuz gününü hezimet günü görüp iktidara geldiklerinden beri, bu hezimetle kurulmuş Türkiye’yi değiştireceklerini /değiştirdiklerini ve “‘Yeni’ Türkiye”yi kuracaklarını / kurduklarını beyan edenler var. Diğer tarafta ise büyük bir başarıyla ve belirlenmiş bir istikametle kurulan Türkiye Cumhuriyeti’nin, kurulurken belirlenen istikametten sapmaması için mücadele edeceklerini haykıran, bunun için yeni bir parti, Türkiye’nin “Yeni” partisini kurduklarını açıklayanlar var.
“‘Yeni’ Türkiye”ciler, 24 Temmuz günündeki hezimeti unutturabilmek için evvelce müze yapılan Ayasofya’yı 24 Temmuz günü tekrar cami hâline getirmişti. “Yeni” particiler ise 24 Temmuz gününün başarısına atfen, yoldan saptırmama mücadelesini, saptırılmaya çalışılan yoldan, istikametten döndürebilmek için “Yeni Parti”lerini 24 Temmuz günü kurdular.
Hangisinin galip geleceğini zaman gösterecek elbette, ancak galibiyetin her halükârda “yeni”nin olacağı besbelli. Kazanan kimin yenisi olursa olsun, “yeni”nin sahibinin istediği gerçekleşecek. Başarı “yeni”nin sahibinin olacak ve adı “Yeni Bir Yeni” olacak.
[1] Muhammet Savaş Kafkasyalı, Uluslararası Sistem: Tadilat – Yeniden İnşa – Yeni Bir Sistem / International System: Restoration – Reconstruction – A New System, Nobel Yayınları, Ankara, 2020, s. 81-87.
[2] Muhammet Savaş Kafkasyalı, Kelimeler ve Uluslararası Sistem, Nobel Yayınları, Ankara, 2020, s. 97-98.