Gitmek ve Kaçmak
İsviçre’de, tabiatın güzelliği ile İsviçrelilerin kurduğu düzenin hayranlık duyulacak birlikteliğini seyretmek, ister istemez insana sükûnetin ve dinginliğin, güvenlikle ilişkisini düşündürüyor. Çok savaşmış bir halkın, artık güvenliğini savaşmadan sağlayabilmesini, savaşmaksızın güvende olabilecekleri bir düzen kurmayı nasıl başardıklarını düşündürüyor. Uzun bir zaman kaçmaktan kovalamaya fırsat bulamamış İsviçrelilerin, nasıl da artık kaçmadan ve kovalamadan bir hayat yaşadıklarını, üstelik hem güvenli hem de müreffeh olduklarını düşündürüyor.
Kaçmak, göçmek ve gitmek, eylemi yapanın mecburiyete dayanması itibariyle sıralanabilir. Kaçmak sadece mecburiyet sebebiyledir. Sonucundan bağımsız, sadece sebebinden ötürü adı koyulmuş bir eylemdir. Ayrıca mutlaka bir kaçır(t)anı olan ve bu bakımdan failin, aslında kendi isteğiyle yapmayacağı bir fiildir. Yani kaçmak, tepkisel/reaksiyoner bir eylemdir. Etki edenin, kovalayanın ya da kaçır(t)anın etkisinden ötürü kaçılır.
Kaçmak, ne kadar bilinçli ve planlı yapılırsa o kadar gitmeye yaklaşır. Neden yapıldığı, niçin yapıldığı üzerinde iyice düşünülmüş ve nasıl yapılacağı iyi tasarlanmış bir kaçmak ya da kaçış, tam anlamıyla olamasa da gitmek oluverir. Kapsamı ve boyutu kaçmaktan daha büyük olan göç ve göçmek ise kaçmak ile gitmek arasındadır. Kaçmak kadar tepkisel ve hazırlıksız olmayıp umumiyetle gitmek kadar da bilinçli ve ihtiyarî olmayan göçmek, şayet yeterince bilinçli ve planlıysa toplu ve kalıcı bir gitmektir. Sürekli olarak göçmek, yani göçebelik, başlı başına bir bilincin ürünüdür. Bu hâliyle hem kendine has bir hayat tarzıdır hem de başka türlü sürdürülemeyecek unsurların devamının ve temin edilemeyecek güvenliğin yöntemidir.
Göçmek, sebebi olan ve sebebinden ötürü mecburiyet hâlini alan bir eylemdir. Göçmek, sebebine ilaveten amacı da olan bir eylemdir. Lâkin göçmenin sebebi, göçmeye iten sebepten kurtulmaktır.
Kaçmanın ve göçmenin iki ana unsuru vardır: Göçen/kaçan ve göçün/kaçışın sebebi. Nereden göçüldüğü ya da kaçıldığı sebebin bir parçasıdır. Nereye göçüldüğü ya da kaçıldığı ise önemli olmadığı gibi, belli de olmayabilir.
Gitmek ise sebebi ille de mecburiyete dayanmayan, eyleyenin iradesiyle olan, eylenmesinin önünde bir engel olmayan ve giden için hem hedefe varma sürecini hem de varışı ihata eden bir eylemdir. Diğer bir ifadeyle gitmek, sadece istendiği için yapılabilen ve sonucu da bütünüyle bilinebilen ve kendine göre tasarlanabilen bir eylemdir.
Gitmenin veya gidişin dört unsuru vardır: Giden, kalkış yeri, varış yeri ve yolculuk. Kalkış ve varış yerinin birlikte varlığı, aynı zamanda yol olmasının gereğidir. Bu sebepledir ki, gitmenin kendine benzer fiillerden farkı, mutlaka bir yolu gerektirmesi ve bu yolun kat edilmesidir.
Yolu bilmek ve hedefe doğru bu yolda gitmek, şuurlu olmaktır. Yolunu bilerek gidecek kadar şuurlu olmayanların yolunu yolculuğu belirler. Yolculuğuna göre yol gidenler, kendi amacına ve hedefine değil, yolculuğu belirleyenin amacına varır. Kaçanın da kovalayanın da kendi yolunu gitmesi zordur. Kaçanın yolunu kovalayanın ve kovalayanın yolunu da kaçanın, belki de kovalatanın belirlemesi kuvvetle muhtemeldir. Kendi için en doğru yolculuk, sükûnet içinde, telaşsız ve bilinçli gidilen yolculuktur.
Göçenlerin ve kaçanların kurduğu devletler olan ABD ve İsrail, kovalayan ve saldıran devlet olmanın da en önemli örneklerindendir. Uzun bir süredir bu devletlerin yollarını, birlikte kovalayarak yürüdükleri yolculukları belirlemektedir. Yollarının önceden belirlenmemiş olduğu, yolculuklarının düzensizliğinden ve kontrolsüzlüğünden belli olmaktadır. Umduklarını bulamamalarından ummuş oldukları anlaşılmakta ve ummalarından da yordamlarının ve yöntemlerinin olmadığı anlaşılmaktadır.
Böylesine bir vaziyette, onların hem kendilerine hem de dünyaya verdikleri zararları bütün dünya canlı canlı seyrederken başkaları önceden belirledikleri yollarında sessizce ve emin adımlarla ilerliyor. Derler ki, büyük değişimlerin yaşandığı zamanlardan geçerken kazançlı çıkanlar, yolunu ve yolculuğunu kendileri belirleyebilenlerdir.
20 Mayıs 2026 günü, Rusya Federasyonu Devlet Başkanı Vladimir Putin’in Çin Halk Cumhuriyeti ziyareti sırasında Şi Cinping (Xi Jinping), yaptığı açıklamada şöyle diyordu: "Çin-Rusya ilişkileri, etrafta fırtınalar kopsa dahi sükûneti korumayı sağlayan bir cesaretle uluslararası adaleti savunduğu ve insanlığın ortak kader birliği topluluğunun inşasını teşvik ettiği için adım adım bugünkü yüksek seviyesine ulaşmayı başardı.”
Şi Cinping bu ifadeyle sessiz kalmayı, adaleti savunmak adına cesaretle atılmış önemli bir adım olarak görüp göstermiştir. Böylece bir yandan adalete aykırı olanı gösterirken diğer yandan adil olanı da belirlemeye ve göstermeye talip olduklarını belli etmiştir. Buna ilaveten, şimdilerde adalete aykırı eylenenlerin karşısında ve yeni dönemde eylenecek ve adil olarak niteleneceklerin failleri arasında olacaklarını, en azından adaleti ve haklıyı belirleyecek hukuk düzenini inşa edenlerin yanında, tarafında olduklarını açıklamıştır.
Nitekim Çin ve Rusya, haksızlık yapıldığını söyleyerek, adalet çığırtkanlığı yaparak sonuç elde etmenin mümkün olmayacağını bilecek kadar tecrübeli devletlerdir. Üstelik bile isteye haksızlık yapmak ve zulmetmek konusunda da çok tecrübeliler, devlet olmakta da çok tecrübeliler. Bir yandan göçmeden, kaçmadan, yerlerini değiştirmeden devlet olmayı yüzyıllarca sürdürebilmişlerdir. Bilhassa Çin, yerinde ağır olmanın ve binlerce yıldır aynı yerde devlet olabilmenin adeta timsalidir. Lâkin diğer yandan da devlet olma tecrübesinden yoksunmuşçasına uygulamalarla ve yöntemlerle kendi halklarına baskı yapmakta ve zulmetmektedirler. Kendi halklarına her türlü baskıyı uygulayabilmektedirler. Başlı başına bu durum bile yöntemlerinin ve yordamlarının aslında kendilerine ait olmadığını anlamaya kâfidir. Tamamen kendi belirledikleri yolda gidemeseler de içinden geçtiğimiz, Modern Uluslararası Sistemin değiş(tiril)diği bu süreçte, ABD-İsrail ortaklığının haksızlığına karşı duruşları, kaçmadan ve kovalamadan post-international sistem döneminde, istedikleri mevkileri elde etme girişimleridir. Çünkü onlar sistemin değiştiğini, hatta yeni dönemin nasıl ve kimler tarafından inşa edildiğini, ABD ve İsrail'den bile daha iyi bilmekteler. Parçası oldukları sistemi alt edemeyeceklerini kesin olarak bilmekteler.
Haksızlığı engellemek, adaleti sağlamak ve tesis etmek, ancak hukuku belirlemekle temin edilebilir. Hukuku belirleyebilecek hâle gelinceye kadar, sükûnet içinde atılması gereken adımlar atılmalıdır. Şi Cinping’in haksızlık karşısında sessiz kalmaktan, sükûneti korumaktan kastı, adalete dayanan bir hukuk sisteminin inşası için atılması gereken adımları sessizce atmak ve hiçbir şey yapmaksızın çemkirmek yerine, sükûneti korumaktır. Nitekim bu sükûnet, sürekli zulüm tespiti yapma memuruymuş gibi o zulüm, bu zulüm diye faydasızca, hatta zarar vererek bağırıp çağırmak yerine, Amerika’nın ve İsrail'in yaptıklarına imkân veren düzenin(!) değişmesi için gerekenleri yaptıklarından emin olmanın da dayanağıdır.
1389’daki Kosova Savaşında Sırpların şöyle dediği söylenir: “Türkler korkakça saldırırken biz kahramanca kaçıyorduk.”
İlk defa duyunca çok tuhaf gelen bu söz, aslında korkaklığın ve kahramanlığın nasıl da bakışa göre değiştiğini anlatıyor. Bir kere kendini haklı görünce, kaçmak da kovalamak da kahramanlık oluveriyor. Mühim olan haklı olup olmamak değil, haklı görüp göstermek ya da haklı olduğuna inanmak ve inandırmaktır.
Haklı görmek ve göstermek, hakkın ne olduğunu görmekle ve göstermekle mümkün olur. Hakkı gösterebilen, bu hakka dayanarak haklı olduğunu da gösterebilir. Keza haklı görebilmek de hakkı görmekle mümkün olur. Hakkı görmek ise hukuku bilmektir.
Haklılık için hakkı ve hukuku bilmek pek mühimdir ve elzemdir. Lâkin hukuku belirlemek, bunun fevkinde bir imkândır. Zira hukuku belirleyebilen, istediğine istediği hakkı tanıyabileceği gibi, kimin haklı olacağını da belirleyebilecektir.
Güçlü olduğu için istediğini yapabilmek, yani gücünü istediğini yapmak için kullananlar, bu gücü herkese ve her şeye rağmen sürdüremeyip çabucak tüketir. Oysa gücünü hukuku belirleyebilmek ve bu hukuka göre işleyen bir sistem kurmak için kullananlar, gücünü bu sistemden alır. Sistem işledikçe güçlü kalırlar.
Adil olmaksızın ve bir şey yapmaksızın adalet çığırtkanlığı yapmak, birileri zulmediyor diyerek etrafı velveleye vermek, ne zulmü mümkün kılan hukuku yıkmayı ne de adaletin tesisini sağlar. Zaten adaleti, daha yolunu belirleyemeyenler, yolu yol olmayanlar, yolsuzluğu yol sananlar, adaleti ve liyakati yaşayıp yaşatarak herkese örnek olmayanlar tesis edebilemez.