Maç ve Eğitim

Muhammet Savaş Kafkasyalı

Muhammet Savaş Kafkasyalı

[email protected]

Dünya kupası maçlarından birinde, önde olmasına rağmen uzatma dakikalarında gol yiyen takımın seyircilerinin sevinci, bizleri spor, takım, futbol, dünya kupası, turnuva, maç ve galibiyet gibi kavramlar çerçevesinde düşünmeye sevk etti. Kazanmak için yapılan bir maçta, gol yiyip maçın berabere bitmesine sevinmek, bir sonraki maçta rakibin hangi takım olacağını da düşünen taraftarın güçlü bir rakip yerine daha az güçlü gördükleri rakibi istemenin neticesiydi. Bir üst turda daha az güçlü takımla maç yapacak olmaya sevinmek ise kendine ne kadar güvendiğinin ve turnuvada ne kadar ilerlemeyi hedeflediklerinin göstergesiydi elbette. Üstelik bu takımın taraftarları, amaçlarını ve takımlarının seviyesini saklama ihtiyacı duymuyordu besbelli. Aslında hâllerinden, hadlerini bildikleri, dünya kupasında ilerleyebildikleri kadar ilerlemek ve kendi başarılarıyla mutlu olmak istedikleri, bu turnuvayı ölüm kalım meselesi görmedikleri anlaşılıyordu.

Yine bu dünya kupasının başka bir maçında ise yenilen takımın oyuncusu, dünya kupasının, yenildikleri takımın şampiyon olması için kurgulandığını ve sonucun baştan belirlendiğinden, dünya kupasını yönetenlerin o sonuç için gereken adımları attığını, hakemlerin de bu doğrultuda kararlar verdiğini söyledi. Buna ilaveten bir de “Allah bize yeter” dedi. Yani dile getirdiği şikâyetler, oynadıkları maçla ilgili olmanın çok ötesindeydi. 

Şikayetlerin, maçtaki haksızlığa ve yanlış kararlar veren hakeme değil de dünya kupasının bütününe yönelik yapılması, bir sorunun nasıl ele alındığını göstermesi bakımından çok önemlidir. “Allah bize yeter” ifadesi ise futboldan çok daha başka bir konuyla, hatta zihniyetle ilgilidir. Bu vaziyet üzerine, meseleyi daha geriden ele almak manasında çok kullanılan bir ifadeyle, bu zihniyetin çocukluğuna inmek lâzım sanki.

Eğitimin, yani yetiştirme sürecinin başında, kendini, haddini ve hududunu bildirmek, öğretmek gelir. Bunun en belirgin örneklerini spor ve sanat alanlarında görmek mümkündür. Bir sporcu, eğitildiği sporun inceliklerini öğrendiği gibi, bir sporcu olarak kendi sıkletini, o sıkletin sınırlarını ve kendi bilgi, beceri haddini de öğrenir. Keza bir keman sanatçısından bir eseri icra etmesini istediğinizde, onu çalıp çalamayacağını bilir. Şayet çalamayacaksa ya repertuarında olmadığını ya da o eseri çalabilecek seviyede olmadığını söyler.

Bireysel sporlardaki duruma ilaveten takım sporlarında, başkaca etkenler ve sınırlılıklar da vardır. Meselâ bir futbol takımının ne kadar güçlü olduğunu ve ne kadar başarılı olacağını belirleyen unsurlar, tek tek oyuncuların bilgi ve becerilerinin çok ötesindedir: Oyuncuların bilgisi, becerisi ve kalitesi; oyunun oynanacağı saha, hava durumu, taraftar gibi şartlar; takımın en iyi şekilde ve rakibine göre en doğru şekilde oynamasını sağlayacak, oyuncuların duygularını, enerjilerini ve ekip ruhunu yönetebilecek bir teknik direktör; oyunun kurallarını denetleyen ve belirlenmiş kurallara göre hüküm veren hakem; nihayet futbolun kurallarıyla, takımlar ve ligler hâlinde oynanmasını sağlayan, turnuvalarını, kupalarını, şampiyonalarını belirleyen, düzenleyen ve kontrol edip kararları veren bir sistem.

Kabiliyetin yeterli olmayıp eğitimin de gerekmesi, sporcunun yapamayacağı hususları yönetmenin icap etmesi, o sporun kurallarını koyan, maçları ayarlayarak ve düzenleyerek uygulayan bir sistemin olmasındandır. Nitekim futbolun beşiği olarak İngiltere’nin kabul edilmesinin sebebi de ayakla ilk onların top oynamış olmasından değil, futbolu sistemleştirmiş olmalarındandır. “The English Game” adlı dizi film, bu süreci çok iyi bir şekilde anlatır.    

Mahallelerde çocukların bir araya gelip ikiye bölünerek futbol oynamasından farklı olarak, takımların kurulmasını, bu takımların bir lig oluşturmasını, bu ligi yöneten bir sistemde takımların maçlar yapmasını ve neticede bir takımın şampiyon olmasını en iyi anlatan kavram maç kavramıdır. Maç (match) kelimesinin kökeni, “eş ve eşleşme, bir çiftin bir üyesi” anlamına gelen Orta İngilizcedeki macche ve Eski İngilizce maecca kelimesidir. Takımların eşleşmesini ifade eden maç kelimesi, bir yandan çok sayıda takımdan ikisinin eşleşmesi ile mümkün olduğunu, yani eşleşecek çok sayıda takımdan müteşekkil bir ligin varlığını, diğer yandan da hem eşleşmelerin hem de eşleşenlerin yapacağı maçın kurallarını koyan ve uygulayan bir sistemin varlığını anlatan bir kavramdır.

Maç, iki takımın karşı karşıya gelerek oynadığı futbolun, takımların üstünde bir yönetim merkezi tarafından belirlenen kurallara tabi olması bakımından savaştan farklıdır ve savaş gibi kabul edilemez ve görülemez. Savaş, savaşan tarafların üstünde bir yönetimin olmadığı bir eylemdir. Savaşı mecburen savaşanlar yönetir. Bu sebepledir ki hem savaşıp hem de savaşı yönetmek çok zordur. Savaşanın, savaşın sebebini, düşmanı, savaşı etkileyen unsurları, savaşma eylemini, savaşın muhtemel sonuçlarını bilmesi ve yönetmesi çok üstün, kıymetli ve nadide bir niteliktir.

Bir maçtan sonra oyuncuların ya da teknik direktörün, “önümüzdeki maçlara bakacağız” demesi, maçın bir savaş olmamasından ötürüdür. Çünkü savaş, maçtan farklı olarak çoğu zaman, sonraki savaşlara imkân vermeyen bir sondur.

Başka bir fark ise maç yapan takımların, maçla ilgili olarak herhangi bir itiraz imkânıdır. Bir takımın, maçın kurallara uygun gerçekleşmediği, birinin kuralları engellediği ya da ihlâl ettiği gerekçesiyle itiraz edebileceği mercilerin olması da savaştan farkıdır. Dünya kupasındaki maçlar, denetime tabi olan ve teknolojik gelişmeler sayesinde her geçen gün denetimi daha da artırılabilen bir sistemde yapılır. Bu sistemin varlığı, kuralların kusursuz uygulandığı ve denetimin adaletle yapıldığı anlamına gelmez ama savaşların olduğu ahvâl gibi değildir. Savaş denetimin, itirazın, şikâyetin olmadığı, çünkü başın olmadığı, yani başsız (anarşik) şartlarda yapılır.

Hâl böyle olunca, bir maçtaki hakem hatalarına ya da yanlışlarına itiraz etmek yerine, maçın içinde yapıldığı ve yönetildiği sistemi yargılamak, hatta sanki o sisteme katılmamış gibi, “biz o sistemi istemiyoruz, bize Allah yeter” demenin yanlışı, alınan eğitimde aranmalıdır. Haddi öğretmeyen, bildirmeyen, en doğru ve uygun amacı belirlemeyen, muhtemel sonuçlara hazırlamayan bir eğitimin yanlışı.

Dünya Kupası’nın başlangıcından şimdiye kadar, 1934, 1990 ve 2018 yıllarında olmak üzere üç kez katılmaya hak kazanan bir takımın, üç kez dünya şampiyonu olmuş bir takıma yenildiği maçtan sonra verdiği tepkiler, katıldığı dünya kupasını eleştirmek şeklinde olmamalıdır. Dördüncü defa katıldığı dünya kupasının geçmişteki bütün maçlarına, takımlarına, hakem kararlarına ve şampiyonlarına bakmadan, dünya kupasının en güçlü şampiyon adayıymış ve bu ihtimali kaybetmiş gibi kazanmak istediği kupanın yönetimini suçlamak, kendini bilmemekten ötürüdür. Kendini bildirmeyen eğitimin kabahatidir.

Bir futbol maçı hakkında konuşurken Allah’ın yeterli olup olmamasından bahsetmek hem inanç bakımından hem futbol bakımından yersizliktir. Üstelik gayretlerinin ve kalitesinin, kifayetsiz ihtiraslarına kâfi gelmemişliğini de aşikâr eden böylesine bir açıklama, ister istemez şu soruya da kapı açar: Madem Allah size yeter idi, bu turnuvada ne arıyorsunuz?

Hülasa yediği gole sevinenin bile olduğu bir turnuvada, hikâyeti de şikâyeti de densiz ve nedensiz sözlerin, bir futbol takımına karşı değil, sanki bütün dünyaya karşı savaşmış gibi tepki vermenin zararı da maalesef sadece kendinedir.