Boss ve baş

Muhammet Savaş Kafkasyalı

Muhammet Savaş Kafkasyalı

[email protected]

Fransa'daki G7 Zirvesinin üçüncü gününde toplantıya geç kalan ABD Başkanı Donald Trump'ın salona girince diğer liderlere, "Patron benim" demesi, bana çok sevdiğim bir fıkrayı hatırlattı:

Tarlada çalışırken oğlu Temel'e, "Baba, bak uçak geçiyor" demiş. 

Temel de oğluna, "Bırak geçsin oğlum" diye cevap vermiş. 

Temel'in oğluna verdiği cevabın saçma oluşundan daha çok, onu böyle bir cevap vermeye sevk eden sebep bana çok acıklı gelir. Tıpkı birçok meselede olduğu gibi.

Bazen bizler kızarız. Lâkin hüzünlüdür vaziyet. Üzülmeliyiz aslında. En önemlisi de anlamalıyız elbette. 

Sahipmiş gibi, hükümranmış / hükümdarmış / hâkimmiş gibi, muktedirmiş gibi hisseden ve hissettirmeye çalışan uyanıklık mı yoksa zavallılık mı? 

Müdahil olmadığı ve olamayacağı hâlde, sanki kendi iznine tâbiymiş gibi "bırak geçsin" demek, iki sebeple olur: 

Birincisi, kararı ve izni kendisinin vermediğini bilmesine rağmen, etrafındakilere öyleymiş gibi göstermekten itibar devşirmeye çalışmak.
İkincisi, karar ve izin veren, yöneten olduğunu zannetmek. Bu durum da ikiye ayrılır:

Birincisi hem saflıktan hem de bilmezliktendir ve aslında zavallılıktır. 
İkincisi ise güçlü ve zalim olmasına rağmen gücünü başkalarının hizmetine sunduğunun ve bu hâliyle gücünün beygir gücü olduğunun farkında olmamaktır. Bu durumda olan, çaresiz olmamasına rağmen eyledikleriyle zalimdir ama pek akıllı değildir. Tercihleriyle bilinçlidir, lâkin eylemlerine aklederek karar vermez. Kararları, başkalarının yönlendirdiği ve belirlediği kararlardır. Gücüne dayanarak eylediklerine yönelik itirazlara aldırış etmez ve akıbetini düşünmez.
"Patron benim" diyen Trump, iki sebebi birlikte taşıyan, müstesna bir vaziyetin timsalidir. Hem zavallı hem uyanık, hem çaresiz hem zalim, hem bilmez hem çok bilmiş bir hâldedir. Bu sebeple mazur görülebilir değildir. 

İran'la imzalanan anlaşma, İran'ın ABD'den daha fazla kazançlı çıktığı şeklinde değerlendiriliyor. Savaşın bitmesinin ardından neler yaşanacağından bağımsız, ABD'nin başlarken hedeflediklerine ulaşamamış olması sebebiyle bu değerlendirmeler doğru görünüyor. Dahası Amerikan yetkilileri ve kamuoyu, Vietnam Savaşı benzetmeleriyle Trump'ı, sebep olduğu mağlubiyet yüzünden ciddi şekilde yeriyor. 

Meselâ Cumhuriyetçi Senatör Bill Cassidy şöyle diyor: "Reagan mezarında ters dönüyordur. İran'ın nükleer emelleri dizginlenmedi ve Hürmüz Boğazı'nı tehdit etmenin işe yaradığını öğrendiler ve şüphesiz gelecekte de bunu kullanacaklar. Şimdi, İran bu anlaşma sayesinde yepyeni altyapı inşa edecek.

Savaştan önce boğaz açıktı, İran yaptırımlarla eziliyordu ve 13 asker hala hayattaydı. Şimdi ise 13 Amerikalı öldü, aileler benzin istasyonlarında milyarlarca dolar ödedi, yaptırımlar kaldırılacak ve bombalamalar durdu. Bu, son on yılların en kötü dış politika hatası."

Dünyanın en güçlü devletinin, sahip olduğu bu kadar imkân ve kabiliyete rağmen sonucu öngörememiş olması düşünüldüğünde, sebepler ve sonuçlar daha iyi incelenmeli besbelli. 

Malûm, dövmüş olmak, zarar vermiş olmak, binlerce hatta milyonlarca insanı öldürmüş olmak, şehirleri veya büsbütün bir ülkeyi yıkıp viran eylemiş olmak, kendi çıkarlarını gerçekleştirmek anlamına gelmeyebilir. ABD'nin şimdiye kadarki onca müdahalesinin ve savaşın sonunda tartışmasız bir başarı elde edememiş olmasından, istediklerini alıp almadığının hep şaibeli olmasından ve nihayet Amerika'nın çıkarlarına uygunluğunun belli olmamasından iki sonuç çıkar: Birincisi ABD, yani dünyanın en güçlü devleti, çıkarlarını doğru belirleyemiyor. İkincisi ise çıkarlarını belirlerken, bir şekilde başkaları tarafından yönlendiriliyor. 

Neticede hep ABD emeğini ve gücünü harcarken, maliyeti karşılarken, bütün kötülükleri yaparken, bütün dünyanın gözü önünde zulmederken, istediği ve planladığı sonuçlara başkaları ulaşıyor. Bu demektir ki, uğruna bütün dünyayı ikna etmek için uğraşıp üstelik bir de kaybettiği savaşlar, kendi çıkarına değil. Kendi çıkarını belirleyemeyenden, yaptıklarıyla sadece kabahatleri sırtlanan ve fayda sağlayamayandan en güçlü olmaz. 

Üzülecek değiliz elbette, fakat ABD'nin temsil ettiği bütünün parçası olmaktan elde ettiği imkân ve kabiliyetle hep yıkıyor ama hiç yapmıyorsa hem bütün yanlışları ve kötülükleri üstlenen bu temsilcinin itibarı kötü olacak hem de yıkılan sistemin temsilcisi olduğu için yeni dönemde artık temsilci olamayacak demektir. 

Nitekim ABD'nin ayıbına kör olup kendi kabuğuna çekilmeliyken hâlâ ayıp üstüne ayıbı, kabahat üstüne kabahati, mazur görülüp görmezden gelinemeyecektir. 

Anlaşılan o ki, Trump yönetiminde Amerika Birleşik Devletleri her ne kadar çok zengin ve güçlü olsa da bu tavır ve tutumuyla mevcut Uluslararası Sistemin temsilini sürdüremeyecektir. Bütün dünyayı rahatsız eden bu temsil ve temsilci, belli ki Uluslararası Sistemin devam etmeyeceğinin işareti olarak görülsün istenmektedir.

İsviçre’deki ABD-İran görüşmeleri sırasında, İranlı yetkililerin, hatta Katarlı yetkililerin aynı odada Amerikan heyetiyle tokalaşmaması ve selam dahi vermemesi, evvelce pek gösterilemeyecek tepkilerdi. Artık bu tepkiler, etkiden bağımsız olarak, ABD’ye gösterilebiliyor demektir. Böylesine tepkilerin gösterilebilmesi ise şüphesiz, en güçlü sayılanı, “Sayın” olanı, “Biz saymıyoruz, siz de artık saymayın!” demektir.

Kim bilir belki de "Patron benim" diyen baştakinin pervasızlığını, başın ihtiyarına ve pervasızlığına değil, başı olduğu gövdenin gücünü yitirdiğine yormak daha doğrudur. Hani derler ya, "Mens sana in corpore sano", yani "Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur."

Bu arada, “I am the boss” ifadesindeki “boss” kelimesinin, tam da Amerika Birleşik Devletlerini kuranların İngiltere’den gemiyle geldikleri günlerde, “gemi kaptanı” anlamında bir unvan olarak İngilizcede kullanılmaya başlayan bir kelime olduğunu unutmamak lâzım.