BIST 13.458
DOLAR 47,51
EURO 54,82
ALTIN 6.175,37

Descartes: Gerçeğin Yolu Şüpheden Geçer

Bir önceki yazıda Michel de Montaigne’in Fransız düşüncesinde açtığı yolu konuşmuştuk. O yazı, bugünkü yazıyla başlayan, bir dizinin önsözüydü. 


Dolayısıyla şimdi Fransa’yı Aydınlanma’ya götüren yolun ilk büyük durağındayız. Ve burada René Descartes ile karşılaşıyoruz.


Descartes’in adını hemen herkes biliyor. Ancak onu önemli kılan yalnızca ünlü bir filozof olması değil. Düşünme biçimimizi değiştirmiş olmasıdır.


1619 yılının soğuk bir gecesinde, genç bir Fransız subayı Almanya’da bir odada yalnız başına derin düşüncelere dalmıştı. Daha sonra anlattığına göre, o gece gördüğü üç rüya hayatının yönünü değiştirecekti. Bu rüyaların ayrıntıları bugün hâlâ tartışılıyor. Fakat kesin olan bir şey var: 
O geceden sonra Descartes, ömrünü “gerçeği” aramaya adadı.


17’inci yüzyılın başında Avrupa büyük bir değişimin eşiğinde, sancıların içindeydi. Bilim ilerliyor, eski bilgiler sorgulanıyor, din savaşlarının izleri hâlâ toplumları etkiliyordu. Bu kaotik ortamda, düşünce insanları büyük sorunları kökten çözecek, şu sorunun peşine düştüler:
 Gerçek bilgiye nasıl ulaşabiliriz?


Descartes’in cevabı şaşırtıcıydı:
Önce her şeyden şüphe edeceğiz.


Bu, ne bir umutsuzluğun ne de bir inkarın ifadesi değildi. Aksine, bilgiyi sağlam bir temele inşa etmek için bilinçli ve cesur bir sorgulama metoduydu. Çünkü yanlış bilgiler üzerine doğru bir dünya kurulamazdı.


Descartes, duyularımızın bizi zaman zaman aldattığını iddia ediyordu. Gördüklerimiz, duyduklarımız hatta alışkanlıklarımız bile bizi yanıltabilirdi. O halde güvenebileceğimiz tek şey neydi?


 Felsefe tarihinin en ünlü cümlelerinden biri bu iç yolculuğun ürünüdür:


“Cogito, ergo sum.”
“Düşünüyorum, öyleyse varım.”


Descartes’e göre insan her şeyden şüphe edebilir. Şüphe edilemeyecek tek şey vardır. O da şüphe eden bir zihnin varlığıdır. 
Çünkü şüphe etmek bile düşünmektir. Düşünmek ise var olmanın ilk kanıtıdır.


Bugün bu cümle bize çok tanıdık gelebilir. Oysa yazıldığı dönemde büyük bir kırılmaydı. Artık bilgi, yalnızca geleneklere ya da otoritelere dayanmayacaktı. İnsan aklı hakikati arayanlar için en sağlam rehber olacaktı.


Descartes bu süreçte ne dine savaş açtı ne de inancı reddetti. Zira Ontolojik delil (veya argüman) olarak bilinen yöntem ile Tanrı’nın varlığını ispatlamaya çalışmıştır.
O, akıl ile inancı birbirine rakip olarak görmüyordu. Bilimin alanı ile inancın alanını birbirinden ayırmaya çalışıyordu. Bu ayrım, modern Avrupa düşüncesinin gelişmesinde belirleyici oldu.


1637 yılında yayımlanan Yöntem Üzerine Konuşma (Discours de la méthode), yalnızca filozofları değil, bilim insanlarını da etkiledi. 


Descartes’in yöntemi aslında günlük hayatta uygulanması gerekiyor diyebiliriz. Bir haber okuduğumuzda, sanal ortamda bir iddia gördüğümüzde ya da kulaktan dolma bilgiler ile karşılaştığımızda kendimize şu soruyu sorabiliriz: Bunun doğru olduğundan ne kadar emin olabiliriz?


Descartes’in en büyük mirası tam olarak budur. O, bize ne düşüneceğimizi söylemiyor, nasıl düşüneceğimizi göstermeye çalışıyor.


Günümüzde bilgiye ulaşmak çok  kolay. Fakat doğru bilgiye ulaşmak hiç olmadığı kadar zor. Yanlış haberlerin, komplo teorilerinin ve önyargıların hızla yayıldığı bir çağda yaşıyoruz. Descartes’in yöntemi bu şartlarda yeniden önem kazanıyor.


Şüphe ne isyan ne inkarcılık anlamına gelmez.
Şüphe gerçeği arayan insan için bir araçtır.


Daha önce gördüğümüz gibi Montaigne bize kuşkulu yaklaşımın faydalarını anlatmıştı. Descartes ise meşaleyi bir adım ileri götürdü ve  kuşkuyu bir yönteme dönüştürdü. 


Aydınlanma’nın önü biraz daha açılırken yeni bir soru gündeme geliyordu:


 İnsan yalnızca akıldan mı ibarettir?


Bu soruya en doyurucu cevabı, hem büyük bir matematikçi hem sarsılmaz bir inanç adamı  olan Blaise Pascal verecekti.