Ayna’da Korku Varsa, Kıyasta Teselli Bulunur
Fransa aşırı sıcakların yakıcı etkileri ile en son 2003 yılında karşılaşmıştı. Hafızalarda derin acılar bırakan o felaket, ülke genelinde yaklaşık 15 000 kişinin ölümüne sebeb olmuştu.
Öyle ki Paris bölgesinde morglarda yer kalmamış, havalanana ait devasa hangarlar, geçici soğuk odalara çevrilmişti.
Kimsesiz yaşadıkları apartman dairelerinde veya evlerinde, bazen günler sonra bazen haftalar, hatta aylar sonra ulaşılan cesetler bulunmuş ülkede travma yaratmıştı.
Daha vahimi, huzur evlerinde bakımsızlıktan can veren binlerce ihtiyar, toplum nezdinde büyük sorgulamalara yol açmıştı.
Nasıl ki sel affetlerinde yıkımın boyutu sular çekilince ortaya çıkar, 2003 yazında, sıcaklar düştükten sonra dramatik tablo şekillenmiş ve isyan yükselmişti.
Fransız halkı acı şekilde, yaşlı insanların ölümcül yalnızlığa terk edilmişliğini, nesiller arası uçurumları, dayanışma eksikliğini keşf etti.
Gelelim 18 haziranda başlayan ve “Dante’nin Cehennemi” andıran aşırı sıcak dalgasının Fransa’ya faturasına.
İşte birkaç rakam ve “ara bilanço”:
1947'den beri günlük kaydediliyor Fransa’da ölçüler.
Fransa'daki ortalama sıcaklığı bölge genelinde eşit olarak dağıtılmış 30 hava durumu istasyonundan elde edilen verilerle sağlanıyor.
⁃ 22 Haziran günü Fransız meteoroloji kurumu Météo-France, "Yaşadığımız sıcak hava dalgası olağanüstü şiddetli ," diyerek durumu özetliyordu. Sadece o gün yaklaşık 500 rekor kırıldı.
⁃ 23/24/25 Haziran günleri ülkenin ortalam sıcaklığı 30 derece olarak belirlenmiştir. Bu, ölçümlerin başladığı 1947 bu yana, en yüksek seviye olmuştur. Böylece, Fransa tarihinin en sıcak üç günü belirlenmiştir.
⁃ Fransa’nın kuzey batı bölgesinde termometre 44,5’leri gösterdi
⁃ 72 bölge aynı anda “sıcaklık kırmızı alarmına geçti”.
Bu tabloda şimdilik eksik olan rakam sıcaklıklara bağlı ölü sayısıdır.
Çok yüksek çıkması beklenen bu veri aylar sonra netleşecektir. Ancak 2003 yılında görülen 15.000 vefat sayısının aşılmasından endişe ediliyor.
Gelişmiş Ülkeye Yakışmayan Durumlar
Yollarda asfaltın bozulmasından tutun, tren seferlerinin iptaline kadar farklı alanlarda, vatandaşın günlük hayatını olumsuz etkileyen sorunlardan, devlet birinci sorumlu olarak işaret ediliyor.
Özellikle kamuya ait daire ve bürolarının çoğunda, okul ve kreşlerde, klima bulunmaması eleştirilen konuların başında geliyor.
Sokaktaki vatandaş; “çok yağmur yağar hayat felç olur, birkaç santim kar yağar yine hayat durma noktasına gelir, sıcak olur yine öyle..” diyerek tepkisini dile getiriyor.
Şikayetlerin merkezinde şüphesiz sağlık sistemi gelmektedir.
Kovid salgını sırasında ortaya çıkan eksiklerden ders alınmamış olması Fransızları iyice çileden çıkarıyor.
Yapısal sorunlar o kadar çok ve derin ki yazmakla bitmez:
⁃ Çalışma şartları nedeniyle üniversitelerde sağlık ile ilgili meslek dallarına yönelim gittikçe azalıyor. Çoğu yerde, özellikle kırsalda, emekliliğe ayrılan personelin yeri dolmuyor. Öyle ki çoğu yerde sağlık hizmetlerinin kıtlığı “Sağlık Çölleri” kavramı icat oldu.
⁃ Hasteneler ve kabineler yabancı uyruklu uzman, doktor, hemşireler ile dolu. Buda liyakat, ehliyet ve kaliteli hizmet tartışmalarını tetikliyor.
⁃ Doktor açığı yanısıra, ekipman ve binaların durumu yine içler acısı. Acil servislerde yetersiz yatak ve odalardan dolayı çok sayıda hasta , doktora görünmeden, sedyelerde beklemekten ölüyor.
⁃ Ve kanı donduran bir rakam: 30.000 insan her sene doktor hatasından dolayı hayata erken veda ediyor.
Türkiye’ye Fransız Kalanlar İbret Almalı
Malum Türkiye’de kendi vatanına, milletine ve devletine kem gözle bakan, hor gören, az olsa da fazla gelen, bir kesim vardır.
Kabuklarını beğenmeyen bu insanlar Türkiye’nin bütün başarılını gölgelemeyi marifet sayıyorlar.
⁃ TOGG üretilir “İtalyan’dan gemiyle geliyor” derler,
⁃ Silah üretilir, denemesi yapılır, “balıklar rahatsız oluyor” diye karşı çıkarlar
⁃ Ülkenin bekasını korumak için yurtdışında operasyon yapılır “ ne işimiz var orda burda” diye yaygara koparırlar..vs
Konu sağlıkla ilgili olduğu için Türkiye’min bu alandaki yükselişiyle ilgili bazı tespitler yaparak toparlamaya çalışalım.
Her alanda olduğu gibi, bu konuda da bize özgüven ve milli bakışı aşılayan, Mustafa Kemal Atatürk’ün “beni Türk hekimlerine emanet ediniz” sözünü hatırlamakta fayda vardır.
Merak edenler arşivlerden bulabilirler. Rahmetli Mahzuni Şerif, hastalığının bir aşamasında tedavi için gittiği Almanya’dan dönerek, o da, Atatürk’ün yukarıdaki sözünü sahiplenmiştir.
Gözlem olarak şunu eklemek mümkündür.
15-20 yıl öncesine kadar gurbetçiler arasında, “Türkiye tabii ki çok güzel ama orda hastalanan yandı…” görüşü hakim idi.
Şimdi ise “sağlık turizmi” diye adlandırılan ciddi bir sektör oluştuğunu biliyoruz.
Buna göre; sadece Türkler değil, Avrupa uyruklu çok kişi, daha kaliteli sağlık hizmeti almak için ülkemizi ziyaret etmektedir.
Saç ekimi ve diş sağlığı ile başlayan furya, şimdi estetiki aşarak, insan sağlığıyla bağlantılı bütün alanları içermekte.
Bu cümleleri naiflik veya aşırı iyimserlik olarak değerlendirecek “iyi niyetli arkadaşlarımız” olacaktır belki.
Yanlış anlaşılmasın diye açmak istiyorum.
Fransa’yı solladık, Almanya’yı geçtik, Hollanda ve İngiltere halt etmiş noktasında değiliz.
Böyle bir iddiamız olamaz.
İddiamızın ne olduğunu meşhur asansör benzetmesi ile ifade edebiliriz:
Yukarıda saydığımız batılı ülkeler bizden henüz bir iki kat yüksektedir. Tamam.
Ancak onların asansörü inişte, Türkiye’nin ki çıkıştadır.
Bu bilinçle haraket edersek, eksiklerimizi görmekle beraber, aşağılık kompleksinden korunabiliriz.
Bakmayın öyle gözükmesine, komşunun çimeni daha yeşil değildir.