"O halde, Allah'a kaçın.."

Nureddin Ceylan snureddinceylan@gmail.com

Dünyada önemsiz birisi olmak, ahirette önemsiz biri olmaktan çok daha iyidir. İşte bu hayatın duruluğu ve elenmesidir. Buğday ununu bile ancak elenmiş olarak yiyen bizler, amellerimizi de elememiz gerekir. Zira bizlere fayda verecek olan, ancak ihlasla yaptıklarımızdır. Bizim hakkımızda en korkulan şey, insanlarla karışıp fazlasıyla konuşma durumudur. Gıybeti dinlediğimiz yetmiyormuş gibi, bu işte onlarla ortak da oluyoruz. Oysa gıybet, ihlasın nurunu söndürür. İhlas Allah ile aranda olan büyük bir sırdır. Bu sır ifşa edildiğinde yapılan tüm amellerde ihlastan eser kalmaz.

Başka insanları kötülemek, aleyhinde konuşmak ile geçiyor tüm hayatımız. Ve bir an olsun düşünüp de “Ben Alem’in sahibini müşahede etmem gereken yerde, alemin boşluğunda kayboluyorum.” Diyemiyoruz. Bazen de “aynam paslı” demek yerine “gözüm hasta” demek gerekir. Bilakis Mü’min o kimsedir ki, kendi nefsinin kusurlarının farkında olup, insanlardan hiç kimseye kusur isnadında bulunmaz.

Sadece bize faydalı olmak için bizimle dostluk kuran kimse yoktur. Bizimle dostluk yapanların bir çoğu, sadece kendi yararları için dost olurlar. Aile ise, sadece hayatın neşe ve sevincini bizlerle tatmak için bizlerledir. “Gerçek dost, senin her türlü hatanı ve kendisinden uzaklaştığını bildiği halde seninle dost olan Allah'tır” der mutasavvıflar.

 Bu da yetmezmiş gibi, rızıklarımız hakkında endişelerimizle yaşıyoruz. Halbuki rızıktan şüphe etmek rızkı verenden şüphe etmektir. Yiyeceğimiz bir lokmanın veyahut içeceğin bir yudum şerbetin telaşına kapılmayalım. Mülk sahibi bizi çalıştırır da yedirmez mi?

Bu konuda şöyle bir misal versek yerinde olacaktır;

Bir insan gelip de, “Yarın hiç bir işle meşgul olma; ben sana ihtiyacın olan parayı vereceğim.” dese ve bunu da taahhüt eden bizler gibi fakir bir insan olsa, yine de güveniriz değil mi?

Peki rızkımızı ecelimizle beraber ezelde üstlenen, zenginliğinde ve cömertliğinde sınır olmayan Allah’a neden güvenmiyoruz?

 Böylelikle hayatın her anında faniyata muhtaç oluyoruz. O’na hakkıyla saygı gösterip itaat etseydik, zaten bizleri kendisinden başkasına muhtaç etmezdi.

Allah bizlere ne çok ihsanlar gönderiyor da, biz O’ndan kaçıyoruz. Bu halimiz beşikteki çocuğun misali gibidir, beşik sallandıkça çocuk uyur.

Şayet O’na isyan etmek istiyorsan, seni bulamayacağı, göremeyeceği bir yere git. (ki böyle bir yer yoktur.) Gücünü de başkasından al ki, onunla isyan edesin. Elbette bunu yapamayacaksın. Çünkü bütün bunlar O’nun nimetindendir. Ne tuhaf bir durumdur ki O’nun nimetlerinden faydalanıyor, ardından O’nun emir ve yasaklarını çiğniyoruz.

Bazen gıybet ederek, harama bakarak, ibadetten uzak durarak ve laf taşıyarak Allah’a isyan ediyoruz. Ve buna rağmen de helak olmuyorsak, muhakkak ki O’nun rahmetindendir.

Allah Resûlü (A.S) “ Dünya tatlı ve hoştur” buyurmuştur. Başka bir Hadis de ise, “Dünya pis bir leştir” buyurmuştur. Dünya, gafiller için tatlı ve hoş; şuurlu insanlar için ise, murdar bir leştir. Dünyanın tatlı ve hoş olarak nitelenmesi, ondan sakındırmak; murdar bir leş olarak nitelenmesi de ondan tiksindirmek içindir. Hal böyleyken dünya bizleri tatlılığıyla tuzağa düşürmesin. Zira bu tatlılığın sonunda kesinlikle acı vardır.

 Her ne yaparsak yapalım, nefeslenip yaşadığımızı zannediyoruz. Aslında yaşam, doğduğumuz günden itibaren değil, Allah’ı tanıyıp bildiğimiz günden itibaren geçen süredir. Üstad Bediuzzaman’ın dediği gibi bu halimizle yürüyen bir ölüden farkımız kalmıyor.

 Kalpteki Allah’a olan güven yeşil bir ağaca benzer, günah pisliği ve ümitsizlik üzerinde biriktiği zaman canlılığı gider ve kurur. Allah’ın emirlerine uygun hareket etmek istersek, günahlardan bir an evvel uzaklaşmamız gerekmektedir. Kim ki bunu hakkıyla yaparsa, üzerinde aklın kavrayamayacağı bir genişlik hasıl olur. İbadetlerin yegane gayesi ise, Allah’tan korkmak, O’na güvenmek ve O’nu tanımaktır. Allah’a güvenen kimse üzerinde hiç bir musibet etkili olmayacak, hiç bir kötü hacet o kişiyi rahatsız etmeyecektir. Çünkü o bilir ki Sultan’ın sarayında kalan kimse aç kalmaz. Şüphe yok ki, ibadetlerin en hayırlısı Allah’a güvenmektir.

Üzerinde kafa yorulacak gerçek şudur;

Allah'a iman eden birisi olarak mı, yoksa O'ndan habersiz bir imansız olarak mı öleceksin? Mutlu ve bahtiyar olacak olanlardan mısın yoksa bedbaht olacak olanlardan mı? Asla son bulmayacak cehennem ateşi mi, sonsuz saadeti barındıran cennet mi? bu soruların cevabını Allah'a olan imanın ve güvenin gösterecek. Asıl düşünmemiz gereken şeyler bunlardır.

Ey dost! Sen kendisine düşmanca yaklaşırken, sana iyilikle davranan zat’a nasıl itaat etmezsin?

Senin kendisine cimrilikle davranmana karşılık sana cömertliğini sonuna kadar sunan zatı nasıl hakkıyla sevmezsin?

Sana köşkler hazırlanmışken çöplükte yaşaman reva mıdır?

 “O halde; Allah’a kaçın.” (Zâriyât 50)

Selametle...