Sazın Sesi, Türk Dünyasının Ortak Hafızası Erzurum’da sazın ve sözün buluşturduğu Türk dünyası
Bazı kültür etkinlikleri bir salonda başlar, alkışlarla sona erer. Bazıları ise salonun sınırlarını aşar; insanın hafızasında, gönlünde ve düşünce dünyasında yaşamaya devam eder.
20 Ağustos 2026 akşamı Erzurum Devlet Tiyatrosu Salonu’nda gerçekleştirilen “Âşık Sanatı: Türk Dünyasının Ortak Edebî Hazinesi” Uluslararası Bilimsel Konferansı ve Konser Programı kanaatimce böyle bir anlam taşıyordu.
T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Azerbaycan Cumhuriyeti Kültür Bakanlığının iş birliğinde, Türkiye Kültür Yolu Festivali çerçevesinde düzenlenen program; Türkiye ve Azerbaycan’dan bilim insanlarını, âşıkları ve sanatçıları bir araya getirdi. Türk dünyasının ortak kültürel mirasının en güçlü unsurlarından biri olan âşıklık geleneği, programda hem bilimsel hem de sanatsal yönleriyle ele alındı.
Programa Azerbaycan Büyükelçiliği Müsteşarı ve Ankara Azerbaycan Kültür Merkezi Başkanı Samir Abbasov, Erzurum Vali Yardımcısı Mustafa Berk Çelik, Erzurum İl Kültür ve Turizm Müdürü Ahmet Yer, Müdür Yardımcısı Handan Güneş ve Erzurum Büyükşehir Belediyesi Kültür Dairesi Başkanı Ergün Engin katıldı.
Bilimsel oturumda Türkiye’den Erzincan Binali Yıldırım Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ali Kafkasyalı ile Atatürk Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Nimet Yıldırım; Azerbaycan’dan ise Doç. Dr. Âşık Hafız Kerimov ve Dr. Âşık Altay Memmedov yer aldı. Azerbaycan’dan ayrıca Âşık Ali Tabdukoğlu ve âşıklar grubu, Erzurum’dan da Âşık İhsan Yavuzer ve Âşık Rahim Sağlam konser bölümünde sahne aldı.
Programın sunuculuğunu üstlenen Yakup Abdullahoğlu ise tavrı, duruşu, nezaketi, hitabeti, ses tonu ve söz hâkimiyetiyle gecenin ruhuna yakışan başarılı bir sunum gerçekleştirdi. Daha programın başında dile getirdiği bir cümle ise, bütün gecenin anlamını ve ortak ruhunu tek bir ifadede özetliyordu:
“Sazımız bir, sözümüz bir, kökümüz bir.”

Bu, sıradan bir temenni veya güzel bir söz değildi. Yüzyılların derinliklerinden süzülerek bugünlere ulaşan ortak tarihimizin, kültürümüzün ve gönül birliğimizin veciz bir ifadesiydi.
Aras’ın iki yakasında aynı ses
Programda yaptığı konuşmada Samir Abbasov’un özellikle üzerinde durduğu hususlardan biri, Erzurum ile Azerbaycan arasındaki tarihî ve kültürel yakınlıktı.
Gerçekten de Erzurum ile Azerbaycan arasında sazın ve sözün dili hiçbir zaman yabancı olmadı.
Aras’ın bir yakasında söylenen türkü, diğer yakasında da gönüllere ulaştı. Aynı destanlar anlatıldı, aynı kahramanlık hikâyeleri dinlendi; aynı sevinçler ve acılar sazın teline, sözün diline emanet edildi.
Bu yönüyle âşıklık geleneği, siyasi sınırların ötesine geçen güçlü bir kültür köprüsüdür.
Coğrafyanın sınırları vardır; fakat kültürün, sanatın ve gönlün sınırları yoktur.
Bugün Türkiye’de âşık, Azerbaycan’da aşıq, Özbekistan ve Türkmenistan’da bahşı, Kazakistan ve Kırgızistan’da akın olarak adlandırılan sanatçılar, farklı adlarla anılsalar da ortak bir kültür damarının temsilcileridir.
Adlar, makamlar ve söyleyiş biçimleri değişmiştir; fakat sözün topluma emanet edilmesi, hafızanın saz ve şiir yoluyla taşınması değişmemiştir.

Âşık yalnızca saz çalan insan değildir
Prof. Dr. Ali Kafkasyalı’nın bilimsel oturumdaki değerlendirmeleri, âşıklık geleneğinin gerçek mahiyetini anlamak bakımından son derece önemliydi.
Çünkü âşık, yalnızca saz çalan ve şiir söyleyen sanatçı değildir.
Âşık; şairdir, saz sanatçısıdır, ses sanatçısıdır. Saz havaları ve ezgiler meydana getirir; hikâyeler anlatır, destanlar söyler, meclis yönetir. Daha da önemlisi, toplumun ortak hafızasını söz ve saz aracılığıyla gelecek kuşaklara taşır.
Bu yönüyle âşıklık geleneği, yüzyıllar boyunca halkın dil, edebiyat, musiki ve kültür mektebi olmuştur.
Âşıklar; Türk dilinin yaşatılmasına, edebiyatın gelişmesine, inanç ve ahlak değerlerinin aktarılmasına, musiki kültürünün korunmasına, vatan ve milliyet şuurunun güçlenmesine, tarih hafızasının canlı tutulmasına ve toplumsal dayanışmanın gelişmesine önemli katkılar sağlamışlardır.
Onlar bazen tarihçi gibi geçmişi anlatmış, bazen haberci gibi haber taşımış, bazen şair gibi gönüllere seslenmiş, bazen de bilge gibi topluma yol göstermişlerdir.
Bu sebeple âşığın sözü sadece söz değildir.
O söz, milletin hafızasıdır.

Gökçe’den Erzurum’a uzanan söz ve saz yolu
Azerbaycan âşıklık geleneğinin zenginliği, farklı âşık muhitleri ve yetiştirdiği büyük ustalarla kendisini açıkça ortaya koymaktadır.
Âşık Garip, Âşık Abbas Tufarqanlı, Sarı Âşık, Âşık Alı ve özellikle Âşık Alesker, bu büyük geleneğin hafızasında önemli yer tutan sanatçılardır.
Özellikle Âşık Alesker’in şiirlerinde tabiat, insan, ahlak, güzellik ve hayat anlayışı, yalnızca bir coğrafyanın sınırları içerisinde değerlendirilemeyecek kadar geniş bir kültürel anlam taşır.
Göyçe, Borçalı, Şirvan, Gencebasar, Karabağ, Tebriz ve diğer âşık muhitleri, Azerbaycan âşıklık sanatının farklı renklerini ve üsluplarını meydana getirmiştir.
Anadolu’da ise Karacaoğlan’dan Dadaloğlu’na, Erzurumlu Emrah’tan Âşık Şenlik’e, Âşık Veysel’e kadar uzanan büyük bir söz ve saz zinciri bulunmaktadır.
Bu zincirin halkaları farklı coğrafyalarda oluşmuş, farklı sesler ve söyleyişler kazanmıştır. Ancak hepsinin arkasında ortak bir kültür ruhu vardır.
Erzurum: Sazın ve sözün kadim duraklarından biri
Programın Erzurum’da gerçekleştirilmiş olması da ayrıca anlamlıydı.
Erzurum, tarihimizin ve Millî Mücadele hafızamızın önemli şehirlerinden biri olmasının yanı sıra, güçlü bir âşıklık ve halk edebiyatı merkezidir.
Şehrin kahvehanelerinden konaklarına, meclislerinden köy odalarına kadar uzanan kültür ortamında saz ve söz yüzyıllar boyunca yaşamıştır.
Erzurumlu Emrah’tan Âşık Sümmani’ye, Âşık Reyhani’den günümüzün âşıklarına uzanan gelenek, Erzurum’un kültürel kimliğinin ayrılmaz bir parçasıdır.
Bu nedenle Türkiye ve Azerbaycan’dan bilim insanlarının ve âşıkların Erzurum’da aynı çatı altında buluşması, sıradan bir etkinlik tercihi olarak görülmemelidir.
Erzurum, bu buluşmanın ruhuna yakışan bir şehirdir.
Serhat şehrinin tarihî hafızası ile âşıklık geleneğinin taşıdığı vatan, millet, kahramanlık ve gönül duygusu burada doğal bir bütünlük oluşturmaktadır.
Saz, hafızanın sesidir
Âşıklık geleneğinin millî hafızamızdaki yerini en iyi gösteren alanlardan biri de destanlar, koşmalar ve kahramanlık şiirleridir.
Dadaloğlu’nun,
“Kalktı göç eyledi Avşar elleri,
Ağır ağır giden eller bizimdir.
Türk atları yakın eder ırağı,
Yüce dağdan aşan yollar bizimdir.”
dizelerinde yalnızca bir göçün hikâyesini değil, bir topluluğun varoluş mücadelesini ve özgürlük duygusunu da duyarsınız.
Köroğlu’nda cesareti ve mücadeleyi, Âşık Şenlik’te serhat ruhunu, Âşık Veysel’de insan sevgisini ve hayatın hikmetini bulursunuz.
İşte bu yüzden âşığın sazı sıradan bir müzik aleti olmaktan çok daha fazlasıdır.
Saz, hafızanın sesidir.
Bilim ile sanat aynı sahnede
Programın dikkat çekici özelliklerinden biri de bilimsel konferans ile konserin aynı çatı altında buluşturulmasıydı.
Bu, âşık sanatının mahiyetine de son derece uygun bir tercihti.
Çünkü âşıklık geleneğini yalnızca akademik metinlerden okuyarak anlamak mümkün değildir. Âşığın söylediği sözü, çaldığı sazı, kullandığı makamı, anlattığı hikâyeyi ve bütün bunların toplumdaki karşılığını birlikte değerlendirmek gerekir.
Bu bakımdan bilim insanlarının ortaya koyduğu değerlendirmelerle sanatçıların sahnedeki icraları birbirini tamamladı.
Önce geleneğin tarihî, edebî ve kültürel yönleri anlatıldı; ardından o geleneğin yaşayan sesi salonda duyuldu.
Söz anlatıldı, saz onu tamamladı.
Belki de programın en güzel taraflarından biri buydu.
Asıl mesele: Geleceğe ne bırakacağız?
Bütün bu değerlendirmelerin ardından asıl üzerinde durmamız gereken soru ise şudur:
Âşıklık geleneğini gelecek kuşaklara nasıl taşıyacağız?
Çünkü kültürel mirası yalnızca geçmişte yaşamış büyük isimleri anarak koruyamayız.
Onu yaşatmak zorundayız.
Gençlerimizin sazı tanıması, âşık şiirini okuması, destanlarımızı bilmesi ve bu geleneğin yalnızca geçmişe ait olmadığını anlaması gerekiyor.
Üniversitelerimizin bu alandaki araştırmaları artırması; Türkiye ile Azerbaycan arasında ortak bilimsel ve kültürel çalışmaların çoğalması; âşıkların genç kuşaklarla daha fazla buluşturulması büyük önem taşıyor.
Çünkü gelenek, ancak yaşayan bir kültür olduğu zaman geleceğe ulaşabilir.
Burada usta-çırak geleneğinin ayrı bir yeri vardır.
Âşıklık yalnızca kitaplardan öğrenilen bir sanat değildir. Görerek, dinleyerek, yaşayarak, ustayı takip ederek ve zaman içinde sanatın inceliklerini özümseyerek öğrenilir.
Bu sebeple yeni nesil âşıkların yetişmesi, bu kültürün geleceği açısından hayati önem taşımaktadır.
Ortak kültür, ortak gelecek
20 Ağustos akşamı Erzurum Devlet Tiyatrosu’nda gerçekleştirilen programın bana göre en önemli mesajı şuydu:
Türkiye ile Azerbaycan’ı birbirine bağlayan kültürel damar, siyasi sınırların çok daha ötesine uzanmaktadır.
Bu damarın içinde Dede Korkut vardır.
Köroğlu vardır.
Âşık Alesker vardır.
Erzurumlu Emrah vardır.
Âşık Sümmani vardır.
Âşık Şenlik vardır.
Âşık Veysel vardır.
Dadaloğlu vardır.
Ve daha nice ozanımız, âşığımız, bahşimiz, akınımız vardır.
Onların sazları farklı coğrafyalarda çalınmış olabilir. Farklı makamlarla, farklı ağızlarla ve farklı üsluplarla seslenmiş olabilirler.
Fakat söyledikleri söz, aynı büyük kültürün içinden yükselmiştir.
Bugün bize düşen görev, bu ortak mirası yalnızca geçmişin bir hatırası olarak görmek değil; geleceğin kültür köprülerini kurmak için yaşatmaktır.
Çünkü kültür, paylaşıldıkça eksilen değil, paylaşıldıkça zenginleşen bir hazinedir.
Âşıklık geleneği de Türk dünyasının bu ortak hazinesinin en güçlü unsurlarından biridir.
Erzurum’da gerçekleştirilen bu anlamlı buluşma, bize bir kez daha gösterdi ki sazın sesi yalnızca bir ezgiyi değil, bir milletin hafızasını da taşır.
Söz yalnızca şiir değildir; tarih, kültür, kimlik ve gönül demektir.
Bu nedenle Erzurum’da bir akşam boyunca çalınan sazları ve söylenen sözleri yalnızca bir konserin hatırası olarak görmemek gerekir.
O sazlar geçmişten geleceğe seslendi.
O sözler ortak hafızamızı yeniden hatırlattı.
Ve belki de bütün programın özünü, program sunucusu Yakup Abdullahoğlu’nun açılışta dile getirdiği şu kısa ve anlamlı cümle kadar güzel anlatan başka bir ifade yoktu:
“Sazımız bir, sözümüz bir, kökümüz bir.”
Gerçekten de aynı tarihin, aynı kültürün ve aynı gönül dünyasının mirasçılarıyız.
Öyleyse;
Sazı yaşatalım.
Sözü yaşatalım.
Şiiri yaşatalım.
Geleneği yaşatalım.
Çünkü âşığın sözü milletin hafızası, sazı ise o hafızanın sesidir.
Ve bu ses susturulmadığı, yaşatıldığı ve gelecek nesillere aktarıldığı müddetçe, geçmiş ile gelecek arasındaki kültür köprümüz de ayakta kalacaktır.
* * *