Hürmüz’ün Kilidi, İran’ın Kaderi
Ortadoğu bir kez daha tarihî bir kırılma anının içinden geçiyor. ABD Başkanı Donald Trump açık konuştu: “Savaş 4–5 hafta sürebilir.” Türkiye’nin değerlendirmesi ise daha kısa: 2–3 hafta. Ama savaşların süresi takvimle değil, stratejik eşiklerle belirlenir. O eşikler bugün iki yerde: Hürmüz Boğazı ve İran’ın füze stokları.
Diğer bir soru;
Kim kazandı değil, kim neyi değiştirmek istiyor?
İran, savaşı sadece kendi topraklarında tutmak istemiyor. Körfez’e yayarak dengeyi bozmayı hedefliyor. Bunun için de dünyanın enerji damarlarından biri olan Strait of Hormuz üzerinden baskı kuruyor. Hürmüz’ün kapanması demek, dünya petrol ticaretinin yaklaşık üçte birinin risk altına girmesi demek. İran bu kartı kullanarak Körfez ülkelerini paniğe sürmek ve onları Washington’a ateşkes baskısı yapmaya zorlamak istiyor.
Ama kritik soru şu:
İran Hürmüz’ü gerçekten ne kadar süre kapalı tutabilir?
Çünkü bu hamle, askeri olduğu kadar ekonomik bir kumar. Boğaz kapandığında zarar sadece Batı’ya değil, İran’ın kendisine de yazılıyor. Petrol akışı durduğunda enerji fiyatları yükseliyor ama aynı zamanda İran’ın zaten kırılgan olan ekonomisi de ağır darbe alıyor. Bu yüzden İran’ın bu hamlesi uzun vadeli bir strateji değil, zaman kazanma manevrası.
Bu yüzden Tahran cephede olduğu kadar enerji piyasasında da savaş veriyor.
Savaş sahasındaki tablo ise oldukça sert. Bir yanda İran’ın dini lideri Hamaney başta olmak üzere üst düzey isimler hedef alınıyor. Füze rampaları vuruluyor, savaş gemileri batırılıyor, ağır kayıplar veriyor.
Ancak bütün bunlara rağmen İran’da beklenen devlet çöküşü yaşanmadı. Tam tersine, dış saldırı karşısında toplumda bir kenetlenme refleksi oluştu.
Burada asıl kritik mesele şu:
ABD’nin gerçek hedefi ne?
Washington geçmişte iki büyük stratejik hata yaptı. 2003 Irak ve Afganistan rejim değişikliği hedefiyle başladı ama sonuç devletlerin çökmesi oldu. Ortaya çıkan boşluğu ise kaos, terör ve iç savaş doldurdu.
Tam da bu noktada Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın dikkat çektiği soru anlam kazanıyor:
“İran bu savaşa ne kadar dayanacak?”
Bu soru sadece askeri değil, aynı zamanda siyasi bir sorudur.
Çünkü her savaşın sonunda bir siyasi hedef vardır.
İran’da hedef rejim değişikliği olursa bunun yolu neredeyse kaçınılmaz biçimde iç savaştan geçer. Bu ise sadece İran’ın değil, bütün bölgenin çökmesi demektir. Irak ve Suriye’nin yaşadığı felaketin çok daha büyüğü yaşanır.
İran gibi etnik ve mezhepsel fay hatları olan bir ülkede iç savaşın sonucu devletin parçalanması olabilir. Böyle bir senaryo Ortadoğu’yu on yıllarca sürecek bir kaosa sürükler. Bu anlamda İran sıradan bir ülke değil, tabloyu doğru okumak gerek.
İşin bir de istihbarat boyutu var. Savaşın en çarpıcı ayrıntılarından biri burada ortaya çıkıyor. İran liderine yönelik operasyonda iddialara göre sahada CIA (Central Intelligence Agency)e çalışan bir insan kaynağı kritik rol oynadı. Hedefin yeri içeriden bildirildi, operasyonun tarihi değiştirildi ve saldırı nokta atışıyla gerçekleştirildi.
Tarihte bunun benzerini gördük.
Saddam Hussein’in kızı yıllar sonra şöyle demişti:
“Babamı Amerikalılar değil, generalleri sattı.”
Demek ki savaşın en büyük silahı bazen füze değil, ihanet oluyor.
Bugün İran’ın önünde iki yol var.
Ya savaşı büyüterek bölgeyi ateşe atacak…
Ya da ağır kayıplara rağmen sınırlı bir çatışmayla süreci kapatacak.
ABD’nin önünde de iki seçenek var:
Ya İran’ı zayıflatıp geri çekilecek…
Ya da rejim değişikliği gibi tehlikeli bir maceraya girecek.
İkinci seçenek gerçekleşirse sonuç sadece bir rejimin sonu olmaz.
Ortadoğu’nun haritası yeniden yazılır.
Ve o haritanın mürekkebi petrol değil, kan olur.
Türkiye’nin istediği ise çok net:
Savaşın büyümemesi.
Bölgenin yeni bir Irak ya da Suriye felaketine sürüklenmemesi.
Çünkü Ortadoğu’da bir devlet çöktüğünde sadece sınırlar değil, dengeler de çöker.
Ve o enkazın altında en çok da bölge halkları kalır.