BIST 14.588
DOLAR 44,86
EURO 52,82
ALTIN 6.966,26

Yüz elli yıllık silah! İdareye yazdık…

Bismillahirrahmanirrahim

Aslında eğlenceli bir yazı yazacaktım ama güzelim ülkemin hali malum.

Çocuklarımız öldürüldü.

Yıllardır söyleye söyleye dilimizde tüy bitti.

Kırk tane yazı yazdık.

Sahada talebeyi bizzat gözlemliyorum.

Ailede erkeğin yok oluşunu, otorite olmaktan düşürüldüğünü, işe yaramaz bir bankamatik haline getirildiğini yaşayarak görüyorum.

Şımarıklığın adının depresyon konduğu, terapistlerin para sayma makinesi ile dolaştığı döneme denk geldik.

Sinemamız sinema değil. Edebiyatımız edebiyat değil. Televizyonumuz televizyon değil.

Bana bir tane namuslu aile babasının başarısını anlatan senaryo gösterebilir misiniz?

Ev kadınını, fedakâr anneyi yücelten bir tane kurmacamız var mı?

Bana işini hakkıyla yapan, para kaybetmek pahasına dürüstlükten ayrılmayan bir kalıpçının, demircinin, duvarcının vs hikayesini anlatan, bu dürüst adamları “enayi(!)” olarak göstermeyen televizyondan, tiyatrodan, sinemadan bir şey gösterin.

Bu çocuklar kimi örnek alacak arkadaş?

Memleketin en popüler adamı kumarhane işletmecisi Çakır adında bir dizi karakteri. Diyorlar ki bazı topçular “iddaa” oynamış… Aman ne şaşırdık ne şaşırdık. Şoklar içindeyiz.

Bin yıllık devlet aklıymış.

Hay yesinler sizin devlet aklınızı!

Çobanlığı işe yaramaz bir meslek olarak tarif et!

Kırmızı et neden pahalı acaba diye otur düdük makarnası gibi düşün!

Daya makarna ile tavuk etini ahaliye, sabah programlarında aldatma hikayelerini milletin sok gözüne gözüne ondan sonra bunlar niye obez? Neden anlama kıtlığı çekiyor?

Dünyada üç beş yer görmüşlüğüm var.

Bu kadar gariban millet görmedim ben!

Vah ki ne vah!

Bu kadar merhametli bu kadar kadirşinas bu kadar fedakâr millet de görmedim.

Orta Asyalı (Türkistan) sanat adamları bizimkilerden bin kat daha namuslu!

Kendi toplumlarında gözlemledikleri sıkıntılara hem çözüm üreten hem de ibret aynası olarak gösteren mesela aile ile ilgili burada şimdi size on tane tiyatro eseri sayabilirim.

Birisi bana  içinde bulunduğumuz ve uzun yıllar idrak edeceğimiz aile yılı ile ilgili bir kurmaca, bir tiyatro eseri, bir resim, bir sinema filmi göstersin zahmet olmayacaksa eğer.

Var mı?

Hadi!

Anca laf!

On yıldır evimde televizyon yok.

Kaldırdım attım.

Dizilerde ne olup bittiğini ancak sağdan soldan duyarak öğreniyorum.

İzleyenleriniz vardır.

Herkes kendi kafasında tamamlasın söyleyeceklerimi!

Laf lafı açıyor.

Günlerden bir gün Taşkent’teyim…

Bir Özbek dostumun oğlu gelip beni kaldığım otelden aldı.

Taşkent’in tarihi yerlerini gezdik. Yemek yedik.

“Bir kahve içelim” dedik.

Gittik bir kahvehaneye oturduk.

Dört tane Türk kızı, yani Türkiye’de doğup büyümüş sonra ne halt etmeye gittilerse Taşkent’e gitmişler. Oturmuş kâğıt oynuyorlar. (Kızlarımızın hepsini kastetmiyorum! Allah çoğundan razı olsun! Anne olacaklar! Hayırlı evlatlar yetiştirecek, dünyayı değiştirecekler. Buna inancım tam.)

Oturmuş dediysem çok iyimser olmayın.

Birisi çıplak ayağını İstanbul metrosunda tutamaç demirine dayayan dayı gibi sandalyelerden birisinin üzerine uzatmış.

Diğeri bağdaş kurmuş.

Birisi sandalyenin üzerine hacetini giderecekmiş gibi tünemiş.

Pişti oynayan dayılar gibi kâğıtları sert sert masaya atıyorlar. İstedikleri olmayınca da bir küfür ediyorlar bir küfür ediyorlar.

Tövbe haşa. Allah, kitap. Ne varsa.

Olay Taşkent’te geçtiği için bütün masalarda -ikisi hariç- Özbek gençler oturuyor.

Özbek gençler dediğim, bu adamlar bir yaşlı gördüğünde hürmetten ayağa kalkan, babalarından izin alarak konuşan adamlar! Özbekistan’da hâlâ çocukları güneş doğmadan uyandırırlar!

Baba “Kalkın evladım!” der, anne de “Vay vicdansız adam, kuzularımı nasıl uyandırırsın bu saatte!” diye gerekli gereksiz her şeye karışmaz!

Beni gezdiren genç rehberime “Küfürleri anlıyor musun?” diye sordum. Gülümseyip Türk dillerinin tamamında küfürler aşağı yukarı aynıdır dedi.

Evet öyleydi.

Doğru.

Şu durumda bu bağıra bağıra edilen küfürleri ortamdaki herkes duyuyor ve anlıyor.

Hayatımda bu kadar utandığım başka bir an var mıdır, düşünüyorum! Yok.

Bu yüzden Taşkent’ten döndüğümde Türk Dünyası’nın gerçek kültür başkentinin Taşkent olduğunu ilan etmiş, Vudi Elın’ın çektiği şehir filmlerinden esinlenerek “Seni Seviyorum Taşkent” diye bir senaryoya bile başlamıştım.

Çekelim kardeş.

“Seni Seviyorum Ankara” diye de çekelim.

Paçası yiyen varsa akşam on ikiden sonra Ulus’un oralarda Kızılay’da bir dolaşsın bakalım. Adamı ne yapıyorlar.

Çözüm önerilerim!

Sanat ve din!

Çocuklarımızın tiyatroya rahat ulaşabileceği projelerle onlara tiyatro sevgisini aşılamak! Olur da ciddiye alırsanız saçma sapan oyunlarla ortalara düşmeyin.

Eşeğin aklına karpuz kabuğu düşürmedik inşallah!

Şimdi gerçekten bu proje hayata geçirilir. Çoluğu çocuğu toplar bunlar salonlara! Tiyatro gösteriyoruz ayağına bir güzel LGBT propagandası yapar, dinden imandan milleti soğutacak oyunları arar bulurlar! 

Namuslu adamın hem trajedisini hem de başarısını gösteren kurmacalar üzerinde durun. Bana bir tane çobanın hikâyesini anlatın! Onun başarısını kendimizde görelim!

Yeter anladık. Tarihi dizi filmleriniz çok güzel. Allah razı olsun! Tarihi dizi film dedikleri de dizideki herkes Dallas’taki Cear gibi birbirinin kuyusunu kazıyor. Biz de izliyoruz.

Bebe şebe deist oldu! Ateist oldu!

Laiklik diye diye yeri göğü inlettiniz. Alın size laiklik!

Türk sinemasının bir dili var mı? Dünyayı nasıl anlıyor bu sinema!

Mesela “Çakallarla Dans 54” neyi anlatır?

Bizim sinemayla ilgilenen kurumlarımız filan var.

Son on yılda hangi filmi çekmiş bunlar, kime ne faydası olmuş bu filmlerin birisi bana anlatsın!

Fedakâr anne, fedakâr kadın diyorduk. Aşağıdaki fotoğrafta ben onu görüyorum.

İçim yanıyor!

Allah hepsine rahmet etsin!