Türkiye-Azerbaycan kardeşliği siyasi ihtiraslara kurban edilemez!

Türkiye ile Azerbaycan arasında son günlerde yaşanan gelişmeleri derin bir üzüntü ve endişeyle takip ediyorum.

Hayatını Türk dünyasının tarihine, kültürüne, diline, edebiyatına ve ortak değerlerine adamış bir araştırmacı olarak, iki kardeş devlet arasında ortaya çıkan anlaşmazlıkların hangi noktaya ulaşabileceğini düşünmek bile beni rahatsız ediyor.

Çünkü Türkiye ile Azerbaycan arasındaki ilişkiler, sıradan iki devletin diplomatik ilişkilerinden ibaret değildir.

Bu ilişkilerin arkasında asırlarca birlikte yaşanmış bir tarih, ortak bir millî kimlik, aynı kaynaklardan beslenen kültürel değerler, acılar, sevinçler, mücadeleler ve fedakârlıklar bulunmaktadır.

Bugün yaşananları sağlıklı değerlendirebilmek için son birkaç haftanın siyasi tartışmalarına değil, tarihin bize sunduğu büyük tecrübelere de bakmak zorundayız.

Zira tarih, sadece geçmişte olup bitenleri anlatmaz. Bugünü anlamamıza ve geleceğimizi doğru biçimde kurmamıza da yardımcı olur.

1918'de Bakü'ye Uzanan Kardeş Eli

Takvimler 1918 yılını gösteriyordu.

Osmanlı Devleti, Birinci Dünya Savaşı'nın ağır şartları altında varlığını sürdürmeye çalışıyordu. Anadolu'nun ve Osmanlı coğrafyasının pek çok bölgesinde büyük sıkıntılar yaşanıyordu.

Aynı dönemde Kafkasya'da da son derece önemli gelişmeler meydana gelmekteydi.

Çarlık Rusyası'nın yıkılmasıyla ortaya çıkan siyasi şartlarda Azerbaycan Türkleri, uzun yıllardır özlemini duydukları bağımsızlıklarına kavuşmak için mücadele ediyorlardı.

Mehmet Emin Resulzade ve arkadaşlarının öncülüğünde 28 Mayıs 1918'de Azerbaycan Halk Cumhuriyeti ilan edildi.

Bu gelişme, Azerbaycan Türkleri açısından değil, bütün Türk dünyası bakımından tarihî bir dönüm noktasıydı.

Ancak bağımsızlığını ilan eden Azerbaycan'ın önünde çok büyük tehlikeler bulunuyordu.

Bakü, yeni kurulan millî hükûmetin denetiminde değildi. Bölgede Bolşevik, Ermeni ve çeşitli siyasi-askerî güçler arasında şiddetli mücadeleler yaşanıyordu.

İşte böyle bir ortamda Osmanlı Devleti, bütün imkânsızlıklarına rağmen Azerbaycan'ın yardımına koştu.

Nuri Paşa'nın komutasındaki Kafkas İslam Ordusu, Azerbaycanlı askerlerle birlikte ağır mücadeleler vererek 15 Eylül 1918'de Bakü'ye girdi.

Bakü'nün kurtuluşu, Azerbaycan'ın bağımsız devlet olarak varlığını sürdürebilmesi açısından hayati önem taşıyordu.

Anadolu'dan Kafkasya'ya giden askerler, başka bir milletin topraklarını ele geçirmek için değil, kardeş bildikleri insanların yardımına koşmak için mücadele etmişlerdi.

Bu mücadelede Türk ve Azerbaycanlı askerler birlikte şehit düştüler.

Bugün Bakü'de bulunan Türk Şehitliği, işte bu tarihî kardeşliğin sessiz fakat son derece anlamlı bir şahididir.

O şehitler, bir gün iki kardeş devletin birbirine üstünlük taslaması için değil, aynı milletin evlatları hür ve bağımsız yaşayabilsin diye canlarını verdiler.

Burada üzerinde önemle durulması gereken bir nokta bulunmaktadır.

1918'de Azerbaycan'ın bağımsızlığı, Azerbaycan Türklerinin kendi millî iradesinin ve mücadelesinin eseriydi. Osmanlı Devleti'nin yardımı ise bu mücadeleyi destekleyen büyük bir kardeşlik fedakârlığıydı.

Hiç kimse bu iki gerçeği birbirinin karşısına koymamalıdır.

Azerbaycan'ın millî mücadelesini küçültmek de Türkiye'nin tarihî fedakârlığını yok saymak da doğru değildir.

Mehmet Emin Resulzade'nin Emaneti

Azerbaycan'ın bağımsızlık mücadelesinden söz ederken Mehmet Emin Resulzade'yi hatırlamamak mümkün değildir.

Resulzade, YALNIZca bir siyaset adamı değildi.

O, Azerbaycan Türklerinin millî kimliğinin, bağımsızlık ülküsünün ve çağdaş devlet anlayışının önemli temsilcilerindendi.

Onun meşhur sözü bugün de kulaklarımızda çınlamaktadır:

“Bir kere yükselen bayrak, bir daha inmez!”

Ne yazık ki 1918'de yükselen bağımsızlık bayrağı, 1920'de Sovyet işgaliyle devlet yönetiminden indirildi.

Ancak Azerbaycan Türklerinin gönlünden indirilemedi.

Resulzade, ömrünün önemli bir bölümünü sürgünde geçirdi. Bağımsızlık ülküsünü yaşatmak için mücadele etti.

Türkiye, onun siyasi ve fikrî faaliyetlerini sürdürdüğü önemli merkezlerden biri oldu.

Ankara'da hayata gözlerini yumduğunda, geride YALNIZca bir siyasi mücadele değil, bütün Türk dünyasını ilgilendiren büyük bir fikir mirası bıraktı.

Resulzade'nin hayatından çıkarılması gereken önemli bir ders vardır:

Azerbaycan'ın bağımsızlığı, hiçbir devletin himayesine veya vesayetine bırakılabilecek bir mesele değildir.

Türkiye'nin Azerbaycan'a karşı en büyük tarihî sorumluluğu, onun bağımsızlığını, egemenliğini ve millî iradesini desteklemektir.

Çünkü gerçek kardeşlik, kardeşinin üzerinde egemenlik kurmak değil, onun hür ve güçlü yaşamasını istemektir.

Siyasi Sınırlar Ayıramadı

1920'den sonra Azerbaycan ile Türkiye uzun yıllar farklı siyasi sistemlerin içerisinde yaşamak zorunda kaldılar.

Azerbaycan Sovyet hâkimiyeti altında bulunurken Türkiye kendi Cumhuriyetini kurdu ve farklı bir tarihî gelişme süreci yaşadı.

Siyasi sınırlar, ideolojik engeller ve dönemin uluslararası şartları iki toplumun doğrudan ilişkilerini büyük ölçüde sınırlandırdı.

Ancak bütün bu engellere rağmen Türk milletinin ortak kültürel hafızası yaşamaya devam etti.

Dede Korkut hikâyeleri tekçe Anadolu'nun değil, Azerbaycan'ın da ortak kültür hazinesiydi.

Köroğlu, iki coğrafyada da haksızlığa karşı mücadelenin sembolü olarak yaşadı.

Âşık edebiyatı, halk hikâyeleri, türküler, destanlar ve sözlü kültür gelenekleri, siyasi sınırları aşarak ortak millî kimliğimizi besledi.

Azerbaycan'da Fuzuli'nin, Hüseyin Cavid'in, Samet Vurgun'un, Bahtiyar Vahapzade'nin eserlerinde yaşayan millî ve kültürel duyarlılıklar, Anadolu'da da karşılık buldu.

Anadolu'da yetişen Namık Kemallerin, Âkiflerin, Fikretlerin, Nazımların eserleri de Azerbaycan Türklerinin düşünce ve kültür dünyasında önemli izler bıraktı.

İşte bu sebeple Türkiye-Azerbaycan kardeşliğini siyasi liderlerin dostluğuna bağlamak, tarihî gerçeği eksik değerlendirmek olur.

Bu kardeşliği diplomatlar kadar şairler, yazarlar, âşıklar, sanatçılar ve ilim adamları da yaşattılar.

Siyasetin ayırdığı dönemlerde bile dilimiz, edebiyatımız ve kültürümüz bizi birbirimize bağlamaya devam etti.

Bugün bir siyasetçinin söylediği kırıcı sözün, asırlardır oluşturulan bu kültürel yakınlığı zedelemesine izin verilebilir mi?

1990'dan Karabağ Zaferi'ne

20 Ocak 1990'da Sovyet birliklerinin Bakü'ye girmesiyle yaşanan facia, Azerbaycan Türklerinin bağımsızlık mücadelesinde derin izler bıraktı.

Azerbaycan yeniden bağımsızlığına kavuşurken Türkiye'de yaşayan insanlar, kardeşlerinin sevinçlerini ve acılarını kendi sevinçleri ve acıları olarak gördüler.

Ardından Karabağ meselesi geldi.

İşgal, göçler, kayıplar, Hocalı'da yaşanan katliam ve yıllarca süren acılar, Azerbaycan Türklerinin hafızasında kapanması güç yaralar açtı.

Türkiye, bütün bu süreçlerde Azerbaycan'ın yanında yer aldı.

2020 yılında gerçekleştirilen 44 günlük savaş ve ardından 2023'te Karabağ üzerinde Azerbaycan'ın egemenliğini yeniden tesis etmesi, Azerbaycan tarihinin en önemli dönüm noktalarından oldu.

Ancak bugün bazı çevrelerde Karabağ Zaferi'nin kime ait olduğu üzerinden ortaya çıkan tartışmaları son derece gereksiz ve üzücü buluyorum.

Karabağ, Azerbaycan'ın vatan toprağıdır.

Bu toprakların kurtarılması için mücadele eden, şehit veren, yıllarca acı çeken ve zaferi kazanan Azerbaycan milletidir.

Türkiye'nin verdiği destek ise kardeşlik hukukunun gereğidir.

Elbette Türkiye'nin bu destekle övünme hakkı vardır.

Ancak destek verdiği için zaferin sahibiymiş gibi davranmaya hakkı yoktur.

Aynı şekilde Azerbaycan'da da Türkiye'nin desteğini küçümseyen veya değersizleştiren bir anlayış doğru değildir.

Kardeşler arasında yapılan fedakârlıkların hesabı tutulmaz.

Yapılan yardımların bedelini hatırlatmak da verilen desteği bir üstünlük aracına dönüştürmek de kardeşliğin ruhuna aykırıdır.

1918'de Bakü için can veren Anadolu evlatlarının fedakârlığı ne kadar kıymetliyse 2020'de Karabağ için can veren Azerbaycan evlatlarının fedakârlığı da o kadar kıymetlidir.

Bunların hiçbirini diğerinin karşısına koyamayız.

Aynı Milletiz, Fakat Aynı Tarihî Şartlarda Yaşamadık

Bugünkü anlaşmazlıkların bir kısmının temelinde, iki ülkenin tarihî ve toplumsal farklılıklarının yeterince dikkate alınmaması yatmaktadır.

Türkiye ile Azerbaycan aynı millî ve kültürel köklere sahip olmakla birlikte tarih boyunca aynı siyasi ve toplumsal süreçlerden geçmemiştir.

Anadolu Türkleri Osmanlı Devleti'nin tarihî ve kurumsal mirasını devralırken Azerbaycan Türkleri, Çarlık Rusyası ve Sovyetler Birliği'nin hâkimiyeti altında farklı tecrübeler yaşamışlardır.

İki toplumun din ve devlet ilişkileri de bu şartlar içerisinde şekillenmiştir.

Azerbaycan'da Şiilik, Türkiye'de Sünnilik daha yaygındır.

Ancak mezhep farklılığını millî birlikteliğimizin önünde bir engel olarak görmek tarihî ve kültürel gerçeklerimizle bağdaşmaz.

Türk milleti, tarih boyunca farklı mezheplere ve dinî yorumlara mensup toplulukları bünyesinde barındırmıştır.

Bu çeşitlilik, ortak millî kimliğimizi ortadan kaldırmamıştır.

Azerbaycan'ın yaklaşık yetmiş yıl boyunca Sovyet yönetimi altında yaşaması, toplumun dinî ve sosyal hayatında önemli değişikliklere yol açmıştır.

Bu sebeple bugün Azerbaycan'ın laiklik anlayışını, devletin dinî hareketlere yaklaşımını ve güvenlik hassasiyetlerini değerlendirirken bu tarihî arka planı göz önünde bulundurmak zorundayız.

Türkiye'deki herhangi bir dinî anlayışın Azerbaycan'a aynen taşınmasını beklemek doğru değildir.

Aynı şekilde Azerbaycan'ın toplumsal şartlarından kaynaklanan uygulamaların Türkiye için ölçü kabul edilmesi de doğru olmaz.

Bir millet olmak, her konuda aynı düşünmek veya aynı hayat tarzını benimsemek zorunda olmak demek değildir.

Ortak millî kimliğimizin devamı için birbirimizin farklılıklarına saygı göstermek zorundayız.

Başörtüsü Meselesi: Hak ve Egemenlik Dengesi

Son günlerde iki ülke arasında ortaya çıkan gerilimin önemli sebeplerinden biri, Azerbaycan'daki okul kıyafeti düzenlemeleri ve bu düzenlemelerin başörtülü öğrencilere uygulanma biçimidir.

Bu konuda kendi düşüncemi açıkça ifade etmek isterim.

Bir öğrencinin başörtüsü sebebiyle eğitim hakkından mahrum bırakılmasını doğru bulmuyorum.

Eğitim, temel insan haklarından biridir.

Hiçbir genç kızın inancı veya kıyafeti sebebiyle eğitimden uzaklaştırılmasını arzu etmem.

Devletin görevi, vatandaşlarının temel haklarını korumak ve eğitim imkânlarından yararlanmalarını sağlamaktır.

Laiklik de farklı inançlara ve hayat tarzlarına sahip insanların eşit haklarla yaşayabilmesinin güvencesi olmalıdır.

Ancak bu meselede ikinci bir temel ilkeyi de unutmamak gerekir.

Azerbaycan bağımsız ve egemen bir devlettir.

Kendi hukuk düzenini, eğitim politikalarını ve kamu kurumlarının işleyişini belirleme hakkına sahiptir.

Türkiye'den bu uygulamalar eleştirilebilir.

Dostça tavsiyelerde bulunulabilir.

İnsan haklarına ilişkin kaygılar dile getirilebilir.

Fakat bunun diplomatik nezaket içerisinde ve karşılıklı saygıyı koruyarak yapılması gerekir.

Bir kardeşe tavsiyede bulunmak başka, ona buyurgan bir üslupla seslenmek başkadır.

Azerbaycan'ın iç işlerine müdahale ediyormuş izlenimi veren açıklamaların kardeşliğe fayda sağlamayacağı açıktır.

Türkiye'deki bazı siyasi çevrelerin ve medya temsilcilerinin kullandıkları sert ifadeleri doğru bulmuyorum.

Bununla birlikte Azerbaycan'daki bazı basın organlarının Türkiye toplumunun tamamını hedef alan, küçümseyen ve suçlayan değerlendirmelerini de aynı ölçüde yanlış buluyorum.

Bir devletin egemenliğine saygı göstermek, o devletteki bütün uygulamaları onaylamak anlamına gelmez.

Bir uygulamayı eleştirmek de o devletin bağımsızlığını veya egemenliğini yok saymak anlamına gelmemelidir.

Bu iki ilkeyi birlikte savunabildiğimiz ölçüde sağlıklı bir kardeşlik ilişkisi kurabiliriz.

Dinî ve Millî Hassasiyetler İstismar Edilmemelidir

Azerbaycan'ın dinî hareketler konusunda bazı güvenlik endişeleri taşıdığını biliyoruz.

İran'ın bölgedeki dinî ve siyasi nüfuz arayışları, Rusya'nın tarihî etkisi ve farklı ülkelerden gelen çeşitli dinî hareketler, Bakü yönetiminin hassasiyetlerini etkileyen unsurlardır.

Bu sebeple Azerbaycan'ın bağımsızlığını ve laik devlet yapısını koruma konusundaki endişelerini anlamak gerekir.

Ancak burada önemli bir ayrım yapmak zorundayız.

Samimi bir dinî inanç ile dinin siyasi amaçlarla istismar edilmesi aynı şey değildir.

Başörtüsü takan bir öğrenciyi, dinî hassasiyet taşıyan bir aileyi veya herhangi bir mezhebe mensup insanı, sırf bu özellikleri sebebiyle siyasi bir tehdidin parçası olarak değerlendirmek doğru değildir.

Diğer taraftan dinî hassasiyetleri kullanarak iki kardeş toplum arasında düşmanlık meydana getirmeye çalışan kişi ve çevrelerin bulunabileceği ihtimalini de göz ardı edemeyiz.

Tarih, millî ve dinî duyguların siyasi mücadelelerde nasıl kullanılabildiğini gösteren örneklerle doludur.

1. yüzyılın başlarında Osmanlı Devleti ile Kafkasya'daki Türk ve Müslüman topluluklarının karşı karşıya kaldıkları siyasi ve askerî mücadeleler, bu bakımdan da üzerinde düşünülmesi gereken tecrübeler sunmaktadır.

Fakat geçmişte yaşanan olaylardan hareketle bugün herhangi bir topluluğu veya kuruluşu delilsiz biçimde suçlamak da doğru değildir.

Önemli olan, dinî özgürlükleri korurken dinin siyasi çıkarlar için kullanılmasına karşı dikkatli olmaktır.

Dini siyasete, siyaseti de kardeşliğimizin arasına sokmamak gerekir.

Bugünkü Gerilimi Kimler, Nasıl Değerlendiriyor?

Türkiye ile Azerbaycan arasındaki son gelişmeler başörtüsü meselesiyle sınırlı görünmemektedir.

Karabağ Zaferi'nin değerlendirilme biçimi, Azerbaycan'ın İsrail ile ilişkileri, Türkiye'deki bazı siyasi ve medya çevrelerinin açıklamaları ve karşılıklı egemenlik hassasiyetleri, gerilimin farklı boyutlarını oluşturmaktadır.

Azerbaycan'ın İsrail ile ilişkilerini eleştirenler bulunmaktadır.

Elbette Azerbaycan'ın dış politikası da diğer devletlerin dış politikaları gibi eleştirilebilir.

Ancak Azerbaycan'ın uluslararası ilişkilerini Türkiye'nin tercihlerine göre düzenlemesini beklemek gerçekçi değildir.

Azerbaycan'ın kendi millî çıkarları, güvenlik endişeleri ve diplomatik tercihleri vardır.

Türkiye'nin de aynı şekilde kendi millî çıkarları ve dış politika öncelikleri bulunmaktadır.

İki devlet arasında her konuda tam bir görüş birliği bulunması mümkün değildir.

Önemli olan, görüş ayrılıklarının karşılıklı saygı içerisinde yönetilebilmesidir.

Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev'in 30 Ekim 2026 tarihinde Ankara'da gerçekleştirilen Türk Devletleri Teşkilatı Zirvesi'ne katılmaması, son gelişmelerin diplomatik boyutunu göstermesi bakımından dikkat çekicidir.

Azerbaycan'ın toplantıda Dışişleri Bakanı düzeyinde temsil edilmesi, ilişkilerin tamamen kesilmediğini göstermektedir.

Bununla birlikte Azerbaycan basınında yayımlanan bazı sert değerlendirmeler, yaşanan rahatsızlığın ne kadar büyüdüğüne işaret etmektedir.

Burada her iki tarafın da kendisine sorması gereken sorular vardır.

Türkiye'deki bazı çevreler, Azerbaycan'a yönelik eleştirilerinde kardeşlik hukukunu gözetmiş midir?

Azerbaycan'daki bazı yayın organları, Türkiye'nin bütününü suçlayan ifadeler kullanırken aynı kardeşlik hukukuna riayet etmiş midir?

Birbirimizin hassasiyetlerini yeterince anlamaya çalışmış mıyız?

Yoksa haklı olduğumuzu düşünerek karşımızdakinin de haklı olabileceği noktaları görmezden mi gelmişiz?

Kanaatimce bugün üzerinde düşünülmesi gereken asıl mesele budur.

Türk Dünyasının Geleceği Tehlikeye Atılmamalıdır

Türkiye ile Azerbaycan arasındaki ilişkiler, sadece iki devletin meselesi değildir.

Bu ilişkiler, bütün Türk dünyasının geleceğini ilgilendirmektedir.

Bugün Türk Devletleri Teşkilatı çatısı altında gelişmekte olan iş birliği, ekonomik ve diplomatik bir yakınlaşmanın çok ötesindedir.

Bu süreç, uzun yıllar boyunca birbirinden uzak yaşamaya mecbur bırakılmış Türk topluluklarının yeniden birbirini tanıması, ortak tarihini öğrenmesi ve ortak geleceğini düşünmesi bakımından son derece önemlidir.

Azerbaycan, Anadolu ile Türkistan arasında coğrafi, kültürel ve siyasi bakımdan önemli bir köprü durumundadır.

Türkiye ile Azerbaycan arasındaki ilişkilerin zayıflaması, Ankara ile Bakü'yü değil; Kazakistan'ı, Kırgızistan'ı, Özbekistan'ı, Türkmenistan'ı ve Türk dünyasının diğer topluluklarını da ilgilendiren iş birliği imkânlarını olumsuz etkileyebilir.

Bu sebeple iki ülkenin ilişkileri, günlük siyasi hesapların ötesinde düşünülmelidir.

Bugün bazı siyasi çevreler arasındaki tartışmalar sebebiyle yıpratılan güvenin yeniden oluşturulması kolay olmayabilir.

Üstelik dünyada ve bölgemizde meydana gelen gelişmeler, Türk devletlerinin birbirleriyle daha fazla dayanışma içerisinde bulunmasını gerekli kılmaktadır.

Kafkasya'daki güvenlik dengeleri, Rusya'nın bölgedeki etkisi, İran'ın politikaları, enerji ve ulaşım hatları, Orta Koridor ve uluslararası güç mücadeleleri, Türkiye ile Azerbaycan'ın iş birliğini her zamankinden daha önemli hâle getirmektedir.

Böyle bir dönemde kardeş iki devletin birbirine karşı kırıcı bir dil kullanması, kendi gelecekleri bakımından da sakıncalıdır.

Türk dünyasının geleceği, kişisel ihtiraslardan, siyasi rekabetlerden ve ideolojik ayrılıklardan daha büyüktür. 

Devlet Adamlarına, Aydınlara ve Basın Mensuplarına Düşen Görev

Bugün hem Türkiye'de hem Azerbaycan'da sorumluluk sahibi herkese önemli görevler düşmektedir.

Her şeyden önce devlet yöneticilerinin açıklamalarında diplomatik nezakete özen göstermeleri gerekir.

Basın mensupları, bir ülkedeki siyasi tartışmaları bütün bir millete mal etmemelidir.

Aydınlar ve ilim adamları ise tartışmaları daha da sertleştirmek yerine tarihî gerçekleri ve ortak değerleri hatırlatmalıdır.

Türkiye'de hiçbir siyasi parti, bütün Türk milletinin tek temsilcisi değildir.

Azerbaycan'da da hiçbir hükûmet, Azerbaycan milletinin bütün tarihî ve kültürel varlığını tek başına temsil etmez.

Siyasi iktidarlar değişir.

Devlet adamları gelir, gider.

Siyasi şartlar ve politikalar zaman içerisinde farklılaşabilir.

Fakat milletlerin tarihî hafızası, kültürel değerleri ve ortak kimliği çok daha uzun ömürlüdür.

Türkiye-Azerbaycan kardeşliği, herhangi bir siyasi iktidarın mülkiyetinde değildir.

Bu kardeşlik, Nuri Paşa'nın askerlerinden Mehmet Emin Resulzade'nin bağımsızlık mücadelesine, Dede Korkut'tan Fuzuli'ye, Anadolu'nun ve Azerbaycan'ın âşıklarından Karabağ şehitlerine kadar uzanan büyük bir tarihî mirasın eseridir.

Bu mirası korumak, hepimizin ortak sorumluluğudur.

Son Söz: Kardeşlik Üstünlük Değil, Eşitlik ve Fedakârlıktır

Türkiye ile Azerbaycan arasındaki ilişkileri değerlendirirken her zaman hatırlamamız gereken bir gerçek vardır.

Biz aynı milletin iki bağımsız devletiyiz.

Bu anlayışın anlamı, devletlerden birinin diğerine üstün olması değildir.

Birinin ağabey, diğerinin küçük kardeş kabul edilmesi hiç değildir.

İki bağımsız devletin birbirinin egemenliğine, millî iradesine, tarihî tecrübelerine ve toplumsal değerlerine saygı göstermesidir.

Türkiye'nin Azerbaycan'a karşı üstenci bir tavır takınmasını doğru bulmadığım gibi Azerbaycan'dan Türkiye'ye yönelik kırıcı ve küçümseyici açıklamaları da doğru bulmuyorum.

Bir yanlışın karşısına başka bir yanlışla çıkmak, sorunları çözmez.

Azerbaycan'ın bağımsızlığına saygı göstermek Türkiye'yi küçültmez.

Türkiye'nin tarihî fedakârlıklarını takdir etmek de Azerbaycan'ın bağımsızlığına gölge düşürmez.

Bugün Ankara'da ve Bakü'de yapılması gereken, karşılıklı suçlamaları çoğaltmak değil, ilişkileri onaracak samimi adımlar atmaktır.

1918'de Bakü uğrunda birlikte mücadele edenlerin hatırasına saygı duymak, 1990'da Azerbaycan'ın bağımsızlığı uğrunda hayatını kaybedenlerin acısını unutmamak ve Karabağ şehitlerinin emanetini korumak istiyorsak birbirimize karşı daha dikkatli davranmak zorundayız.

Dede Korkut'un hikmetini, Fuzuli'nin gönül dünyasını, Resulzade'nin bağımsızlık ülküsünü ve Nuri Paşa'nın fedakârlığını hatırlamak zorundayız.

Bütün bu tarihî şahsiyetlerin, eserlerin ve mücadelelerin bize bıraktığı ortak bir mesaj vardır:

Millet olmak YALNIZca aynı soydan gelmek değildir. Aynı kaderin sorumluluğunu da paylaşabilmektir.

Türkiye ile Azerbaycan'ın kaderleri, tarih boyunca pek çok defa kesişmiştir.

Bundan sonra da birbirinden tamamen bağımsız düşünülemeyecek kadar güçlü tarihî ve kültürel bağlara sahiptir.

Bu sebeple bugün yaşanan anlaşmazlıkların kalıcı bir kırgınlığa dönüşmesine izin verilmemelidir.

Tarihimizdeki karşılıklı fedakârlıkların yalnızca şu iki örneğini hatırlamak bile bugün yaşanan anlaşmazlıkların ne kadar yersiz olduğunu ve bu kardeşliği zedelemeye hiçbirimizin hakkı bulunmadığını anlamamız için yeterlidir:

1918'de Bakü'nün kurtuluşu için Azerbaycanlı kardeşlerinin yardımına koşan Anadolu evlatlarıyla, 1920'de XI. Kızılordu'nun Azerbaycan'ı işgaline boyun eğmeyerek silahlarını teslim etmeyen Azerbaycan Türk askerleri, aynı tarihî kardeşliğin unutulmaz kahramanlarıdır.

Osman Kazak komutasındaki bu kahraman Azerbaycan Türk askerleri, atlarını güneye sürerek Aras'ı geçmiş; Merend ve Hoy üzerinden Van'a, oradan da Erzurum'un imdadına yetişmişlerdir. Kâzım Karabekir Paşa'nın ordusuna katılarak Kars'ın ve Arpaçay bölgesinin Ermeni işgalinden kurtarılması mücadelesinde yer almışlardır.

Ancak onların mücadelesi bununla da sınırlı kalmamıştır. Bir kısmı, Anadolu'nun bağımsızlık mücadelesine katılarak Mustafa Kemal Paşa'nın ordularıyla Batı Cephesi'ne kadar uzanmış; İzmir'in kurtuluşuna ve Yunan işgalinin sona erdirilmesine giden büyük zafer yürüyüşünde görev almıştır.

Bugün bir kısmı Kars'ın, bir kısmı İzmir'in şehitliklerinde ebedî istirahatgâhlarında yatan bu kahramanlar, Türkiye ile Azerbaycan arasındaki kardeşliğin sadece sözlerle değil, birlikte dökülen kanlarla, ortak mücadelelerle ve karşılıklı fedakârlıklarla kurulduğunun tarihî şahitleridir.

1918'de Bakü için can veren Anadolu evlatları, Millî Mücadele yıllarında Anadolu'nun kurtuluşu uğrunda şehit düşen Azerbaycan Türk askerleri ve 2020'de Karabağ'ın kurtuluşu için hayatlarını feda eden Azerbaycan evlatları, aynı tarihî kardeşliğin farklı dönemlerdeki kahramanlarıdır.

Onların aziz hatıralarına saygı göstermenin yolu, birbirimize üstünlük taslamak, geçmişte yapılan fedakârlıkların hesabını tutmak veya kardeşliğimizi siyasi ihtiraslara kurban etmek değil; birbirimizin bağımsızlığına, egemenliğine ve millî onuruna saygı göstererek daima yan yana durmaktır.

Çünkü Türkiye ile Azerbaycan'ın kardeşliği, yalnızca ortak bir tarihin değil, birbirinin istiklali uğrunda can vermiş kahramanların da emanetidir.

Son söz olarak şunu ifade etmek isterim: