Azerbaycan üzerinden kardeşliğimize gölge düşürmek isteyenler

13 Ekim 2026 tarihinde Azerbaycan aydınlarına hitaben kaleme aldığım yazıda, bu konuyu bir sonraki yazımda yeniden ele alacağımı belirtmiştim. Verdiğim söze istinaden bugün bu meseleye bir kez daha değinmek istiyorum.

Son günlerde Azerbaycan’da öğrenci formalarıyla ilgili yaşanan tartışmaların bazı çevreler tarafından farklı amaçlarla kullanılmaya çalışıldığını görüyoruz. Azerbaycan Tahsil Nazirliğinin (Eğitim Bakanlığının) yayımladığı yazıda başörtüsünden ve hicaptan söz edilmediği hâlde, birtakım çevreler gerçek dışı ifadelerle konuyu saptırarak kamuoyunda huzursuzluk meydana getirmeye çalışıyor.

Bir yandan özgürlüklerin kısıtlandığı iddiasıyla özgürlük taraftarlarını, diğer yandan hicap meselesini öne sürerek dindar insanları galeyana getirmek istiyorlar.

Elbette dinî hassasiyetleri bulunan insanların endişelerini dile getirmesi, özgürlükleri savunanların görüşlerini açıklaması tabiidir. Ancak ortada olmayan sözleri varmış gibi göstermek, araştırmadan hüküm vermek ve insanları kışkırtmak doğru değildir. Azerbaycan’da yaşanan bu hadiseye müdahil olmak isteyen bazı kimselerin de duydukları birkaç sözden hareketle, meselenin aslını araştırmadan hakarete varan tepkiler gösterdiğine şahit oluyoruz.

Burada asıl dikkat edilmesi gereken, bu tartışmaların hangi amaçla ve kimler tarafından körüklendiğidir.

Geçmişte yaşananlar bize ne söylüyor?

Tarih, toplumları birbirine düşürmek isteyenlerin çoğu zaman gerçek meseleleri istismar ettiğini gösteren örneklerle doludur.

XX. yüzyılın başlarında İstanbul’da terör eylemlerine karışan, hatta Sultan Abdülhamid Han’a  suikast girişiminde bulunan Ermeni teröristlerin bir kısmı, Osmanlı Devleti'nin takibinden kaçarak o dönemde Rus işgali altında bulunan Kars, Tiflis ve Bakü gibi şehirlere yönelmişti. Bu bölgelerde yaşayan Müslüman Türk halkının maruz kaldığı acılar, tarihin unutulmaması gereken sayfaları arasındadır.

Bugün de Türkiye’den kaçan bazı örgütlerin, İran’dan, Arabistan’dan, Afganistan, Rusya, İsrail, Fransa gibi yerlerden gelerek Bakü’de faaliyet gösteren birtakım örgüt, cemaat ve tarikat çevrelerinin, Azerbaycan ile Türkiye arasındaki kardeşlik bağlarını zedelemeye çalıştığı yönünde ciddi endişeler bulunmaktadır!..

Bu tür faaliyetlerin amacı, Azerbaycan’ı başta Türkiye olmak üzere diğer Müslüman ülkeler nezdinde itibarsızlaştırmak ve bölgede huzursuzluk meydana getirmek olabilir.

Ancak burada bir hususu özellikle belirtmek gerekir: Her dinî çevreyi, her cemaati veya her hicap hassasiyeti taşıyan insanı bu tür girişimlerle ilişkilendirmek doğru değildir. Bizim eleştirdiğimiz, dinî ve millî hassasiyetlerin samimiyetsiz biçimde istismar edilmesidir.

Peki, gerçek zulümler karşısında neredeydiler?

Bugün birkaç kelime üzerinden ortalığı velveleye vermek isteyenlerin, geçmişte yaşanan çok daha büyük acılar karşısında nerede olduklarını da sormak gerekir.

1930’lu yıllarda Azerbaycan’da, Kazakistan’da, Özbekistan’da ve Türkmenistan’da on binlerce Müslüman Türk aydını kurşuna dizilirken, zindanlara atılırken bu zulümlere karşı kaç kişi sesini yükseltti?

On binlerce yazarın, şairin, ilim ve din adamının eşleri, kızları, anneleri ve kayınvalideleri toplanarak ALJİR kamplarına götürüldüğünde; insanlık dışı muamelelere maruz bırakıldığında, bu insanların haklarını kim savundu?

1945 yılında Tebriz’de dinî ve millî eserler toplanarak hükûmet meydanında yakılırken kaç kişinin sesi duyuldu?

O günlerde sadece Azerbaycan’ın millî şairi Samed Vurgun, Yandırılan Kitaplar adlı destanıyla bu olayı protesto etti. Peki, bugün dinî hassasiyetleri öne çıkararak insanları harekete geçirmek isteyenler, o günlerde bu zulümlere karşı neden aynı hassasiyeti göstermediler?

Birinci Karabağ Savaşı sırasında Ermenistan’ın Azerbaycan topraklarının yaklaşık yüzde 20’sini işgal ettiği dönemde yaşanan acılar da unutulmamalıdır.

Azerbaycan’ın işgal altındaki topraklarında yüzlerce caminin tahrip edildiği, dinî mekânlara domuzlar doldurulup, kapılarına köpekler bağlandığı Müslüman Türk halkının ağır zulümlere maruz kaldığı bir dönemde, bugün ortalığı velveleye verenlerin kaçı aynı kararlılıkla tepki gösterdi?

Elbette her insanın her olaya aynı anda tepki göstermesi mümkün değildir. Ancak mesele, bugün bir konuyu savunurken geçmişteki büyük acıları görmezden gelmek ve hassasiyetleri yalnızca işimize geldiğinde hatırlamaktır.

Binali Yıldırım’ın Kardeşlik Mesajı

15 Ekim 2026 tarihinde üniversitemizin açılış merasimini onurlandıran Sayın Başbakanımız ve Türk Devletleri Teşkilatı Aksakallar Konseyi Başkanı Binali Yıldırım Beyefendi, konuşmasında Türkiye-Azerbaycan ilişkileri hakkında son derece anlamlı değerlendirmelerde bulundu.

Sosyal medyada iki ülke arasındaki ilişkileri zedelemeye yönelik haber ve yorumlara dikkat çeken Sayın Yıldırım, Türkiye ile Azerbaycan’ın aynı milletin iki devleti olduğunu vurgulayarak şu mesajı verdi:

Azerbaycan ve Türkiye bir milletin iki devletidir, köklerimiz birdir, devletlerimiz ayrıdır. Türkiye'nin egemenlik hakları Türkiye'ye aittir, Azerbaycan'ın egemenlik hakları da oraya aittir. Egemenlik haklarına ne bizim ne Azerbaycan'ın müdahale etme gibi bir pozisyonu söz konusu değildir.

Sayın Yıldırım, iki ülke arasındaki ilişkileri bozmaya çalışanlara da şu sözlerle seslendi:

İlişkilerimizi bozmaya çalışanlar hiç heveslenmesinler; birtakım güncel olaylarla kadimden gelen Azerbaycan-Türkiye ilişkilerini bozmaya hiç kimsenin gücü yetmez. Biz kardeşiz, sevinçte de beraberiz, kederde de beraberiz.

Konuşmasının devamında Anadolu, Kafkasya ve Türkistan’ın ortak tarihine değinen Yıldırım, geçmişte büyük medeniyetler kuran Türk milletinin gelecekte de aynı başarıları gerçekleştirmek için gayret göstereceğini ifade etti.

Bu sözler, bugün yaşanan tartışmalar karşısında hepimize önemli bir sorumluluk yüklemektedir. Türkiye ile Azerbaycan arasındaki ilişkiler, günlük tartışmaların ve sosyal medyada dolaşan asılsız iddiaların insafına bırakılamayacak kadar köklüdür.

Kardeşliğimizi korumak zorundayız

Azerbaycan ile Türkiye arasındaki kardeşlik, birkaç tartışmayla sarsılacak kadar zayıf değildir. Bu kardeşlik, ortak tarihimizin, kültürümüzün, dilimizin ve yaşadığımız acıların üzerine kurulmuştur.

Fakat bu bağın korunması için hepimizin dikkatli olması gerekir. Azerbaycan’da yaşanan her meselede, Türkiye’den veya başka ülkelerden gelen her iddiada önce gerçeği araştırmalı, sonra değerlendirme yapmalıyız.

Dindar insanlarımızın hassasiyetleri de özgürlük taraftarlarının kaygıları da istismar edilmemelidir. Birbirimizi suçlamak yerine, gerçekleri ortaya çıkarmak ve ortak akılla hareket etmek zorundayız.

Bugün Azerbaycan üzerinden Türkiye ile Azerbaycan’ın arasını açmak isteyenler varsa, onlara verilecek en güzel cevap, kardeşliğimizi daha güçlü biçimde korumaktır.

Unutmayalım ki gerçek dinî hassasiyet, yalnızca kendi inandığımız değerler söz konusu olduğunda değil, başkalarının uğradığı haksızlıklar karşısında da adaleti savunabilmektir. Gerçek kardeşlik ise bir tartışmanın peşinden sürüklenmek değil, haki