BIST 1.402
DOLAR 8,64
EURO 10,32
ALTIN 494,43
YAZARLAR

"Soykırım"

İnsanî ve vicdanî hasletlerini muhafaza edip özgür düşünebilen bir kimsenin, Birinci Dünya Savaşı yıllarında Osmanlı coğrafyasında, büyük güçlerin güdülediği Ermeni çetelerinin sebep olduğu mukateleyi “soykırım” olarak değerlendirmesi mümkün değildir.

Mesele, Osmanlı Devleti ve Türk milleti üzerinde emelleri olan ülkelerin kurup sevk ettikleri Ermeni çetelerinin türettiği sistemli ve kesintisiz saldırı, tecavüz, istismar ve isyanlar karşısında sabrı tükenen Osmanlı Devleti’nin esasını oluşturan vatan evlatlarının, bin bir macera ve mücadele ile kurup, asırlardır ayakta tuttukları devletlerini korumak ve bu devletin çatısı altında kader birliği yaptıkları halkaların güvenliğini sağlamak için tedbirler almaktır. Bu durumda aslolan husus, arada millî hassasiyeti yüksek kimselerin kavgaya tutuşmaları neticesinde mukatele denilen karşılıklı çatışmaların meydana gelmesi ve bu çatışmalarda ölme, öldürme hadiselerinin vuku bulmasıdır.

*   *   *

Olayların tarihî seyri irdelendiğinde, Rusların, İran’dan ve Anadolu’nun çeşitli bölgelerinden getirdiği Ermenileri hem orduda hem terör örgütlerinde hem de beşinci kol faaliyetlerinde pervasızca kullanmasını “çekemeyen” İngilizler buna seyirci kalmak istemez. Bu saf ve becerikli halktan, Türkler aleyhine onlar da faydalanmak ister. Ardından Fransa ve Amerika da el uzatır, derken onlar da siyasî emelleri için onların “hamiliğine” soyunurlar. Bu devletlerin esrarengiz yaklaşımlarına aldanan Ermeniler, onların şımarık evlatlığı rolünü üstlenirler. Velinimetleri olan Türk milletine sırt çevirirler. Büyük bir devlet geleneğine sahip Osmanlı Devleti, huysuz evladının nazını çeken babalar gibi sürekli onların nazıyla oynar. Onları korur, kollar. Hatta kendi evlatlarını cezalandırıp onlara dokunmaz. Ne yazık ki Ermeniler, ne oldum delisi olup gittikçe gemi azıya alırlar. Yüzyıllardır sayesinde neşvünema buldukları Türkleri düşman görüp bindikleri dalı kestirenleri ise dost sanırlar. Alvarlı Efe’nin sözüyle:

Yârı kim, ağyârı kim fark etmedikçe bir gönül

Gafletinden zanneder ki dostu düşmandır ona.”

Ermenilerin büyük ekseriyeti gafletlerinden dokuz yüz yıllık dostlarını düşman görürler. Kendilerini devletli olmaktan uzaklaştıran Rusya, İngiltere, Fransa, Amerika gibi devletlerin fedailiği konumuna düşürüp büyük yanlışlar yaparlar.

Ermenilerin yaptıkları temel yanlışlardan birkaçını hatırlamak yerinde olacaktır:

İngiltere, Rusya ve Fransa’nın teşvik ve desteğiyle kurulan Hınçak ve Taşnak çetelerinin eliyle Türk milletine ve Türk hükûmetlerine karşı onlarca isyan edip onlarca suikast yapıp terör estirmeleri.

En az bunun kadar vahim olan bir diğer husus da kültürel birliği bozmaya çalışmaları ve dokuz asra yakın kültür, sanat, medeniyet, tarih, vatan birliği yapmış, kıvançta, tasada birlikte olmuş, devletin banisi Türklerin “millet-i sadıka” hitabına mazhar olmuş Ermeni halkını, kendi elleriyle Türk ve Müslüman halklardan tefrik etmeye kalkışmalarıdır.

Halkların dost, akraba olmasında ve kader birliği yapmasında en önemli bağ, kültür bağıdır. Türk milleti ile Ermeni halkı arasında gönüllü olarak yüksek seviyede kültür birliği oluşmuştur. Çok işlevli bir sanat olan âşıklık geleneği buna iyi bir örnektir.

Türkler “ozan” dediği dönemlerde Ermeniler “gusan” demişler; Türkler “âşık” deyince onlar da “âşug” demiş. Türk âşıklık geleneğini en yakın akraba bir halk gibi benimsemiş, bu sahada meydan almış, saz çalıp söz söylemişlerdir.

1877-1878 Osmanlı Rus Savaşı yıllarına kadar Kafkasya, İran ve Osmanlı arazisinde bulunan bütün Ermeni âşıklar, ağırlıklı olarak Türkçe yazıp okumuş ve Türkçe halk hikâyeleri anlatmışlar. Az sayıda Ermeni âşık, Ermenice, Rusça, Gürcüce ve Farsça şiir yazmıştır.

Ermeni araştırmacılardan Gaégin Levonyan Türkçe yazıp okuyan Ermeni âşıkları şöyle tasnif etmiştir:

1. İran-Ermeni Âşık Mektebi: 17. yüzyılın ilk yarısında İsfahan’da Kul Egaz’ın kurduğu ve bünyesinde Mıgırdiç, Kul Serkis, Kul Arzun, Kul Artun, Bağıroğlu, Abdinoğlu, Seferoğlu, Emiroğlu adlı âşıklar yer almıştır. En ünlü olanı Kul Artun’dur.

2. Gürcü-Ermeni Âşık Mektebi: 1750 yıllarında kurulmuş 19. yüzyılın sonuna kadar devam etmiştir. En ünlü âşığı Sayat Nova’dır. Diğer ünlü âşıkları: Şamçı Melko, Budağ Oğlan, Küçük Nova, Sayatoğlu ve Lezzet Oğlan’dır.

3. Türk/Osmanlı Ermeni Âşık Mektebi: İstanbul’da Âşık Artin ve Âşık Rumani tarafından 1730’da kurulmuş ve 1870 yılına kadar devam etmiştir.

1820 yılından itibaren İstanbul dışında da bazı önemli merkezlerde Âşık Mektepleri kurulmuştur.

·         Erzurum’da (başkanı Âşık Nidayî)

·         Kars’ta (başkanı Âşık Tüccarî)

·         Aleksandropol (Gümrü)’da  (başkanı Âşık Bave)

·         Erivan’da (başkanı Âşık Şirin)

·         Gence’de (başkanı Âşık Miskin Burcu)

·         Şamahı’da (başkanları Âşık Zerger ve Âşık Turinc)

Ne yazık ki 19. yüzyılın ortalarından itibaren Osmanlı Devletini parçalamak ve Türk Dünyasını zayıf düşürmek isteyen, Rusya, İngiltere, Fransa ve Amerika gibi ülkeler Ermeni-Türk kültür birlikteliğini de bozmayı hedeflemişlerdir.

Bu ülkeler, Osmanlı Devleti topraklarında görevlendirdikleri konsoloslar ve özel görevliler vasıtasıyla Ermenileri, Türk milletinden ve Türk kültüründen tefrik etme gayretine düşmüşlerdir. Ermeni asıllı yazarlara yayımlattıkları eserlerle, iyi niyetli olmayan faaliyetlerini sürdürmüşlerdir. Şu eserlerin yayın tarih ve yerleri bu konuda hayli bilgi vermektedir.

1852            G. Akhverdyan, Sayat Nova, Moskva 1852.

1865            Girakos, Ermeni Tarihi, Vénésiya 1865.

1892            G. Kosdanyan, Hovannes Tlkurantsi ve Şiirleri, Tiflis 1892.

1892            G. Levonyan, Ermeni Âşıġları, Aleksandropol 1892.

1893            Âşık Civanî’nin Mahnıları, Aleksandropol 1893.

1893            G. Ağayan, Muasırr Ermeni Şifahî Nağmeleri, “Daraz”, 1893.

1895            Varşam Trdatyan, Âşık Baydzârenin Mahnıları, Tiflis 1895.

1903             G. Akhverdyan, Ermeni Âşıkları, Tiflis 1903.

1903            H. Manandyan ve H. Acaryan, Ermeni Fedaileri, Eçmiadzin.

1906            Arşak Çobanyan, Les Trouveres Armeniens, Paris 1906.

1911            T. Balyan, Ermeni Âşıkları, İzmir 1911.

1915            Zaminyan, Ermeni Edebiyatı Tarihi, Nahçivan 1915.

1918            Sayat Nova, Şerler, Tiflis 1918.

1919            M. De Morgan, Histoire du Peuple Armenien, B. L. Paris 1919.

1921            E. M. Astvasaduryan, Neğmeler Mecmuası, El Yazması, 1921.

 *   *   *

Gelelim asırlarca halkın ve devletin millet-i sadıka deyip itimat ettiği Ermenilerin yaptığı diğer yanlışlara. Bilinen bir gerçektir ki, ister şahıs düzeyinde ister halk düzeyinde olsun güven kazanılır. Asırlarca güvenilen bir halka durup dururken güven duyulmaması düşündürücüdür. Meseleye hadisenin vuku bulduğu zaman ve zeminini de göz önüne alarak bütünlük içerisinde bakmak gerekir. Bir senaryonun sadece son sahnesine bakarak hüküm vermek elbette ki isabetli olmaz. Sebeplerin ve sebep olanların bilinmesi de doğru hüküm için gereklidir. Asırlarca Türk Devletlerinin huzur, refah ve fiyakasından faydalanıp cefaya düştüğünde düşmanın safında yer almak iyi bir dostluk alameti olmasa gerek.

*   *   *

1914 yazında yukarıda bahsini ettiğimiz devletlerin güdümündeki Taşnaklar, Erzurum’da bir kongre düzenler. Amaçları, savaş çıkması durumunda takınacakları tavrı belirlemektir. İttihat ve Terakki hükûmeti önemli elemanlarından Naci Bey ile Bahattin Şakir’i temsilci gönderir. Hükûmetin taleplerini kongreye sunarlar: Savaş çıkması durumunda Osmanlı Devletine sadık kalacaklarına dair söz vermeleri, Ermeni askerlerin Osmanlı ordusu saflarında yer alması ve Rusya’daki Ermenilerin cephe gerisinde Osmanlılara yardım etmesi istenir.

Ermeni liderler, net cevap vermezler. Osmanlı Ermenilerinin zaten devlete bağlı olduklarını ancak hükûmetle aynı görüşte olmadıkları için bağımsız hareket edebileceklerini, Ruslara karşı olmayacaklarını, Rusya Ermenilerinin de Ruslara bağlı kalacağını söylerler.

Hükûmet temsilcileri, Taşnakların gizli karar aldıklarını, savaş başlar başlamaz ayaklanıp Osmanlı Devleti’nden ayrılacaklarını öğrenirler. Vaziyeti hükûmete bildirirler. Tabii ki bu kararı, örgütün iplerini ellerinde tutan ve giyim kuşamlarından silahlarına kadar her şeylerini temin eden İngiliz, Fransız ve Rusya “misyonerlerinin” yönlendirmesiyle almışlardır.

Yurt içinden ve dışından hükûmete ulaşan bütün bilgi ve işaretler Taşnakların savaş başlar başlamaz ayaklanacaklarını, yerleşik bulundukları yerleşim yerlerinde tek Türk, Müslüman bırakmamak kaydıyla katliam yapacaklarını, eğitip hazırladıkları Ermeni birliklerinin Rus, İngiliz, Fransız ordularının saflarında Türk ordularına karşı savaşacaklarını, Osmanlı Devletini bölüp Karadeniz'den Akdeniz'e, Karabağ dağlarından Arap çöllerine uzanan Büyük Ermenistanı kuracaklarını ve bu coğrafyayı Türklerden arındıracaklarını göstermektedir. Hemen şunu söylemek gerekir ki bu fikir Fransa tarafından istenmektedir.

*   *   *

İttihat ve Terakki Hükûmeti, vaziyetin vahametini anlar. İpin Ermenilerin elinde olmadığını görür. Bu durumda hıyanet şebekelerinin plânlarını boşa çıkarmak için halkın “Tehcir Kanunu” dediği ancak resmî adı “Sevk ve İskân Kanunu” olan iki maddelik kanunu çıkarır. Kanunun maddeleri şöyledir:

“Sefer zamanı ordu ve kolordu ve tümen kumandanları ve bunların vekilleri ve müstakil mevki kumandanları ahali tarafından herhangi bir suretle hükûmetin emirlerine ve ülkenin savunmasına ve asayişin muhafazasına ilişkin icraata ve tertibata karşı muhalefet ve silahla tecavüz direnme görürlerse, hemen askerî güçler ile en şiddetli surette akıllarını başına getirmeye ve tecavüz ve direnmeyi esasından imha etmeye görevli ve mecburdurlar.”

“Ordu ve müstakil kolordu ve tümen kumandanları, askerliğin gerektirdiği kurallara dayanarak veya casusluk ve hıyanetlerini hissettikleri köy ve kasaba ahalisini tek olarak veya toplu olarak diğer mahallere sevk ve iskân ettirebilirler.”

*   *   *

Tarafsız bir gözle bakılırsa “Tehcir Karunu”nun çıkarılması Türk ve Müslüman halklar kadar Ermeni halkı için de büyük önem arz etmektedir.

Ermenistan’ın ilk cumhurbaşkanı Ovanes Kaçaznuni, bu konuyu 1923 Parti Konferansı'nda sunduğu bildiride şöyle değerlendirmektedir:

“1915 yaz ve sonbahar döneminde Türkiye Ermenileri zorunlu göçe (tehcir) tabi tutuldu, kitlesel sürgünler ve baskınlar gerçekleştirildi. Bütün bunlar Ermeni meselesine ölümcül bir darbe vurdu.

Tarihsel Ermenistan'ın, bize devreden gelenekler ve Avrupa diplomasisinin vaatleri doğrultusunda, bağımsızlığımızın temelini oluşturması gereken bölgeleri boşaltıldı; Ermeni vilayetleri Ermenisiz kaldı.

Türkler ne yaptıklarını biliyorlardı ve bugün pişmanlık duymalarını gerektirecek bir husus bulunmamaktadır; sonradan da anlaşıldığı üzere, Türkiye'de Ermeni meselesinin temelli çözümü açısından bu yöntem en kesin ve en uygun bir yöntemdi.”

*   *   *

Avrupa şehirlerinde oturup olayların müsebbiplerini ve azmettirenlerini görmezden gelerek yarım asır, hatta bir asır sonra mukatele sahnelerini tek yönden bakarak yazan ve dünya liderlerine servis yapan yazarlara hatırlatmak için çok üzülerek iki, üç örnek vermek istiyorum:

Önce Cenûbî Garbî Kafkas Hükûmeti’nin dış işleri bakanlığını yapmış Fahrettin Erdoğan’ın kitabından bir örnek:

“Kars- Selim Cavlak köyüne geldik. Eğrice kalelerinden 40 kadar kadın ve çocuk bulduk, bunların içinde bir kadın ve bir erkek, yaralı olarak yaşıyorlardı… Cenazeleri köye nakledip defnettikten sonra, gidip yaralılardan izahat aldım. Bu ölenler arasında uzun saçlı, servi boylu, ak yüzlü, çatık kaşlı Melek adında bir taze gelin varmış. Bunu Ermeniler sağ tutup götürmek istemişler. Gelinin kollarına yapıştıklarında, ilk hamlede gelin bir yumrukta Ermeni birinin burnuna vurarak yere sermiş. Bu defa iki üç tanesi üzerine hücum etmiş, onlarla da boğuşmaya başlamış. Teslim olması için ilk önce desteleyip saçını kesmişler, buna aldırmadığını ve katiyen teslim olmayacağını anlayınca, yumruklayan ellerini kollarını kesmişler ve sonra tekmeleyen ayaklarını kesmişler ve sonra da bağıran, haykıran, nefret eden başı gövdesinden ayırmışlar. Bizler bu aziz ve asil parçaların her birini bir yerden toplayarak deste deste kesilen serpilen saçları da toplayıp kardeşi İsmail'in cenazesiyle yan yana gömdük. Melek, melekler arasına karışmıştı.”

“Berne köyüne geçtik. Orada da birçok Türk kadın ve çocuklarının öldürüldüklerini duyduk, orada da Sava oğlu Nikola’nın adamları bir saman damına 1200, diğer bir dama 300 masumu doldurarak makineli tüfekten geçirdikten sonra, gene otlar doldurup yakmışlar. Bu damları da topraklarla örtüp şehitlik mezarı yaptık.”

“Oradan da Iğdır köyüne geçtik. 50 kadar cenaze vardı. Bunların içinde Aslan Ağa’nın hayır sahibi eşi Mahbube hanımı tutmuşlar, çok para istemişler. İstediklerini aldıktan sonra, gizli olanlar da ne kadar varsa ver diye ısrar edip hatun sağ iken kafa derisini yüzmeğe başlamışlar. Kadıncağız ne kadar yok diye söylemişse de boynuna kadar kafa derisini yüzerek onu da fecaatle öldürmüşler. O zaman diğer köylü kadınlar da bunu seyrediyormuş.”

“Aşağı Kotanlı ve Yukarı Kotanlı’daki kuyulara doldurulan cenazeleri çıkararak mezarlara koyduk. Aşağı Kotanlı’da Yusufoğlu ağanın eşi Vesile çok güzel bir gelindi. Kızı 15 yaşındaki Sultan’ı Ermeniler tutmuş, öldürmeden beraberlerinde götürmek istemişler, bunlar da kabul etmiş; yalnız köyün önünden akan buz tutmuş Kars çayının üstünden geçerlerken köylülerin su almak için açtıkları deliğin başına gelerek ‘Sizin gibi canilere teslim olmaktansa ölüm daha evlâdır” deyip kendilerini buradan çaya atıp buzun altına akıp gitmişlerdir.”

*   *   *

“Şark cephesinde: Dün Ruslar… ve Pasin kızları Rus kazaklarına peşkeş çekilmiştir. Ordu raporu.”

Bir sabah, (Pasin köylerinin) sularını Rus atlılarına kılavuzluk eden Ermeni çetelerinin atları geçti. Pasinler’de genç kızlara bekçilik eden 93 rediflerinden (gazilerinden) başka erkek, yaslı analardan gayri silah yoktu. Bakınız çeteler ne yaptılar: Pasin erkeklerini koyun gibi boğazladılar; kadınlarını tavuk gibi boğdular. Ve Pasin kızlarını, arkadan gelen Rus Kazak sürüsünün kucağına attılar. Pasin kızlarının bikir kanları, ölülerin ılık kanına ve kazak şarabına karıştı.”

*   *   *

Ermeni çetelerinin yaptığı yüzlerce insanlık dışı çirkeflikten bu birkaçı bile insanlıktan çıkmamış, vicdanını yitirmemiş kimseler için Ermeni çetelerinin ne kadar aşağılık işler yaptıklarını, kin, nefret ve husumetlerinin ne kadar aşağılarda olduğunu göstermeye yeterlidir.

Yapılan bu bayağılıkları gözü dönmüş Ermeni çetelerine anlatmak elbette ki mümkün değildir. Bari kalemini Ermeni çetelerinin silahı gibi tek taraflı kullananlar gerçekleri görseler.

*   *   *

Cepheden dönen veya cephedeyken bu olayları duyan bir Müslüman Türk askeri düşünelim.

“Joe Biden” ve onun “dostları” bu olaylara tepkisiz kalabilir hatta normal karşılayabilir. Ama Türk milletinin bu duruma tepkisiz kalması beklenebilir mi? Türk milletinin töresi vardır. Namus, uğrunda gözünü kırpmadan canını vereceği kutsallarından biridir.

Müslüman Türk gençleri vatan savunması için cepheye gitmişken geride bıraktıkları anne, babalarını öldürüp savunmasız kız kardeşlerini veya nişanlılarını toplayıp Rus subaylarına sunan aşağılık Ermeni çeteleri için ne düşünmesi ve ne yapması beklenir. Hukukta aşırı tahrik diye bir sebep vardır: “Haksız bir fiilin meydana getirdiği hiddet veya şiddetli elemin etkisi altında suç işleyen kimsenin” farklı değerlendirileceği bilinir.

Türk töresine göre bu aşağılık hareketleri yapanlar kim olursa olsun asla karşılıksız bırakılamaz.

İstanbul hükûmetinin Tehcir Kanunu diye bir kanun çıkarıp buna göre cephe gerisinde vahşilik yapan Ermeni çetelerinin elemanlarını ve onların yakınlarını alıp o zaman Osmanlı Devleti’nin bir vilayeti olan şimdiki Suriye civarına gönderildiğini duyan, zulme uğramış, evi barkı yağmalanmış, karısına, kızına tecavüz edilmiş ailelerin geride kalan fertlerinden bazıları yanına da aynı kaderi paylaşan kimselerden alarak göç yolunda gitmekte olan Ermeni Çetecilerini bulup saldırmaları veya gözlerini kan bürüdüğünden masum Ermenileri de katletmelerine kesinlikle tek taraflı bakılmamalıdır. Kim olurlarsa olsunlar her iki taraf da gerekli cezaya çarptırılmalıdır. Bununla birlikte sadece Türklerin saldırılarından bahsedip onları soykırımla suçlamak asla doğru bir yaklaşım değildir. Ataların tavsiyeleri dinlenmelidir. Çalma elin kapısını parmak ile çalarlar kapını tokmak ile!

*   *   *

Devlet adamları, aydınlar, akademisyenler doğruları söyleyip, doğruları yazmalı. Türkçede bir deyim var ateşe körükle gitmemek, Fransızlarda da benzer bir deyim vardır, ateşe yağ serpmemek gerekir. Söndürülmeyen ateş, gün gelir yakanları da seyredenleri de yakar.

Tarihe göz gezdirdiğimizde: Osman Gazi’nin 1324’te Bursa’yı devlet merkezi yaptıktan sonra, Kütahya’da bulunan Ermeni Ruhanî Reisliği’ni de Bursa’ya naklettirdiğini;

Fatih Sultan Mehmet’in 1453'te İstanbul'u aldıktan 8 yıl sonra Ermenilerin Bursa'daki ruhanî lideri Hovakim'i İstanbul'a getirerek, yayımladığı bir fermanla Tarabya’da Ermeni Patrikliği'ni kurdurduğunu;

Yavuz Sultan Selim'in 1514-1516'da Güney Kafkasya ve Doğu Anadolu'yu fethetmesiyle buradaki Ermenileri de İstanbul Patrikliğine bağladığını, 350 yıl Ermenileri dünyanın en refah içerisinde yaşayan halkı hâline getirdiğini görüyoruz. Türk ataları, ne Rusya gibi İran’dan ve Anadolu’dan götürdüğü Ermenileri piyon, maşa, uşak gibi kullanmış ne de İngilizler, Fransızlar ve Amerikalılar gibi Ermenileri aldatıp silahlandırarak velinimetleri dostlarının üzerine salmıştır.

Yazımızı biri Kafkasya diğeri Anadolu Ermenilerinden iki önemli şahsiyetin sözleriyle sonlandıralım.

Ermeni meselesini bütün yönleriyle iyi bilen Ermenistan’ın ilk başbakanı Ovanes Kaçaznuni 1923 yılında yazdığı makalesinde şöyle der:

“1914 kışı ve 1915 yılının ilk ayları, Taşnaksutyun da dâhil olmak üzere, Rusya Ermenileri açısından bir heyecanlanma ve umut dönemiydi.

Biz kayıtsız şartsız Rusya'ya yönelmiş durumdaydık.

Herhangi bir gerekçe yokken zafer havasına kapılmıştık; sadakatimiz, çalışmalarımız ve yardımlarımız karşılığında Çar Hükümeti'nin (Güney Kafkasya Ermenistanı ile Türkiye'nin Ermeni eyaletlerinden oluşan) Ermenistan'ın bağımsızlığını bize armağan edeceğine emindik.

Aklımız dumanlanmıştı. Biz kendi isteklerimizi başkalarına mal ederek, sorumsuz kişilerin boş sözlerine büyük önem vererek ve kendimize yaptığımız hipnozun etkisiyle, gerçekleri anlayamadık ve hayallere kapıldık.”

20-22 Nisan 2006 tarihinde Erciyes Üniversitesi’nde düzenlenen “Osmanlı toplumunda birlikte yaşama sanatı: Türk-Ermeni ilişkileri örneği” konulu sempozyumda bildiri sunmak üzere giderken otobüsün radyosunda Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink konuşuyordu:

“İngiliz, Fransız, Rus ve Almanlar geçmişte bu topraklarda oynadıkları oyunları bugün de tekrarlıyor. Geçmişte Ermeni halkı, onlara güvendi. Kendilerini Osmanlı’nın zulmünden kurtaracak zannetti. Ama yanıldılar çünkü onlar kendi işlerini, hesaplarını yapıp gittiler. Bu topraklarda da kardeşi kardeşe kan içerisinde bıraktılar.”

 

Yorumlar