Bir Farzdan Moda Aksesuarına
İstanbul Galataport’ta “Imannoor” adıyla düzenlenen sözde başörtüsü defilesi, tesettürün nasıl içinin boşaltıldığını bir kez daha gözler önüne serdi. Ortaya konulan tabloyu “tesettür modası” diye alkışlamak mümkün değildir. Çünkü tesettür; dikkat çekme sanatı, beden teşhiriyle harmanlanmış bir stil veya başa iliştirilen estetik bir aksesuar değildir.
Tesettürün özü örtünmek, ölçülü olmak ve gösterişten sakınmaktır. Podyumun, kameraların ve ticari şovun merkezine yerleştirilen; biçimiyle daha fazla dikkat çekmeyi amaçlayan bir giyim anlayışına “İslami tesettür” denilemez. Kumaşın uzun olması, başta bir örtü bulunması ya da koleksiyona “muhafazakâr” etiketi yapıştırılması, sergilenen kıyafeti kendiliğinden tesettüre uygun hâle getirmez.
Tesettür, moda endüstrisinin pazarlama sloganı değildir. Başörtüsü de kombini tamamlayan bir renk parçası hiç değildir.
1980’li 90’lı yıllarda bizler başörtüsü takabilmek için ailemizle, sosyal çevremizle, okulumuzla ve iş hayatımızla mücadele ettik. Eğitim hakkımızdan mahrum bırakıldık, çalışma hayatının dışına itildik, küçümsendik ve baskı gördük. Başımızdaki örtünün bir inancın, bir emrin ve bir duruşun ifadesi olduğunu anlatabilmek için ağır bedeller ödedik.
Bugün ise uğruna mücadele ettiğimiz başörtüsünün, gösteri dünyasının parıltılı dekoruna dönüştürülmesini izliyoruz. Dün başörtüsünü kamusal alandan söküp atmak isteyen anlayışla bugün onu anlamından koparıp pazarlama aracına çeviren zihniyet, farklı yönlerden aynı sonuca hizmet etmektedir: Başörtüsünü inançla kurduğu bağdan uzaklaştırmak.
Sorun renkli giyinmek veya güzel görünmek değildir. Sorun, tesettürün sınırlarını moda adına belirsizleştirmek; teşhiri “özgürlük”, gösterişi “zarafet”, tüketimi ise “muhafazakâr yaşam tarzı” diye sunmaktır. Bir kıyafet bedeni örtüyor görünürken bütün bakışları bedenin üzerine topluyorsa, burada tesettürün maksadı ciddi biçimde sorgulanmalıdır.
Kimse kişisel tercihini dinin hükmü gibi pazarlamamalıdır. Dileyen istediği modayı benimseyebilir; ancak buna “İslami tesettür” adı verildiğinde itiraz etmek hem hakkımız hem de sorumluluğumuzdur. Çünkü mesele insanların kıyafetlerini yargılamak değil, dinî bir kavramın ticari çıkarlar uğruna çarpıtılmasına karşı çıkmaktır.
Başörtüsü bir marka kimliği değildir. Podyum malzemesi değildir. Sosyal medya dekoru değildir. Bir farzdır; taşıdığı anlam, moda sezonlarına göre değişmez.
Başörtüsünü görünür kılmakla onun anlamını görünmez hâle getirmek aynı şey değildir. Biz, dün başörtüsünü yasaklayanlara karşı nasıl sözümüzü yükselttiysek bugün de onu değersizleştirenlere karşı aynı açıklıkla konuşmalıyız:
Başörtüsü aksesuar değildir.
İnanç, satış stratejisi değildir.
Bir Güzel Adam Geçti Bu Dünyadan
Bazı ölümler yalnızca bir evin kapısına düşmez.
Bir sokağın, bir ilçenin, bir davanın ve aynı yöne bakmış binlerce insanın yüreğine düşer.
Avukat Sıddık Eraslan’ın 3 Eylül Perşembe günü Hakk’a yürüyüşü de böyle bir ayrılık oldu.
Çekmeköy Belediyesi’nin kurucu başkanıydı Sıddık Abi. Üç dönem üst üste belediye başkanlığı yaptı. Bir ilçenin kuruluşuna, büyümesine ve kimlik kazanmasına emek verdi. Fakat onun hikâyesini yalnızca yaptığı hizmetlerle, görevlerle ve makamlarla anlatmak eksik kalır.
Çünkü Sıddık Abi’nin asıl makamı, insanların gönlüydü.
O makam seçimle kazanılmaz.
Tabelaya yazılmaz.
Mühürle, koltukla, protokolle verilmez.
Oraya ancak dürüstlükle, sadakatle, fedakârlıkla ve geride bırakılan güzel şahitliklerle çıkılır.
Sıddık Abi, kendisine emanet edilen makamı bir üstünlük vesilesi değil, millete hizmet borcu olarak gördü. Belediye imkânlarını kendi mülkü saymadı. Beytülmala, yetimin hakkına dokunur gibi büyük bir hassasiyetle sahip çıktı. Siyasetin insanı değiştirdiği zamanlarda o, makamı değiştirmenin değil, makamda değişmeden kalmanın mümkün olduğunu gösterdi.
Üç dönem boyunca aynı emaneti taşıdı.
Ama asıl önemlisi, emaneti taşırken kendisini kaybetmedi.
Halkın içinden geldi, halkın içinde kaldı. Makam odalarının kapılarıyla gönlünün kapıları arasına mesafe koymadı. Ona “Başkan” diyenler çoktu; fakat “Sıddık Abi” diyenlerin sesindeki sevgi, bütün unvanlardan daha büyüktü.
Çünkü “abi” olmak başka bir şeydir.
Bir insanın derdini kendi derdi bilmek demektir.
Omuz vermek, yol göstermek, dara düşenin elinden tutmak demektir.
Ve günün sonunda geride korkuyla değil, muhabbetle anılan bir isim bırakabilmek demektir.
Sıddık Abi bunu başardı.
Onun hayat yolculuğunda yanında, gönlünün ve mücadelesinin en güçlü yoldaşı vardı: Avukat Sibel Eraslan.
Sibel Ablayı tanımadan bu hikâyeyi bütünüyle anlamak mümkün değildir. Çünkü bazı hayatlar yan yana yaşanmaz; aynı ideale inanarak, aynı bedeli göze alarak, aynı duaya “âmin” diyerek birlikte örülür.
Sibel Abla zorluğun en ağırını yaşadı; fakat inandığı değerlerden vazgeçmedi. Davasına sahip çıkarken evlatlarını karton kutuların içinde uyuttu, onları zeytin ekmekle doyurdu. Ben şahidim. Bir anne yüreğine çok da ağır gelen nice sıkıntıyı sessizce göğüsledi. Kendi rahatını değil, ülkesindeki insanlarının geleceğini ve inandığı davanın yarınlarını düşündü. Anneliğini davasına kurban etti. Ömrünüde…
Bu, sıradan bir fedakârlık değildi.
Bu, bir ömrü Allah rızası uğruna ortaya koymaktı.
Bu, karanlığın en koyu yerinde bir kandil gibi yanmaktı.
Bu, herkes geri çekilirken ileriye doğru bir adım daha atmaktı.
28 Şubat’ın soğuk ve acımasız günlerinde başörtülü kadınların önüne duvarlar örüldü. Genç kızlar okul kapılarında bırakıldı. Anneler evlatlarının gözyaşlarına tanıklık etti. İnancı uğruna direnen kadınlara hayatın her alanı dar edilmeye çalışıldı.
İşte Sibel Abla ve onun gibi yürekli dava kadınları, o duvarların karşısında dimdik durdu.
Bugün başörtülü kadınlar üniversitelerde okuyabiliyor, mesleklerini yapabiliyor ve hayatın her alanında kendi kimlikleriyle var olabiliyorsa; bunda o gün geri adım atmayan kadınların duası, sabrı, gözyaşı ve mücadelesi vardır. Birde Sibel Eraslan’ın adanmışlığı…
Bugünün rahatlığından geçmişe bakıp hüküm vermek kolaydır.
Zor olan, bedel ödeme vakti geldiğinde yerini terk etmemektir.
Sibel Abla yerini terk etmedi.
Sıddık Abi de terk etmedi.
Onların kurduğu yuva yalnızca bir aile yuvası değildi. Sabırla, inançla ve mücadeleyle ayakta tutulan bir gönül ocağıydı. Mustafa, Burak ve Buğra böyle bir ocağın evlatları olarak büyüdüler. Babalarının dürüstlüğünü, annelerinin dirayetini ve her ikisinin davasına sadakatini gördüler.
Şimdi o evin direklerinden biri dünyadan ayrıldı.
Bir eş, hayat arkadaşını…
Üç evlat, biricik babalarını…
Sevenleri, kendilerine ağabeylik eden güzel bir insanı kaybetti.
Fakat güzel yaşayanların ardından yalnızca gözyaşı kalmaz.
Onların ardından bir istikamet kalır.
Bir ahlak ölçüsü kalır.
“Doğru insan nasıl olunur?” sorusuna verilmiş sessiz ama güçlü bir cevap kalır.
Sıddık Abi, üç dönem belediye başkanlığı yaptı. Çekmeköy’ün kurucu başkanı olarak tarihe geçti. Bunların her biri şerefli hizmetlerdir. Fakat inanıyorum ki bugün kendisi için söylenebilecek en büyük söz şudur:
Emanete ihanet etmedi.
Davasını dünya menfaatine değişmedi.
Milletin malına kendi malından daha büyük bir titizlikle sahip çıktı.
Evlatlarına taşınmazlardan daha kıymetli bir miras, tertemiz bir isim bıraktı.
İnsanın bu dünyadaki en büyük serveti de bu değil midir?
Ardından “İyi insandı” denilmesi…
Adı anıldığında yüzlerde hüzünle karışık bir tebessüm belirmesi…
Bir yetimin, bir mazlumun, bir yol arkadaşının duasında yaşamaya devam etmesi…
Sıddık Abi, şimdi üç dönem hizmet ettiği Çekmeköy’de Ensar camisinden ebedî âleme uğurlandı. Fakat onun dürüstlüğü, vakarı, dava ahlakı bizlere miras kaldı.
Toprağa bir beden veriyoruz.
Hatıralarını değil.
Sevgisini değil.
Mücadelesini hiç değil.
Rabbim, Sıddık Abi’me rahmetiyle muamele etsin. Mekânını cennet, makamını âli eylesin. Kabrini nurla doldursun. Başta kıymetli eşi Sibel Ablam olmak üzere Mustafa’ya, Burak’a, Buğra’ya, ailesine, dava arkadaşlarına ve bütün sevenlerine sabr-ı cemil ihsan etsin.
Ruhu şad olsun.
Ve bizlere, onun bıraktığı temiz isme layık bir sadakatle yaşamayı nasip etsin.
Çünkü bazı insanlar bu dünyadan göçer…
Ama bıraktıkları iz, yürüyenlerin yolunu aydınlatmaya devam eder.