BIST 13.944
DOLAR 47,36
EURO 54,05
ALTIN 6.231,98

İnsanın kalbi durmadan da ölebilir mi?

İnsan yalnızca kalbi durduğunda ölmez. Bazen dokunmayı unuttuğunda ölür. Sevmeyi ertelediğinde, sevilmeye kapılarını kapattığında… Bir bakıştan heyecanlanmadığında… Bir elin sıcaklığını artık aramadığında… Kalbi çalışmaya devam eder ama ruhu hayattan usulca çekilir.

Günümüz insanı daha uzun yaşıyor. Tıp ilerledi, ömür uzadı. Hastalıklar daha erken teşhis ediliyor.

Peki neden daha canlı, daha üretken, daha neşeli ve daha tutkulu yaşamıyoruz?

Neden kırkında yoruluyor, ellisinde hayattan el çekiyor, altmışında yalnızca hastalıklarımızdan konuşuyoruz? Çünkü ömrü uzattık ama hayatla temasımızı kaybettik. Meselenin bir tarafında da cinsellik var. “Cinsellik” deyince hemen yatak odasını düşünenler olacaktır. Oysa cinsellik, yalnızca sevişmek değildir. İnsanın hayatla kurduğu en derin temas biçimlerinden biridir. Bir bakıştır, bir gülümsemedir. Bir elin diğerine tereddütsüzce uzanmasıdır.

Birlikte yürümek, özlemek, flört etmek, sarılmak, yan yana susabilmektir. Eşinin gözlerinin içine hâlâ merakla bakabilmek “gözlerine çok baktım, yordum mu seni” diyebilmektir. Yıllar sonra bile onun yanında kendini kadın ya da erkek olarak hissedebilmektir.

Sağlıklı cinsellik yalnızca iki bedenin birleşmesi değildir. İki duygunun, iki sinir sisteminin ve iki ayrı hayat hikâyesinin birbirine güvenle yaklaşmasıdır. Kalbin, kasların ve zihnin aynı anda gevşeyebilmesidir.

Fakat biz ne yaptık? Dokunmayı ayıp saydık. Arzuyu suçladık. Flörtü gençlere bıraktık.

Evlilikten romantizmi çıkardık. Sonra aynı evin içinde birbirine dokunmayan, birbirini görmeyen, yalnızca faturaları ve çocukların sorunlarını konuşan iki yabancıya dönüştük.

Kadın aynaya bakmayı bıraktı. Erkek eşine bakmayı… İkisi de buna “yaşlandık” dedi.

Hayır. Belki de yaşlanmadınız. Sadece birbirinize ulaşmayı bıraktınız. Çünkü insanı asıl yaşlandıran alnındaki çizgiler değildir.
Uzun zamandır heyecanlanmayan kalbidir.
Kimseyi özlemeyen ruhudur. Dokunulmayan tenidir. Duyulmayan sözüdür.

Evlilikleri temas ayakta tutar. Merak gerekir. Özen gerekir. Biraz kahkaha, biraz flört, biraz özlem gerekir. İnsan sevildiğini yalnızca bilmek istemez. Hissetmek ister. Bazen bir bakışla… Bazen omzuna konan bir elle…Bazen de “Bugün çok güzelsin” diyen üç kelimeyle.

Biz uzun yaşamayı öğrendik.
Fakat canlı kalmayı unuttuk.
Belki de artık kaç yıl yaşayacağımızı değil, yaşadığımız yılların kaçında gerçekten hayatta olduğumuzu konuşmalıyız.
Çünkü insanın kalbi atıyor olabilir. Ama ona uzun zamandır kimse dokunmuyorsa…Asıl yaşlılık çoktan başlamış demektir.

Çünkü insanı hayatta tutan yalnızca kalbinin atması değil, başka bir kalbin onun için hâlâ çarpmasıdır.

2009’dan 15 Temmuz’a Uzanan Karanlık Hat

Muhsin Yazıcıoğlu’nun içinde bulunduğu helikopter 25 Mart 2009’da Kahramanmaraş’ın dağlarında düştü.

Aradan on yedi yıl geçti.

Fakat o gün yaşananların üzerindeki sis perdesi hâlâ dağılmadı.

Bugün soruşturma dosyasına giren savaş uçaklarının hareketliliği, radar kayıtlarındaki belirsizlikler, FETÖ’nün Hava Kuvvetleri mahrem yapılanması, ByLock yazışmaları ve Adil Öksüz’e uzanan ilişkiler bize artık daha büyük bir soru sorduruyor:

Muhsin Yazıcıoğlu’nun ölümüne uzanan el ile 15 Temmuz gecesi Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ı ve ailesini öldürmeye teşebbüs eden el, aynı karanlık merkezden mi yönetildi?

Bu soru, bir komplo arayışının değil, ortaya çıkan bulguların zorunlu kıldığı bir devlet meselesidir.

Aynı Örgüt, Aynı Yöntem, Aynı Karanlık Akıl

Muhsin Yazıcıoğlu’nun helikopteri 2009 yılında düştü.

Yedi yıl sonra FETÖ’nün mahrem yapılanması, bu defa savaş uçaklarıyla, helikopterlerle, tanklarla ve suikast timleriyle Türk milletinin karşısına çıktı.

15 Temmuz gecesi asıl hedef yalnızca Cumhurbaşkanı Sayın Erdoğan değildi.

Hedef, onun şahsında milletin sandıkta ortaya koyduğu iradeydi.

Marmaris’e gönderilen suikast timi, Türkiye Cumhuriyeti’nin seçilmiş Cumhurbaşkanı’nı ve ailesini hedef aldı. Ankara semalarında uçan savaş uçakları alçak uçuşlarla halkı korkutmaya çalıştı. Türkiye Büyük Millet Meclisi bombalandı. Cumhurbaşkanlığı Külliyesi ve emniyet birimleri vuruldu. Milletimizin kendi vergileriyle aldığı silahlar yine millete çevrildi.

251 insanımız şehit edildi.

Binlerce vatandaşımız gazi oldu.

Bütün bunları yapanlar, başka bir ülkenin üniformasını taşımıyordu. Türk askerinin şerefli üniformasının arkasına saklanmışlardı. Devletin imkânlarını kullanıyor, fakat devlete değil; Pensilvanya’daki örgüt elebaşına itaat ediyorlardı.

Yazıcıoğlu dosyasında bugün araştırılan Hava Kuvvetleri mahrem yapılanması ile 15 Temmuz’u gerçekleştiren örgütsel yapı arasındaki benzerlik bu nedenle göz ardı edilemez.

İki olayda da devletin içine sızmış gizli bir örgütlenmenin izleri var.

İki olayda da Hava Kuvvetleri bağlantısı var.

İki olayda da Adil Öksüz ve çevresine uzanan ilişkiler var.

İki olayda da milletin iradesini ve bağımsız Türkiye idealini savunan siyasi liderler hedefte.

İki olayın arkasında da Türkiye’yi iradesizleştirmek, yönünü değiştirmek ve dışarıdan yönetilebilir hâle getirmek isteyen bir aklın bulunup bulunmadığı mutlaka araştırılmalıdır.

Çünkü ortada yalnızca bazı benzerlikler değil, incelenmesi gereken bir örgütsel devamlılık ihtimali bulunmaktadır.

Neden Muhsin Yazıcıoğlu?

Muhsin Yazıcıoğlu sıradan bir siyasetçi değildi.

O, Anadolu’nun imanını, Türk milletinin bağımsızlık iradesini ve devletine sadakatini temsil ediyordu.

Siyaseti makam elde etmek için değil, inandığı değerleri yaşatmak için yaptı. Devlete bağlılığı herhangi bir hükümete bağlılık olarak görmedi. Devleti milletinden, milleti devletinden ayırmadı.

Devletin bekası ise günlük siyasi hesaplara kurban edilecek bir mesele hiç değildi.

Muhsin Yazıcıoğlu’nun en önemli özelliği, bağımsız karakteriydi.

Satın alınamazdı.

Korkutulamazdı.

Yönlendirilemezdi.

Rüzgârın yönüne göre saf değiştirmezdi.

Doğru bildiğini, karşısındaki güç kim olursa olsun söylemekten çekinmezdi.

“Bir saniyesine bile hâkim olamadığınız bir hayat için, bir dünya için bu kadar fırıldak olmanın anlamı yoktur” sözü, yalnızca hafızalarda kalan güzel bir cümle değildir.

Onun hayatının, ahlakının ve siyasi mücadelesinin özetidir.

İşte bu nedenle Muhsin Yazıcıoğlu, Türkiye üzerinde hesabı bulunan karanlık yapılar için aşılması gereken bir engel olarak görülmüş olabilir.

Bu Dosya Bir Devlet Meselesidir

Muhsin Yazıcıoğlu’nun ölümüne ilişkin soruşturma yalnızca geçmişte yaşanmış bir kazanın nedenlerini belirleme meselesi değildir.

Bu soruşturma, devletin içine sızmış bir ihanet şebekesinin Türkiye’ye karşı hangi tarihten itibaren, hangi yöntemlerle ve kimlerin desteğiyle operasyonlar gerçekleştirdiğinin ortaya çıkarılması meselesidir.

Eğer FETÖ, 15 Temmuz’dan önce de devletin askerî imkânlarını kullanarak siyasi suikastlar planladıysa, bu karanlık zincirin bütün halkaları ortaya çıkarılmalıdır.

Talimatı veren, planı hazırlayan, uçuşları yöneten bulunmalıdır.

Delilleri ortadan kaldıran, radar kayıtlarını gizleyen, arama çalışmalarını yanlış yönlendiren bulunmalıdır.

Soruşturmayı geciktiren, dosyayı karartan ve hakikatin üzerine perde çeken kim varsa makamına, rütbesine ve geçmişte taşıdığı unvana bakılmaksızın hukuk önünde hesap vermelidir.

Çünkü bu milletin evlatları dağ başlarında sahipsiz değildir.

Bu devletin hafızası birkaç klasörden ibaret değildir.

Bu bayrak uğruna yaşayanların ve hayatını kaybedenlerin hesabı zamanaşımına terk edilemez.

Milletin Vicdanındaki Dosya Kapanmadı

Muhsin Yazıcıoğlu’nun ölümüyle 15 Temmuz arasında örgütsel bir bağ bulunup bulunmadığının ortaya çıkarılması, yalnızca Yazıcıoğlu ailesine karşı yerine getirilmesi gereken bir sorumluluk değildir.

Bu, şehitlerimize, gazilerimize ve Türk milletine verilmiş bir namus sözüdür.

Hakikat gecikebilir.

Üzeri örtülebilir.

Deliller gizlenebilir.

Dosyalar yıllarca raflarda bekletilebilir.

Ama milletin hafızası susturulamaz.

Muhsin Başkan’ın emaneti, Kahramanmaraş’ın karlı dağlarında bırakılmayacaktır.

Çünkü o helikopterde yalnızca altı insan yoktu.

Anadolu’nun duası vardı.

Türk milletinin vicdanı vardı.

Bağımsız Türkiye sevdası vardı.

Şimdi devletimize düşen görev; 2009 yılında dağın başında başlayan o karanlık hattı, 15 Temmuz’un ihanet gecesine kadar bütün bağlantılarıyla takip etmektir.

Gerçekleri ortaya çıkarmaktır.

15 Temmuz’un hesabı nasıl meydanlarda sorulduysa, Muhsin Başkan’ın hesabı da hukuk önünde sorulmalıdır.

Çünkü devlet unutamaz. Unutmadı da Sayın Akın Gürlek Bakanımız. Koca Reis’i Keş Dağında bırakmadı.