YAZARLAR

‘Ateş düştüğü yeri yakar’ atasözünün bir adım sonrası

KHK mağduriyetlerinin geldiği son nokta ve yapılması gerekenler…

Muhammet Şakiroğlumsakiroglu@gmail.com

Atasözleri ve deyimler bir toplum ruh halini yansıtan iyi birer veridirler. “Ateş düştüğü yeri yakar” ve “her koyun kendi bacağından asılır” gibi atasözleri bireyin başına gelen bir gaile karşısında toplum refleksini ifade ederler ve toplumdan ne beklememiz gerektiğine dair birer uyarıdırlar. Toplumsal hafızamız ve tarihsel olguları ele alışımız da çok geriye gitmemize müsaade etmediği için konuyu sadece bugün yaşadıklarımız üzerinden ele alalım.

Türkiye gündemi kısa süreliğine Diyarbakır HDP il binası önünde çocuklarını arayan annelerin haline kilitlendi. Bu annelerin bir evlat kaygısı/acısı vardı. Tıpkı Cumartesi Annelerinin yıllardır devam eden çabaları gibi. İlk grup sağ olduğunu düşündüğü evlatlarının ikincisi ise öldüklerini bildiği çocuklarının kemiklerinin peşindeydi.  Bugün oldukça yaygın bir gündem olan anneler gibi Cumartesi Anneleri de bir zamanlar ülkede gündem olmuşlardı. Berfo Ana’yı hepimiz hatırlarız. Diyarbakır HDP il binası önünde çocuklarını arayan annelerin gündemine kilitlenme elbette çocuklarını PKK’ya kaptırmış annelerin derdine ortak olmuş bir toplumun çığlıkları değil. Zira bu anneler 1979 yılından beri bu toplumda hep var olmuşlardı. PKK ilk kez Türkiye’den militan devşirmiyordu. Mevzu insani bir refleksin ve hak arama çabasının günlük politikada kullanışlı olması ile ilgili. Tıpkı bir zamanlar haberlerin ana konusu olan ve şimdilerde dışlanan Cumartesi anneleri gibi...

Gerçekte Diyarbakır’daki anneler ve Cumartesi anneleri toplumun umurunda olmasalar bile siyasi atmosferden dolayı zaman zaman politik ajandada yer bulabiliyorlar.

Şu sıralar ulusal gündemde yer bulmaya başlayan KHK mağdurları da ana akım meydanın dilindeler. Oysa KHK mağdurları 3 yıldır herkesin gözü önündeler. Sadece kamuda çalışıyorken ihraç olanların sayısı 130 bin civarında ve herkesin bir kol mesafesinde ulaşabileceği bir KHK’lı var. Ailesinden kamundan ihraç olmuş kimse bulunmayan çok az insan yaşıyor bu ülkede.

Ne ki, birkaç bin kişi KHK’lar ile itibarına kavuşmuş, 8 bin civarında kişi OHAL inceleme komisyonu ile görevine dönmüş ve sayısını bilmediğimiz bir grup mağdur idare mahkemelerinin kararı ile işine iade edilmiş durumda. Ayrıca, şu an 30 bin civarında KHKlının ise takipsizlik ve beraat kararı aldığı söyleniyor. Buna ilaveten haklarında herhangi bir adli soruşturma olmayan KHKlılar da var. Daha da ilginci, 15 Temmuz gazisi olup KHK ile ihraç edilenler var ki dünyada eşi benzeri olmayan bir durum. 3 yıldır sadece görmezden gelinen ve türlü dışlanmalara maruz kalan mağdurlara yöneltilen en küçük itham ise “ateş olmayan yerden duman çıkmaz” oluyor. Yani, 82 milyon için bir anlam ifade etmeyen epey bir mağdur vardı başlangıçta ve “ateş düştüğü yeri yaktı.” Daha kötüsü aile bireylerine mağdur edildiğini anlatamayan epey kişi vardı.

Peki, bu kadar çok mağdur nasıl oluştu. Üniversitelerde uygulanan prosedür ile ilgili gözlemlerimi daha önce buradan dile getirmiş ve akademide yaşananları yazmıştım. Ancak, yazının konusu bu değil…

Şimdilerde KHK mağdurlarının gündem olmasının yani ‘ateşin düştüğü yeri yakmasından’ bir adım ileriye gitmesinin birkaç sebebi var elbette...

Bunların ilki, mağduriyetin politik olarak kullanışlı bir mevzu oluşu. Bu insani dramlar artık politik olarak kullanışlı bir gündem. AK Parti içerisinde uzun süre politika yapıp da şu an parti kurma hazırlığında olan ekiplerin ‘adaletin tesisine” dair bir söylem geliştirdiklerini görüyoruz. KHK mağduriyetlerinin bunun önemli bir kısmını oluşturacağını ve dolayısıyla da bir toplumsal karşılığının olacağını görmemek için kör olmak lazım.

İkincisi, KHK mağdurlarının organize bir şekilde dertlerini dile getirmeye başlamış olmaları...

Dün Kemal Kılıçdaroğlu ile görüşen ve KHK mağdurları, kendisini 5-6 Ekim’de Ankara’da yapılacak etkinliğe davet ettiler. Politikacıların dışında sanat camiasından da destek görüyor mağdurlar.

Üçüncüsü sebep ise hükümetin bu konuda bir adım atma ihtimali. Ana akım medyada kadına şiddetten Suriye meselesine, hakem hatalarından ekonomiye her konuda konuşanların şimdi KHK mağdurlarını keşfetmiş olması, ‘ahlaki’ duruştan değil ‘ateşin düştüğü yerin bir adım ötesini de yakmaya’ başlamasındadır. Hükümetin mağduriyetleri giderme ihtimali karşısında yanlış tarafta kalmak istemeyenler hızlıca KHK mağduriyetlerini dillendirmeye başladılar.  

Hakkını yememek lazım ki ilk günden adalet kaygısı ile yapılan yanlışları dile getiren bir grup erdemli medya mensubu ve politikacı hep vardı. İnternethaber ve Türkiye gazetesi yazarı Süleyman Özışık, mağduriyetleri zamanın kurşun gibi ağır havasında bile ilk günden itibaren dile getirmişti. Yıldıray Oğur bu konuda amasız fakatsız en net yazanlardan biri idi. Politikacı kimlikleri ile Abdurrahim Karslı, Ömer Faruk Gergerlioğlu, Abdulbaki Erdoğmuş, Saadet Partisinin Genel Başkanı Temel Karamollaoğlu ile tüm Saadet Partililerin duruşları başından beri hakkaniyetli ve ahlaklı idi. Listeyi uzatabiliriz…

Gelelim asıl mevzuya. Yargı reformu kapsamında birtakım düzenlemelerin yapılacağına dair ciddi bir beklenti var. Buna infaz yasasındaki değişiklikler ve KHK mağduriyetlerinin giderilmesi de dahil. Bu beklentinin boşa çıkması yani moda tabirle 'dağın fare doğurmasının' AK Parti için siyasi açıdan oldukça sıkıntılı sonuçlar doğuracağı kesin. Yüksek beklentinin boşa çıkarılması, hayal kırıkları ile kitlesel kopuşlara yol açabilir. Bu kopmalardan doğan boşluğu IYI Parti de kapatamayacaktır. Yani, devletin mahkemelerinden beraat ve takipsizlik alanların haklarının iade edilmemesinin ahlaki ve hukuki boyutları bir tarafa sadece politik bedeli bile çok ağır olacaktır.

Üstelik yargı reformunun kapsamının geniş tutulmasının herhangi bir politik riski de yok. Çünkü muhalefet her halükârda gelecek tasarıyı destekleyecektir. Bu süreçte dikkat edilmesi gereken bir diğer husus da kullanılacak dil ve üslup. 'KHK mağdurlarına af' cümlesi kullanılıyor medyada. Oysaki mağdurun hakki iade edilir. Ancak suçlu 'af' edilir. 

Yorumlar 13 yorum