Biyoteknoloji Kullanılarak Geliştirilmiş Tohumlar (3)

Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar (GDO'lar)

Muhammet Şakiroğlu msakiroglu@gmail.com

Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar (GDO'lar)

Tohumlar konusuna devam ediyoruz. Bu sefer oldukça netameli bir konu olan Genetiği Değiştirilmiş tohumları yazacağım. Türkiye’de az çok tartışma konusu olabilecek her konu kısa zaman içerisinde marjinal uçlara çekilmektedir ve biz buna zaten alışığız. Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar (GDO’lar) ise piyasaya çıktıkları 1990lı yılların sonundan beri tüm dünyada yoğun olarak tartışılmaktadırlar ve GDO üzerinden yapılan tartışmalar bizdeki sıradan meseleler gibi oldukça keskin bir şekilde sürüp gitmektedir. Üstelik üretiminin yasak olduğu, teknolojisinin bulunmadığı ülkelerde bile sanki hayatın her alanını ilgilendiren ciddi bir meseleymiş gibi yoğun olarak tartışılmaya devam etmektedir.  Ufukta bu çarpışmanın azalacağına ve normalleşeceğine dair herhangi bir belirti de yok maalesef.

Ne bu tartışmalar ne de teknolojinin kendisi bir yazıya sığacak gibi değil. Bu konuda elle tutulur detaylı bilgi edinmek isteyen okuyuculara daha önce SETA için hazırladığım raporu öneririm (https://uhim.org/Uploads/GenelDosya/firsatlar-ve-korkular-arasinda-gdo%C2%B4lar-6472-d.pdf). Üzerinden uzun zaman geçmesine rağmen rapor güncelliğini büyük oranda korumaktadır.

Bu yazıda genel yazı formatının dışına çıkarak daha önce bana sorulan sorular ile bunlara verdiğim cevaplar şeklinde ilerleyeceğim.

GDO ne demek?

Dünya Sağlık Örgütü (WHO), genetik yapısında doğal yollarla oluşamayacak değişiklikler meydana gelmiş canlıları, genetiği değiştirilmiş organizmalar olarak tanımlamaktadır.  Canlıların genetik yapısı çok çeşitli yollarla, insan eliyle değiştirilebilir. Ama GDO’lardaki temel fark, canlıda daha önce var olmayan bir genin başka bir canlıdan alınarak hedef canlıya aktarılmasıdır.

Canlıların genetiği nasıl değiştirilir?  

Bilim insanları canlıların özelliklerini keşfettikten sonra bunları araç olarak kullanma becerisini de öğrenmektedir. Virüs ve bakterilerin sahip oldukları bazı genleri enfeksiyon yoluyla daha büyük canlılara aktarabildiklerinin keşfinden sonra bunların gen transferinde aracı olabilecekleri değerlendirildi ve kullanılmaya başlandı. Bunun dışında gen parçacıklarının bitki hücrelerine bombardıman yöntemi ile de aktarılabildiği de test edildikten sonra kullanılmaktadır. Genetik teknolojisinde kaydedilen bu ilerlemeler ile beraber canlıların genetik yapısında sınırlı ve hassas şekilde değişiklik yapma becerisi teknolojik olarak mümkün hale geldi.

Ancak bir canlının genetik yapısında değişiklik meydana getirebilmek (canlıya daha önce sahip olmadığı yeni bir gen eklemek) için canlının sahip olduğu tüm hücrelerde aynı değişikliği meydana getirmek gerekmektedir. Bunun da yolu canlı tek bir hücre iken bu değişikliği yapmak ve bu tek hücreden canlıyı oluşturmaktır. Bütün süreç çok uzun zaman aldığı ve başarı şansı da düşük olduğu için bir canlıya gen aktarmak oldukça zahmetli ve pahalıdır. Ayrıca eklenen genin birkaç nesil boyunca gözlenmesi ve aktif olduğunun teyit edilmesi de gerekmektedir. Bu sürecin zorluğu, uzunluğu ve pahalı olması, ancak ekonomik olarak yüksek kazanç sağlayabilecek durumlarda girişilebilmesini zorunlu kılmaktadır. Yani günlük konuşma dilinde çokça kullanılan genetiği ile oynanmış deyimi, kolaylıkla yapılan ve birkaç dakikada gerçekleşen bir işlem gibi lanse edilmesine sebep olmaktadır. Gerçekte ise zahmetli, uzun zaman alan ve pahalı bir süreç sonrasında bitkiye bir ya da birkaç gen eklenmesi ile mümkün olmaktadır. Yaklaşık 100 bin gen ekleme vakasından ancak bir tanesi ticarileşebilmektedir. Yani keyfi olarak genetik değişiklik söz konusu değildir.

 GDO’lu bitkiler niçin üretilir? Faydaları nelerdir?

GDO’ların tarımsal üretime faydasının olup olmadığı yoğun olarak tartışılmaktadır. Tartışma birbirine tamamen zıt, yaklaşımların gölgesinde sürdürülmektedir. Taraflardan biri, bu teknolojileri dünyada açlık sorununu çözecek yegâne teknoloji olarak görürken diğeri ise söz konusu teknolojilerin somut hiç bir ilerleme sağlayamayacak bir illüzyondan ibaret olduğunu savunmaktadır. Yapılan çalışmalar bir taraftan GD ekinlerin bazı avantajlar sunma potansiyeli taşıdığını ortaya koyuyor. Fakat müzmin tarımsal sorunlara tek başına çare olamayacağının da altını çiziyor. Çünkü global tarımsal sorunların başında gelen açlık sorunu sosyal bir sorundur. Dolayısıyla, açlık sorunu, gıda eksikliğinden ziyade onun paylaşımıyla ilgilidir. Bu sorunun çözümü de tıpkı sebebi gibi siyasaldır ve sosyal platformlarda aramak gerekecektir. Buna karşın GDO’ların,  geleneksel bitki ıslah metotları kullanılarak geliştirilmesi mümkün olmayan hastalık ve haşereye karşı direnç, besin kalitesi gibi karakterlerin ilerletilmesinde yeni imkânlar sunma potansiyeli göz ardı edilemez. Örneğin, pirinçte A vitamini eksikliğini genetik mühendisliği teknikleriyle çözme çabası bunun en somut örneğidir. Her yıl, çoğu gelişmekte olan ülkelerde olmak üzere, büyük çoğunluğunda pirince dayalı bir diyet zorunluluğundan dolayı yaklaşık 250.000 ile 500.000 arasında çocuk A vitamini eksikliğinden dolayı körleşmektedir. Bu bölgelerde üretilen pirince genetik mühendisliği teknikleri sayesinde A vitamini sentezlenerek ihtiyaç duyulan günlük A vitaminin bir kısmının, golden pirinci adı verilen pirinçten karşılanması hedeflenmektedir. Bu örnekte olduğu geleneksel ıslah ile çözülemeyen bazı sorunların giderilebilmesi, potansiyel olarak GDO ile mümkün olmaktadır.

Bitkileri virüs ya da haşere kaynaklı hastalıklara karşı korumakta da GDO’lar diğer yöntemlere göre daha başarılıdır. Bunun için başka canlılardan alınan direnç genleri bitkilere aktarılarak bitkinin güçlenmesi sağlanır. Ayrıca birçok bitkiye genetik mühendisliği teknikleri sayesinde ayrık otları ile mücadelede kullanılan kimyasallara (herbisit) karşı direnç sağlayacak genler aktarılarak kimyasallara toleranslı olmaları sağlanır. Bu direnç sayesinde tarlada uygulanan yüksek herbisit, dirençli bitki dışında kalan tüm ayrık otlarını tahrip ederek ayrık otları ile mücadelede avantaj sağlamaktadır ve GD bitkilerin büyük bir kısmının genetik yapısı bu amaçla değiştirilmektedir.

Hangi bitkilerde GDO’lu çeşitler var?

Birçok tarımsal bitki çeşidinde çalışmalar devam etmektedir. Ancak, şu anda ticari üretim izni alınan çeşitleri bulunan bitkiler şunlardır: Mısır, Soya fasulyesi, pamuk, yonca, şeker pancarı, kanola, kabak, papaya, patates, domates, biber ve elmadır.

Bazı ülkeler neden GDO’lu bitkileri ya da dolaylı ürünlerini yasaklıyor?

Dünyada GDO’ları tamamıyla serbest bırakan ülkeler olduğu gibi kısmen serbest bırakan ülkeler veya bütünüyle yasaklayan ülkeler de vardır.  Bu yaklaşım farklarının çeşitli sebepleri vardır.  Bazı Avrupa ülkelerinde GDOların yol açabileceği muhtemel çevre ve sağlık risklerini öne çıkaran güçlü siyasi muhalefet belirgindir. Özellikle gelişmekte olan ülkelerin GDO’lara ait potansiyel riskleri ölçme gücü, bir problem ile karşılaşıldığında müdahale kapasitesi ve sorunu çözme gücünü sınırlıdır.  Bu yüzden böyle ülkeler GDO’ları yasaklayabilmektedirler. Bunlara ek olarak, GDO’larla ilgili yasaların çıkarılması, uygulanması ile GDO’lu gıdaların ve ürünlerin etiketlemesi gibi gereklilikler devletlere fazladan yasama ve idari yük çıkarmaktadır. Bazı devletlerde ise sırf bundan dolayı yasaklama yoluna gitmektedirler. Ayrıca GDO’lu ürünlerin tüketiminin yasak olduğu bölgelere ihracat yapan ülkeler, bu ihracatın devamı için GDO’ları yasaklamayı tercih etmektedir. Her bir ülke için bu faktörlerden bir ya da bir kaçı GDO’ların ekiminin yasaklanmasına sebep olabilir.

Gerçekten bahsedildiği kadar riskli mi?

GDO’ların yolaçabileceği muhtemel sağlık sorunları şu an bu konuda tartışmaların çekirdeğini oluşturmaktadır. Bu aynı zamanda GDO’lu ürünlerin birçok ülke tarafından yasaklanmasının da temel sebebidir. GD bitkilerin neredeyse tamamına, kendisinde var olmayan genler eklendiği için bu genlerin kısa, orta ve uzun vadede bir dizi sorun oluşturma potansiyeli mevcuttur. Dünya Sağlık Örgütü, GDO’ların sebep olacağı potansiyel riskleri oldukça kapsayıcı bir şekilde maddeler halinde açıklamıştır ve her bir GDO’nun mevcut riskler dikkate alınarak testten geçirilmesi durumunda kısa ve orta vadedeki sağlık risklerinin büyük çoğunluğunun üstesinden gelinebileceği ifade edilmiştir. Bu riskler;

a) Yapılan değişimin zehirlenmelere sebep olma ihtimali

b) Alerji oluşturma ihtimali

c) Besleyici ya da toksik etkisi olabilecek özel içeriklerin meydana gelme riski

d) Aktarılan genin stabilitesi ile ilgili sorunlar

e) Gen modifikasyonunun besin kalitesine etkisi

f) Gen eklenmesinin yan etkileri olarak sınıflandırılmıştır

Bu sağlık risklerinin listelenmesi GDO’ların her durumda bu sorunları oluşturacağı anlamına da gelmemektedir. Ayrıca, bu etkilerin tamamına yakını kısa vadede bulunabilir veya orta vadede gözlemlenebilir etkilerdir. Zaten GDO’lar yoğun testler sonrasında izin alabilmektedirler.  Yani riskler mevcuttur ama oldukça abartıldıkları da başka bir gerçek.

GDO’ların ekolojik çevre ile olan ilişkisi bir diğer potansiyel risk grubudur. Bir ucu abartılmış ürkütücü kaygılara, diğer ucu pozitif yönleri iyice şişirilerek tüm ekolojik ve ziraî sorunların yegane çözümü iddiasına varan ikilem içersinde ekolojik durumu tartışılmaktadır.  Makul olan kaygılar ile muhtemel avantajların üzerinden tartışma yapmak, komplo teorleri ile polyannacılığı bir tarafa bırakmak gerekmektedir.  GDO’lu canlıların üç farklı kategoride çevresel sorun oluşturma potansiyeli vardır. Bunlar yatay gen transfer riski, hedef dışı canlıların zarar görme olasılığı ve biyoçeşitliliğin azalması riskidir. Yatay gen transferi tarımsal arazilere ekilen bitkilerin ekilen yerlere yakın mesafede yaşayan aynı türe ait yabani bireyler ile tozlaşma sonucu yeni genin yabani bireylere taşınması olarak özetlenebilir. Hedef dışı canlıların zarar görme riski ise ancak bu bitkiler ekildikten sonra yoğun gözlemlerle tespit edilecek bir durumdur. Modern tarımın en kronik yan etkilerinden olan biyoçeşitliliğin azalması özellikle son 30 yılda dev tohum şirketlerin aynı varyeteyi çok geniş sahalara ekilecek şekilde geliştirmesi ve satması ile zirveye çıkmıştır. GDO’lu ekinlerin global yayılım seyri ekonomik açıdan avantajlı GDO’lu ekinlerin yaygınlaşacağını göstermektedir. Bu da hâlihazırdaki biyoçeşitlilik sorununun daha da kötüleşmesinden başka bir işe yaramayacaktır.

 Ancak bu olası risklerin yanında GD bitkilerin bazı tarımsal zararları azaltma kapasitesi de mevcuttur. Yapılan çalışmalar GD ekinlerin genetiği değiştirilmemiş muadillerine nazaran daha az herbisit ve pestisit kullanımına ihtiyaç duyduğunu göstermiştir. Bu durumda hem pestisit ve herbisit kullanımının sınırlandırılmasının sağladığı çevresel fayda hem de üretim maliyetinin azalmasından kaynaklanan ekonomik fayda söz konusudur

Genetik mülkiyet meselesi nedir?

GDO’lar ile ilgili tartışmaların en önemli noktası bana göre GDO’ların mülkiyeti tartışmasıdır. Eğer bir muhalefet yapılacaksa bu noktada olması verimli olacaktır. GDO’lu tohum çeşitlerin büyük çoğunluğunun şirketler tarafından geliştirilmiştir.  Bu çeşitler, fikri mülkiyet kapsamında değerlendirilmektedir ve patentlenmektedir. Bu genlerin ve bitki çeşitlerinin patentlenmesi, tarım sistemleri için ciddi sosyal sorunlar içermektedir. Şirketlerin giderek geniş sahalarda ekimi yapılan GDO’lu bitkiler sayesinde tohum üzerinde mülkiyet sahibi olması arzulanan bir durum değildir. Çünkü tohumların ticari meta olarak değerlendirilmesi, çiftçilerin GDO’lu bitkilerden tohum saklayarak gelecek sene yeniden ekebilmesinin önünde yasal engeller çıkarmaktadır. Bu durumda çiftçiler tohum temininde sürekli olarak şirketlere bağımlı hale gelmektedirler. Ancak bu sorunun çözümünde Çin Modeli son derece isabetlidir. Devlet eliyle tarım biyoteknolojileri programları yapılandırması ve yabancı şirketlerin GDO’lu ürünlerine kısıtlama getirmesi ile bu tür sorunların önünü kesmiştir. Tarım biyoteknolojilerinin devlet eliyle yapılması, geliştirilen GD bitkilerin kamu malı sayılması suretiyle mülkiyet sorununu çözecek ve GDO’ların ucuz bir şekilde tüm çiftçilere dağıtılmasının önünü açacaktır.

Ülkemizde durum nedir?

Türkiye’de gelişen teknoloji ve sürdürülen tartışmalar neticesinde 5977 sayılı kanun (Biyogüvenlik Kanunu) ile GDO’ların yasal mevzuatının çerçevesi çizilmiştir. Bu mevzuatın içerisinde çıkarılan yönetmelikler ile de GDO’ların ve dolaylı ürünlerinin Türkiye’ye ithalatının çerçevesi çizilmiştir. Bu yasal çerçevenin detaylarına girmeden söyleyebileceğim şudur: Yönetmelik riskleri merkeze alarak oldukça korunmacı şekilde hazırlanmıştır. GDO’ların Türkiye’de üretilmeleri yasak. GDO ithalatının izinlerini karara bağlamak için kurulmuş olan Biyogüvenlik Kurulu tarafından şimdiye kadar 36 çeşit için ithalata izin verilmiştir. Bunların tamamı ülkemizde yabanı çeşitleri olmayan mısır ve soya fasulyesi olup çevresel açıdan risk içermemektedir. Ayrıca, bu ürünlerin gıdada kullanımı da yasak; sadece hayvan yemi olarak kullanılabiliyor. Yani şu anda koparılan bu kadar fırtınaya değecek somut bir sorun da bulunmuyor.

Sonuç

GDO’lar bir teknoloji. Bu teknolojinin de her teknoloji gibi tartışılması normal. Her teknoloji gibi bazı dezavantajları ve sorunları da olabilir. Her teknoloji gibi bir dizi de faydası var. Ancak, Bunları tartışırken abartı komplo teorilerine sarılmak, insanları en hassas oldukları sağlıkları ile tehdit etmek ve teknolojiyi şeytanlaştırmak hiç de makul bir yaklaşım değildir. Üstelik teknolojiyi başkalarının üretmesi, teknolojiye muhalefeti bizim üretmemiz hiç de hoş olmayan bir durumdur.