BIST 1.483
DOLAR 7,17
EURO 8,71
ALTIN 414,45
YAZARLAR

Vesayet’ 2007’de bitmişti zaten

Mustafa Akyol'un internethaber.com sitesindeki Vesayet’ 2007’de bitmişti zaten başlıklı yazısı.

Başbakan Erdoğan’ın cumhurbaşkanlığı adaylığını açıklarken yaptığı uzun konuşmadaki bazı temalar, beni de duygulandırdı. Örneğin, merhum Ali Fuat Başgil’in 1961 senesinde dönemin darbecileri tarafından nasıl ölümle tehdit edildiğini hatırlattığında, ben de o eski ve karanlık Türkiye’yi bir kez daha hüzünle andım. Ondan kurtulduğumuza bir kez daha sevindim.

Ama, evet, o darbeler ve vesayetler Türkiye’sinden kurtulduk işte. Hem de bugün değil, tam 7 yıl önce: Ta 2007’de.

Ne olmuştu o zaman, bir hatırlayalım. AK Parti, cumhurbaşkanı adayı olarak Abdullah Gül’ü göstermişti. Ama Kemalist vesayet buna mani olmaya kalmış, 367 rezaletini ve e-muhtırayı dayatmıştı. Sebep, Gül’ün fazlaca dindar, eşinin de başörtülü olmasıydı.

Ama bu dayatma tutmadı. Gül, cumhurbaşkanı oldu. Onu, yine sırf kimliği nedeniyle sindiremeyenler, zamanla yumuşadı, durumu kabullendi, normalleşti.

Kemalist vesayet rejiminin belkemiğini oluşturan ordu, kışlasına çekilmekte kalmadı. Tabiri caizse, pişmiş tavuğun başına gelmeyen geldi adamların başına. Yüzlerce subay abartılı iddianamelerle hapse atıldı ki, bu mahpusların çoğunun suçsuz yere yattığını bugün artık muhafazakar kanaat önderleri dahi kabul ediyor.

Kısacası, meclise cumhurbaşkanı seçtirmeyen, “muhafazakar reis-i cumhur olmaz, ille de Kemalist olsun” diyen vesayet, 2007 yılı itibarıyle yenilmiş ve tarihin çöplüğüne atılmış durumda.

Dolayısıyla, Erdoğan’ın adaylığının açıklanmasından bu yana “yaşasın, vesayeti nihayet yeniyoruz, demokrasiyi tahkim ediyoruz” diyenler, biraz “anakronik” (eskimiş) geliyor bana. Çoktan kazanılmış bir kavganın zoraki (hatta hayali) uzatmalarını oynuyorlar gibi.

Neden mi böyle düşünüyorum?

Çünkü, evvela, bugün Erdoğan’a “sen çok dindarsın, eşin de başörtülü” diye itiraz eden yok. Muhalefet partileri, bu gibi bir kimlik temelli vesayeti değil; kutuplaştırıcı siyaset, otoriterlik, maceracı dış politika, yolsuzluk iddiaları gibi her demokraside konu olacak itirazları dile getiriyor. (Bu itirazları ister haklı, isterse haksız bulun; o ayrı mesele.)

Kimliğe dayalı bir “vesayet” fikri halen varsa, belki CHP içindeki dar ulusalcı klikte var: Ekmelleddin İhsanoğlu’nu fazla İslami buldukları için protesto ettiler. Ama, gördüğünüz gibi, CHP içinde bile cılız kaldılar.

Öte yandan, cumhurbaşkanını ilk kez halkın seçecek olması da, daha önceki cumhurbaşkanlarını seçenin “vesayet” olduğu anlamına gelmiyor. İşte, Abdullah Gül örneği ortada. Zaten meclisin hür iradesiyle seçtiği bir cumhurbaşkanı, halkın doğrudan seçtiği cumhurbaşkanı kadar demokratik açıdan meşrudur. (AB üyesi parlamenter demokrasilerin çoğunda devlet başkanlarını meclisin seçtiğini unutmayalım.)

Kısacası, 10 Ağustos’ta yapacağımız seçim, “vesayet ile demokrasi arasında bir seçim” filan olmayacak. Sandık demokrasisinin çoktan tahkim olduğu bir Türkiye’de, “nasıl bir demokrasi” sorusu üzerine olacak.

İktidarın olayı halen “vesayetle mücadele” meselesi gibi sunması, akılcı bir seçim stratejisi olabilir. Ama artık giderek gerçeklikten kopan bu algı, aslında iktidarın siyasi aklını körleştirmektedir. Toplumsal taleplerden doğan meşru tepkileri yeni birer vesayet arayışı olarak yaftalayıp susturmaya kalkması, bu körleşmenin en çarpıcı göstergesidir.

Mesele belki şöyle de özetlenebilir:

Muhafazakarlar, Türkiye’de hakikaten çok ötelendiler, dışlandılar, ezildiler. Kendilerini “öz yurdunda garip, öz vatanında parya” hissettiler. Ve, “yüzüstü çok süründün, ayağa kalk, Sakarya!” diyen Necip Fazıl’ın çağrısının yolunu gözlediler.

Ama Sakarya çoktan ayağa kalktı. Devlete tamamen hakim olduğu gibi toplumun dört bir yanında güçlendi, gürbüzleşti. Giderek “hakim sınıf” haline geliyor. Ve bu kez diğer kesimlerde ötelenmişlik, dışlanmışlık, ezilmişlik hisleri güçleniyor.

Dolayısıyla zaman, “vesayet” adlı köhne yeldeğirmenine ölesiye kılıç sallama zamanı değil. Sakinleşme, yumuşama, normalleşme, dinleme ve düşünme zamanı.

Yorumlar