BIST 1.329
DOLAR 7,81
EURO 9,35
ALTIN 449,40
YAZARLAR

O üniversiteyi/bölümü okuyacağıma okumam daha iyi…

Oysa aynı bölüm 10 yıl önce açıktı ve çocukları o üniversiteyi/bölümü kazandı diye aileler bayram ediyordu.

Muhammet Şakiroğlumsakiroglu@gmail.com

Yükseköğretim dünyada ve Türkiye’de sınıf atlama aracı olarak iş gördü/görüyor. Bu yüzden en başından beri Türkiye’de yükseköğretime hayli rağbet var.

Üniversite sınavı bu yüzden oldukça önemli bir aşama olarak kabul ediliyor. Kültürel anlamda üniversite sınavlarının değer kazanması da gençler için iyi bir meslek ve gelecek vadetmesi ile ilişki olmasındandır. Hatta temel eğitimden ortaöğretime geçiş sınavlarının giderek daha değerli hale gelmesi, daha iyi bir lisenin daha iyi bir üniversite ve bölüm için anahtar olarak görülmesindendir.

Üniversite sınavına başvuran 2,5 milyona yaklaşan aday sayısına bakılacak olursa bu konuda toplumsal talep de devam ediyor. Türkiye’de yükseköğretime olan bu rağbet sayesinde 25-34 yaş aralığındaki gençlerden üniversite mezunu olanların oranı sürekli artmış ve %33 civarına kadar yükselmiştir. Ancak bu oran, %44 civarındaki OECD ortalamasının altındadır. Yani uluslararası rekabet için eğitimli nüfusun arttırılmasına ve daha çok gencin üniversite eğitimi almasına ihtiyaç var.

Ne var ki son iki yazı da değindiğim gibi yükseköğretime talep ve üniversite kontenjanlarındaki artışa rağmen öğrenci sayıları artmamaktadır. Açık öğretimdeki artış bir tarafa bırakılırsa yüz yüze eğitimde son iki yılda bir duraksama vardır. Hem 2018-2019 hem de 2019-2020 eğitim öğretim yıllarında toplam ve yeni kayıt yapan öğrenci sayısı 2017-2018 eğitim öğretim yıllının gerisine düşmüştür.

Büyükşehirlerin köklü üniversiteleri de dahil olmak üzere birçok üniversitenin epeyce bölümü öğrenciler tarafından tercih edilmediği için her sene boş kalmaktadır.

Bu sorunun başında üniversiteler ve bölümler ile ilgili yanlış toplumsal algı gelmektedir.  

Üniversitede açık bulunan ve tercih edilmeyen bölümlerin bir kısmı oldukça dar sahalardaki uzmanlıklar olup istihdamları sorunlu olabilir. Örneğin Eğitim Fakülteleri mezunlarının sayısı fazlaca artmış ve öğretmenlik dışı istihdamı da sınırlı olabilir. Ancak şu an devam eden boş kontenjan sorunu bundan daha büyük bir algı sorununa işaret ediyor. Zira iş bulma sorunu olmayan birçok bölüm de öğrenciler tarafından tercih edilmediği için boş kalıyor. Örneğin Mühendislik Fakültesi mezunlarının önemli bir kısmı, alanında hemen istihdam imkânına sahip. Bazı adaylar, bu bölümleri tercih etmektense bir yıl daha beklemeyi yeğliyor. Bu yanlış algı yüzünden aileler ve toplum,  “O üniversiteyi/bölümü okuyacağına okumasın daha iyi” diyor. Oysa aynı bölüm 10 yıl önce açıktı ve çocukları o üniversiteyi/bölümü kazandı diye aileleri bayram ediyordu. Ne bölüm değişti ne de iş sahasında önemli bir değişiklik meydana geldi. Sadece toplumda bölümler ve üniversiteler ile ilgili yanlış bir algı gelişti. 

Tercih edilmeyen bölümler ile ilgili bir diğer sorun ise barajlar. Aslında mevcut puanlama sisteminde kendi haline bırakıldığında arz-talep dengesi ile balansa ulaşacak sistem, halen uygulanan ilk 50.000, ilk 200.000 gibi barajlar ile tıkanıyor. Barajlar, öğrencilerin bölümleri tercihini engelliyor. Yeterince üniversite ve bölüm varken ve yükseköğretime rağbet ve ihtiyaç devam ediyorken baraj koymak, sistemi tıkamaktan başka bir işe yaramıyor. Üstelik barajlar yukarıdaki yanlış algıyı da pekiştiriyor.

Kontenjanların dengeli dağıtılmaması da sorunu büyütüyor. Büyük üniversitelerin bir kısmında bazı bölümlere 200-300 kontenjan verilmişken çoğu taşrada ve doğuda olan diğer üniversitelerde kontenjanlar boş kalmaktadır. Kontenjanlar arasında denge sağlanmalı, çok fazla olan kontenjan sahibi üniversitelerin kontenjanları kademli olarak azaltılmalı. Kontenjanlar azaltıldığında, öğrenciler, aynı bölümü diğer üniversitelerde okumaya da razı olacak ve algı zayıflayacaktır.

Bir diğer temel sorun da lisede sayısal alana yönelen öğrencilerin oransal olarak daralmasıdır. Öğrenciler lise eğitimleri sırasında yoğunlukla sözel ve eşit ağırlık alanlarını tercih etmektedirler. Fen lisesi öğrencilerinin bile bir kısmı eşit ağırlık alanını tercih ediyor.  Bu da üniversitelerde sayısal bölümlerin büyük oranda boş kalması ile sonuçlanıyor. MEB ile üniversiteler arasında koordinasyon ile yetenekleri doğrultusunda öğrenciler sayısal alana yönlendirilmeli ve alanlar arasındaki dengesizlik azaltılmalı.  

Türkiye’de yükseköğretim hala büyük oranda yerli öğrenci ile yürütülmekte, yabancı öğrenci orana daha az seviyelerde seyretmekte. Türkiye üniversiteleri, uluslararası öğrenci havuzundan hak ettiği dilimi almak için çok çabalamakla beraber henüz alabilmiş değil. Nitelikli yabancı öğrenci eğitimi, ülkenin kültürel ekonomik gücüne artı değer sağlarken üniversitelimizin uluslararasılaşmasına da ciddi katkı sunuyor. Yükseköğretimde mevcut tıkanıklığın aşılmasında nitelikli yabancı öğrenci sayısının arttırılmasının katkısı yadsınamaz. Bu anlamda üniversitelerin uluslararsılaşmasında anahtar kurumların başında Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı (YTB) gelmektedir. YTB’nin tecrübesinden faydalanılarak koordinasyon güçlendirilmeli, tüm üniversitelerin uluslararası görünürlüğü arttırılmalıdır.  

Peki, üniversiteler bu süreçte nasıl bir dönüşüm gerçekleştiriyor ve neler öğreniyorlar? Bir sonraki yazıda da bununla devam edelim…

Yorumlar 6 yorum