Hepimiz Zübük Müyüz?

Değerli okurlarım, Yazıya bir itirafla başlamak istiyorum.

Geçenlerde yurt dışından gelen doktora öğrencilerimle sohbet ederken söz Türk mizahına geldi. Soruları ister istemez Aziz Nesin’i getirdi aklıma.
Sonra birden fark ettim:
Bunca yıllık okuma hayatımda; dil, edebiyat ve kültürle uğraşmama rağmen Zübük’ü okumamıştım.

Doğrusu, utandım.

Bir kitabı atlamış olmaktan çok, bunun nedenini düşününce... Yetiştiğimiz çevre, dönemin ideolojik ayrışmaları, başkalarından devraldığımız hükümler... Okumadan uzak durduğumuz yazarlar, dinlemeden hüküm verdiğimiz sanatçılar, seyredemediğimiz filmler…

Maalesef insan, çoğu zaman kendisine ait sandığı bir düşüncenin başkasından kalma olduğunu yıllar sonra anlıyor.

* * *

Aziz Nesin’in romanını biraz da bu mahcubiyetle açtım.
Büyük bir hayranlıkla bitirdim.

Bir düzenbazın maceralarını değil; koca bir kasabanın birbirine dolanmış umutlarını, korkularını, küçük hesaplarını okumuştum.

Sonra sinemaya uyarlandığını öğrenince filmi de seyrettim.
Kemal Sunal’ın canlandırdığı Zübük’ün hakkını teslim etmek gerekir. Ama romanda beni sarsan şey, perdede gördüğümden çok daha genişti.

Filmde Zübük’ü gördüm...
Romanda ise Zübük’ü mümkün kılan insanları.

Onun söylediklerini değil yalnızca; ona inananları, inanmak isteyenleri, bildiği hâlde susanları da...

* * *

Zübük...
İnsanların zaaflarını, umutlarını ve çıkar beklentilerini kendi yararına kullanan; yalanı, dalkavukluğu ve kurnazlığı kendisine yol edinmiş insanın adı.
Yalnızca gülünç bir film karakteri değil yani.

Aziz Nesin 1961’de yazmış romanı. Aradan altmış beş yıl geçmiş.

Bir an düşünmeden edemedim:
Aziz Nesin geleceği mi gördü?
Yoksa biz, onun gördüğü insanlardan hâlâ kurtulamadık mı?

* * *

Dünya edebiyatında bazı karakterler kitaplarının dışına çıkar; Don Kişot, Oblomov, Anna Karenina gibi... bana göre Zübük de öyle.
Üstelik adı dilimize karışmış: Zübüklük yapmak, zübükleşmek, içimizdeki Zübük...
Bazen birine yalnızca “Zübük” demek yetiyor.
Ne uzun bir tarif gerekiyor ne de geçmişini anlatmak.
Bir yazar için ne büyük başarı.
Toplum içinse ne tuhaf bir durum: Altmış beş yıl önce çizilen insanı hâlâ hemen tanıyoruz.
Çünkü Zübük'ü var eden, büyüten ve yaşatan yalnızca onun kurnazlığı değil; insanların ona sunduğu zemin, gösterdiği hoşgörü...
* * *

Romanı okurken en çok Zübükzade İbrahim'in kurnazlığına değil, çevresindeki insanlara takıldım.
Çünkü hepsi aynı değil.
Kimi gerçekten kandırılıyor.
Kimi bir işinin görüleceğini umuyor.
Kimi gerçeği biliyor, çıkarı için susuyor.
Kimi de korktuğundan sesini çıkaramıyor.
Herkes anlar ama anlamazlıktan gelir.
Ne kadar tanıdık...
Anlamayan insan başka, anlayıp da görmemeyi seçen başka.

* * *

Zübük herkese aynı yalanı söylemiyor. Kimin hangi umuda tutunduğunu seziyor, sözü oradan açıyor.
Çoğu kez insan karşısındakine değil, onun ağzından duyduğu kendi hayaline inanıyor.

Bir de gerçek hayattaki Zübükler var. Yüzleri, zihnimizdeki komik film karakterine hiç benzemeyebilir.
Kimi iyi giyinir. Düzgün konuşur. Toplantıda en ciddi yüzü takınır. Yalanı da bazen yüksek sesle değil, insana güven veren bir sakinlikle söyler.

Zübüklüğün bir kıyafeti, mesleği, diploması yoktur.
Bu yüzden onu yüzünden değil, başkalarının hakkıyla kurduğu ilişkiden tanımak gerekir.

* * *

Zübük’ü izleyip üstüne Zübük’ü yaşamak...
İşte bütün mesele!

Perdedekine gülerken, hayatın içinde karşımıza çıktığında neden aynı kolaylıkla tanıyamıyoruz?

Tanıdığımız zamanlar da oluyor üstelik. Birbirimize anlatıyoruz yaptıklarını. Kızıyoruz. “Bir daha asla” diyoruz.
Sonra bir gün...
Yine aynı insanın çevresinde buluyoruz kendimizi.

Yakalandığında bile sözü yeniden ele geçiriyor. Hesap sorarken bir bakmışız, onu dinliyor, hatta anlamaya çalışıyoruz. Yalanın arkasından öyle bir hikâye anlatıyor ki asıl meseleyi unutuyoruz.

Bir de kendimize güvenimiz var: “Ben insan sarrafıyım, beni kandıramaz.”
Kandırıldığımızı kabul etmek, yalanı görmekten daha zor geliyor.

* * *

İt kağnı gölgesinde yürür de kendi gölgem sanırmış.

Bir makam sahibinin yanında çekilmiş fotoğraf, bir telefon görüşmesi, bir davet... Başkasının gücünü kendi itibarı gibi taşıyanlar.
O güç sorgulandığında niçin bu kadar telaşlanırlar?
Çünkü savundukları o insan değil, onun gölgesinde kendilerine ayırdıkları yerdir.

* * *

Bir de kurnazlığı başarı sayan dilimiz var:
“İşini biliyor.”
“Adam yolunu bulmuş.”
“Bu devirde böyle olmak lazım.”

Romanda birinin ağzından dökülen şu söz, insanı hâlâ ürpertiyor:
“Varsın çalsın çırpsın da, arada ucu kasabamıza da dokunsun.”

Dikkat edin, burada yapılanın yanlış olduğu inkâr edilmiyor. Yalnızca o yanlıştan kendisine de bir pay düşmesi bekleniyor.
Zübük’ün kapısı böyle açılıyor.
Zübüklük böyle meşrulaştırılıyor.
* * *

Bugün duyduğumuz dolandırıcılık davalarında, kamuoyuna yansıyan yolsuzluk ve usulsüzlük iddialarında da tanıdık görüntüler çıkıyor karşımıza:
Gösterişli unvanlar, güçlü tanıdıklar, yüksek kazanç vaatleri...
Elbette her iddia suçun kanıtı değil. Her kandırılanın da bir çıkar hesabı yok. Birikimini kaybeden mağdurla, yanlışını bildiği insanı sırf işine yaradığı için alkışlayan aynı kefeye konulamaz.

Ama şu sorudan kaçmak kolay mı:
Bir insanın nasıl kazandığını bilmeden yalnızca ne kadar kazandığına hayran olduğumuzda, çocuklarımıza ne öğretiyoruz?

Bir çocuk düşünün.
Dürüstçe çalışan babasının geçim sıkıntısını görüyor. Öte yanda başkasının hakkını gözetmeyen birinin gördüğü saygıyı... Hangi davranışın alkışlandığını dikkatle izliyor.
Çocuklara verdiğimiz ders sınıfta anlattıklarımız değil, sofrada övdüğümüz insanlar oluyor.

* * *

Dünün Zübük’ü bir kasabada tanıdıklarının adını kullanıyordu. Bugünün kimi düzenbazları bir unvanın, kurumsal bir görüntünün, gösterişli bir sunumun arkasına saklanabiliyor.
Kıyafet değişiyor.
Dekor değişiyor.
Bir Zübük gidiyor, bir başkası geliyor. Kapıyı açan alışkanlıklar yerindeyse hikâye pek değişmiyor.

* * *

Romanın sonunda Almanca öğretmeninin vardığı sonuç bu yüzden kolay unutulmuyor:
“Zübük bir tane değil, biz hepimiz birer zübüğüz.”

Ben bunu hepimizin aynı ölçüde suçlu olduğu şeklinde okumuyorum.
Hayır.
Haksızlığı yapanla haksızlığa uğrayan bir değil. Korkudan susanla, karşılığında ödül bekleyen de.
Üstelik kimsenin hakkına el uzatmayan, bedel ödemeyi göze alarak doğruyu savunan insanlar var.

İyi ki varlar.

Fakat öğretmenin sorusu yine de yakamızı bırakmıyor.
Zübükleri yalnızca Zübükler mi büyütüyor?
Onlara gösterilen hayranlığın, sağlanan kolaylıkların, bile bile verilen tavizlerin hiç mi payı yok?

Belki de bu romanın en rahatsız edici yanı, bize yeni bir düzenbazı tanıtması değil.
Zaten tanıyoruz onu. Hatta bazen kim olduğunu herkesten önce biz söylüyoruz.

Peki, onu tanıdığımız hâlde neden yeniden kapısını çalıyoruz?

Ve asıl önemlisi...
Kapıyı açan kim?