YAZARLAR

Corona virüsü neden bu kadar korku öğesi oldu?

Makul bilgilere itibar yerine yoğun bir komplo teorisi bombardımanı ve şişirilmiş rakamlar, hastalığı bir salgından ziyade bir gerilim filmi havasına büründürdü.

Muhammet Şakiroğlumsakiroglu@gmail.com

2019 yılının bitimi ile beraber önce sosyal medyada duyuldu bu gizemli hastalık. Sonra herkesin tüylerini diken diken eden kimliği belirsiz bir Whatsapp ses kaydı dolaştı. Ardından yığınla iddia saçıldı.

Makul bilgilere itibar yerine yoğun bir komplo teorisi bombardımanı ve şişirilmiş rakamlar, hastalığı bir salgından ziyade bir gerilim filmi havasına büründürdü.

Konunun uzmanı olmadığım için bu sayfalardan teknik ayrıntı okumayacaksınız. Sadece şu kadarını söyleyeyim. Uzmanlık alanım dışında bir konuda -imkanım varsa- doğrudan bilgi sahibi kişilerden bilgi alırım. Böyle bir imkana sahip değilsem, internetten teyitli bilgi kaynaklarına yönelirim. Konu sağlık ile ilgili ise Dünya Sağlık Örgütü (WHO) veya diğer sağlık otoritelerinin sunduğu bilgiler güvenilir bilgiler. Gerisine itibar etmem. Siz de etmeyin.

Bu şekilde bilgi edinmek bazen bilgi sahibi olmayı geciktirebilir ancak hata yapma riskini de azaltır.

Corona, özel bir virüsten ziyade bir virüs grubunun genel adı olduğu için de Dünya Sağlık Örgütü bu yeni virüs hattına COVID-19 ismini uygun buldu. Dolayısıyla yazıda bu yeni isimlendirmeye uyacağım.

Bu salgında da görüldüğü üzere ne zaman sıra dışı bir vaka ile karşılaşsak hemen en uç senaryoya inanırız. Gerek sosyal medya üzerinden dillendirilen iddialar gerekse halk arasında konuşulanlara bakılacak olursa COVID-19 ile ilgili epey geniş bir yelpazede komplo teorisi üretilmiş.  Örneğin ABD’nin Çin’i ekonomik olarak yıkmak için biyolojik bir silah olarak ürettiği iddiası en çok konuşulan ve bana da sorulan iddia. Arkasından ise Çin’in bu hastalığı özel olarak ürettiği iddiası geliyor. İddiaya göre Çin, bir taraftan nüfusu kontrollü bir şekilde azaltacak diğer yandan da yaşlanan nüfusundan kurtulacak ve yaşlıların emeklilik ve sağlık yükünü atmış olacak. Çünkü bu hastalık en çok yaşlı ve kronik hastaları etkiliyor.

 Tabi hiç sektirmeyen bir diğer iddia ise ilaç firmalarının bu hastalıkları belli aralıklar ile üreterek önce korku saldığı sonra da aşı sattığı iddiası.

Çin’in epey bir insanı toplu olarak imha ettiği iddiası da yoğunlukla dile getiriyor.  Özellikle de karantina bölgesinden kaçmak isteyenlerin kurşuna dizildiği rivayetleri de var. Bu iddiaları komplo teorilerinin çeşitliliğini göstermek için yazmıyorum. Bunlara inanan ve etrafındaki herkesi inandırmaya adanmış epey bir insan var.

Yukarıda sıraladığım komplo teorilerinin yanında virüsün kaynağında dair epey teori de hızlıca dolaşıma sokuldu. Alanda uzman kişilerin ısrarla “kaynak henüz teyit edilmedi” bilgilendirmesine rağmen yarasa çorbasından yılan başına, böceklerden diğer çiftlik hayvanlarına kadar her olası alternatif dillendirildi.

Bu köşede yazılanları okuyanlar, komplo teorilerinden ve insanların bu teorilere bu kadar kolay inanmasından şikayetçi olduğumu bilirler. Özellikle kendi alanım ile ilgili yoğun bir komplo teorisi literatürü ile zaten haşir neşirim ve bu teorilere oldukça yaygın bir inanma eğilimi var.

Soru şu: bu kadar çelişkili komplo teorisine aynı anda inanmaya iten sebepler neler?

Komplo teorilerine inanma eğiliminin kültür, inanç, politik söylem ve sosyal önyargı gibi bir çok faktör ile ilişkisi var. Özellikle sosyal önyargı bağlamında insanlar, belli bir çerçeveye uyan teorilere kolaylıkla inanma eğilimlerindedirler.

Sosyal önyargılar da toplumdan topluma farklılık gösterir. Konuyu teorik çerçeveden kurtarıp yeniden COVID-19’a getirecek olursak insanları yukarıda dillendirilen teorileri inanmaya iten görünür sebepler var. Çin’in kendi vatandaşlarını virüsle öldürebilecek düzeyde olduğunu inanmasını sağlayan tarihsel ve mevcut doneler var.  Çin daha önce bilimsel (!) bir teoriyi test etmek açısından yaklaşık 20 Milyon insanının açlıktan ölmesine sebep olmuştu. Hikayeyi daha önce buraya yazmıştım.

Çin’in kendi vatandaşlarına uyguladığı şiddetin karnesi de pek temiz değil maalesef. 1989 Tiananmen Meydanı ve halen devam eden Sincan/Doğu Türkistan zulmü komplo teorilerinde dile getirilen olasılıkların yapılabilirliği konusunda sosyal önyargı oluşturuyor.

Bir zamanlar Sovyetler için kullanılan demir perde kavramı, Çin için de geçerli idi. İnsani dramlar ve kitlesel ölümleri uzun süre dünyanın gerisinden de saklamayı başarmış bir ülkeden bahsediyorum ve detaylarını da daha önce yazmıştım.

Bu kitlesel hafızaya bir de Çin ve Uzakdoğu ile ilgili kültürel fark -özellikle de yeme alışkanlıkları- ve bunun yansıması da eklenince yukarıda sıraladığım Çin eksenli teorilere inanmayan kalmıyor.

Son 50 yıldır Ortadoğu’da devam eden her politik sorunun paydaşı ve ortağı olarak ABD, bizim coğrafyamızda her sorunun aktörü olarak kodlanmış durumda. Belediye suları kestiğinde bile suçlunun ABD olduğuna inan epey bir nüfus var Ortadoğu’da.  Haliyle ABD eksenli komplo teorilerine müşteri bulmak hiç de zor değil. Trump’ın ekonomik politikaları ve Çin karşıtı söylemleri, teorisyenlerin en ikna edici argümanlarını oluşturuyor.  

Ancak asıl önemli sorun, devletlerin insanlar üzerinde büyük boyutlu deneyler yapabileceğine dair biyoloji tarihi ve hafızası. Maalesef bu tür komplo teorileri dillendirildiğinde, “böyle şeyler asla yapılmaz, yapılmamıştır” diyemiyoruz..

Devletlerin ve bilimin bu karanlık tarihine sonraki yazılarda ışık tutacağız..  

Yorumlar