Hangi Gazete, Hangi Gazeteci İçin Özgürlük?

Hangi Gazete, Hangi Gazeteci İçin Özgürlük?

Şeyda AÇIKKOL seydaa@internethaber.com

Uzun süredir aynı şeyi düşünüyorum.

Gazeteciliğin de, yayıncılığın da, ne tadı kaldı, ne tuzu.

Yavan, sıradan, heyecansız, nefessiz bir iş olup çıktı.

Ne amacı belli, ne misyonu, ne de ilkeleri.

Hani nerede haber atlatma heyecanı, kötü adamları yakalama hevesi, yapılamayanı yapma; sorulamayanı sorma iddiası?

Nerede o insanı kahraman gibi hissettiren gazetecilik onuru?

Aşkla sevdiğim bu mesleğe karşı en ufak bir istek duymuyorum artık.

Bitmez tükenmez hırslarıyla, ayak oyunlarıyla, içi boş kahramanlarıyla, artık iyice cıvıklaşan rekabet koşullarıyla, adımın yanında yer almasına dayanamıyorum.

Medyaya ilişkin her türlü titri, reddediyorum.

Bu nedenle beş bölümünü çektiğim televizyon programını bile iptal ettim.

Yerel ve Bölgesel Televizyonlar Birliği Başkanlığı’nı ise bir-iki ay içerisinde devrediyorum.

Arkama bakmadan çıkıyorum bu enkazdan.

Kaçar gibi değil!

Ameliyat masasında kalan hastasına son kez bakan cerrah gibi!

Aslında yıllar önce fiiliyattan çekilip, mücadelemi sivil toplum örgütü lideri olarak sürdürmeye karar vermemde, bugünlerin önüne geçebilme çabası vardı.

Perşembenin gelişi, Çarşamba’dan belliydi çünkü.

Ulusal medyaya söz geçirmek mümkün değildi ama “yerel medyayı büyütelim; alternatif ses yaratalım, işaret fişekleri yollayalım belki anlaşılır” diye düşünmüştük. Ama olmadı.

Yerel medyayı ayakta tuttuk; rehabilite ettik ama büyük medyanın intiharının önüne geçemedik.

Küçük dağları yarattıklarını sananlar, mutlak iktidarlarının sonsuza kadar süreceğine inanıyor; mesleğin onurunu, şerefini, geleceğini koruyacak en ufak bir sorumluluğu üstlenmiyorlardı.

“Siyaset-Medya-Sermaye üçgeni” denildikçe utanacaklarına; zevkten dört köşe oluyorlardı.

Patronun keçilerine “kışt” dediği için kalemi kırılan gazeteci arkadaşları adına kimse kılını bile kıpırdatmıyordu.

Eyyamcılar ordusunun ilkesi, patronun borazanını öttürmekten ibaretti.

“Kalemini kır ama satma” ilkesi ise, “iş bitirici gazeteci” kavramıyla yer değiştirmişti.

Sedat Semavi’nin kurduğu gazetenin yazarları, bakan azarlayarak iş takibi yapıyorlardı.

Siyasetçiler, “al gülüm; ver gülüm ilişkisinin konforuna” pek bi alışmışlardı.

Öyle ki;

Dönemin Başbakanı Mesut Yılmaz, kalabalık bir heyet olarak yaptığımız ziyarette aynen şöyle diyordu:

“Biz tarafsız medya falan anlamayız. Eğer bizim yanımızda değilseniz sizi, karşımızda kabul ederiz!”

Arkadaşlarım ve ben, donup kalmıştık.

Hediye olarak getirdiğimiz çiçek buketini önüne atıp çıkıp gittik.

Ama durum buydu maalesef!

Medyada kimin eli kimin cebinde belli değildi.

Sipariş haberler yapılıyor, malum kaynaklar kullandıkları kalemlere oluk oluk enformasyon aktarıyorlardı.

Halk, dehşet içerisinde izlediği bu tablodan nefret ediyor ama medya dünyası bunu umursamıyordu.

Biz, o dönemde yerel medyadaki arkadaşlarımla birlikte mücadele veriyor; “Bu mesleğin onuru, bir gün herkesten çok size lazım olacak” diyorduk ama sözümüzü dinleyen olmadı.

Gazetecilik, yayıncılık kıyımının önüne geçemedik.

Gözlerimizin önünde katledildi, bitirildi ve gömüldü.

Ülkede ne gerçek gazete kaldı, ne de gerçek gazeteci.

Şimdi neye, kim için özgürlük isteniyor?

Tutuklamalar, yalnızca insani açıdan yaralıyor beni.

Gözaltına alınanların evlerinin, yuvalarının tarumar edilmesi, eşinin, çoluğunun çocuğunun, ailesinin gözünün önünde sürüklenerek götürülmesine, cezaları kesinleşmediği halde hapsedilmelerine isyan ediyorum.

Ne yazık ki bu isyanı besleyecek zerre kadar bir mesleki kaygı hissetmiyorum.

Böylesine kirletilmiş bir sektörde, çamur deryasında, temiz, bağımsız, bağlantısız bir şeyler kaldığına; inanmıyorum.

Tek bir temennim var:

Vicdani açıdan, cezaları kesinleşmemiş olanların tutuksuz yargılanması ve sektörün sil baştan yeniden yapılandırılması.

Aksi takdirde kaybımız, yalnızca medyayla sınırlı kalmaz.