2027 Cumhurbaşkanlığı: Fransa İçin Tüm Tehlikelerin Seçimi
Fransa, 2027 Cumhurbaşkanlığı seçimlerine yalnızca yeni bir siyasi yarış olarak değil, ülkenin geleceğini belirleyecek kritik bir dönemeç olarak giriyor.
Fransız siyaseti hiç olmadığı kadar kutuplaşmış durumda. Aşırı sağ güçlenirken, merkez sağ kendi kimliğini korumakta zorlanıyor ve giderek radikal sağın söylemlerinin peşinden sürükleniyor. Merkez sol ise seçmene güçlü ve inandırıcı bir gelecek vizyonu sunmakta zorlanıyor.
Böyle bir ortamda aşırı sağın, yani Rassemblement National’in iktidara gelmesi artık uzak bir ihtimal olarak görülemiyor. Marine Le Pen bugün yapılan anketlerin büyük bölümünde ilk sırada yer alıyor. Bazı senaryolarda ikinci tura kalması beklenen en güçlü rakibi ise La France Insoumise lideri Jean-Luc Mélenchon.
Tam böyle bir ortamda gündeme gelen Dominique de Villepin’in olası adaylığı, 2027 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde kartları yeniden dağıtacak bir gelişme olarak gözüküyor.
İki uç arasında sıkışan Fransa
Bugün Fransız seçmeninin önemli bir bölümü kendisini iki uç arasında sıkışmış hissediyor.
Bir tarafta göç ve güvenlik başta olmak üzere kimlik meselelerini siyasetin merkezine yerleştiren aşırı sağ var. Diğer tarafta ekonomik ve sosyal konularda radikal bir sol çizgiyi savunan LFI bulunuyor.
Mélenchon’un çizgisi göç konusunda çok daha açık ve insani bir yaklaşımı, sosyal konularda daha liberal bir anlayışı, ekonomide ise güçlü bir devlet müdahalesini savunuyor.
Bu iki siyasi çizginin birbirine duyduğu antipati de son derece güçlü.
Sonuçta Fransızların büyük bir bölümü, kendi tercihleri olmadan, birbirine taban tabana zıt iki siyasi kampın arasında kalma riskiyle karşı karşıya.
Üstelik Emmanuel Macron döneminin yarattığı siyasi hayal kırıklığı ve güven kaybı, merkezde yeni bir alternatif oluşturulmasını daha da zorlaştırıyor.
Aşırı sağın iktidarı: gerçek bir risk
Rassemblement National’in iktidara gelmesi yalnızca Fransa’nın siyasi dengelerini değiştirecek bir olay olmayacaktır.
İçeride toplumsal gerilimlerin artması ve özellikle Müslümanların daha fazla ötekileştirme ihtimali ciddi bir endişe kaynağıdır.
Bugün Fransız siyasetinde başörtüsü üzerinden yürütülen tartışmalar bunun sembolik göstergelerinden biri. Marine Le Pen’in kamusal alanda başörtüsünü yasaklama önerisini yeniden gündeme taşıması, tartışmanın ne kadar ileri taşındığını gösteriyor.
Böyle bir siyasi iklim, yalnızca Müslümanlarla devlet arasındaki gerilimi artırmakla kalmayabilir; toplum içinde karşılıklı güvensizliği ve toplumsal gerilimleri de derinleştirebilir.
Avrupa açısından da sonuçları ağır olabilir.
RN, Avrupa Birliği’nin bugünkü yapısını kabul etmiyor ve ulusal egemenliği yeniden merkeze koyan bir Avrupa anlayışını savunuyor.
Fransa gibi Avrupa’nın kurucu ve merkezi ülkelerinden birinin bu çizgiye yönelmesi, Avrupa projesinin geleceğini doğrudan etkileyebilir.
Uluslararası siyaset açışında, Avrupalı aşırı sağ akınlar ile ırkçı siyonistlerin işbirliğini göz önünde bulundurarak, Fransa’nın İsrail’e koşulsuz desteği artarak devam edecektir.
Villepin’in adaylık çıkışı sağduyulu Fransızlar için üçüncü yol olabilir
Dominique de Villepin’in olası adaylığının yarattığı merak tam da bu siyasi boşluktan kaynaklanıyor.
Villepin, 1953’te Rabat’ta doğdu. Diplomat olarak başladığı kariyerinde Jacques Chirac’ın en yakın çalışma arkadaşlarından biri oldu. Dışişleri Bakanlığı ve İçişleri Bakanlığı yaptı; 2005-2007 yılları arasında Başbakanlık görevini üstlendi.
Siyasi çizgisinin temelinde Gaullizm, bağımsızlık ve Fransa’nın dünyada kendine özgü bir ses sahibi olması düşüncesi bulunuyor.
Villepin aynı zamanda edebiyata, tarihe ve felsefeye tutkuyla bağlı bir entelektüel. Bu yönüyle günümüz siyasetinde giderek kaybolan bir devlet adamı profilini temsil ediyor.
Irak İşgaline Karşı Dik Duran Fransa’nın Sesi Olmuştu
Villepin’in uluslararası alandaki en ününü 2003 yılında Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde yaptığı konuşmaya borçludur.
ABD Irak’ı işgale hazırlanırken Fransa adına savaşın karşısında durdu; diplomasiyi, uluslararası hukuku ve barış seçeneğini savundu.
Washington tarafından « eski Avrupa » olmakla suçlanan Fransa geri adım atmadı.
Aradan geçen yıllar, Irak Savaşı konusunda Villepin’in uyarılarının ne kadar önemli olduğunu gösterdi.
O konuşma Fransız diplomasi tarinin altın saraylarından biri sayılır.
Bugün yeniden gündeme gelmesinin nedeni ise yalnızca geçmişteki bu diplomatik başarı değil, Fransa’nın yeniden bağımsız ve saygın bir uluslararası sese ihtiyaç duyduğu düşüncesidir.
Yetim kalan sağın aradığı lider
Villepin’in siyasi potansiyeli özellikle Fransız sağındaki boşluk nedeniyle önem taşıyor.
Bugünkü merkez sağ, aşırı sağın yükselişi karşısında kendi fikirlerini savunmak yerine onun bazı temalarını benimsemeye giderek daha fazla yöneliyor.
Oysa sağ siyasetin yalnızca göç ve İslam üzerinden tanımlanması gerekmiyor.
Devlet ciddiyeti, ulusal egemenlik, güvenlik, diplomasi, ekonomik sorumluluk ve Fransa’nın uluslararası itibarı da sağ siyasetin temel değerleri olabilir.
Villepin, liderini kaybetmiş ve yetim kalmış bir Fransız sağının mirasına sahip çıkma konusunda meşruiyeti bulunan belki de tek siyasetçidir.
Ancak onu yalnızca sağın adayı olarak görmek de yanlış olur.
İnsan hakları, hukuk, uluslararası düzen ve sosyal adalet konusundaki yaklaşımı, merkezde ve solda bulunan birçok seçmene de hitap edebilir.
Asıl meydan okuma tam olarak budur.
Villepin, sağ ve solun merkezinde yer alan, mevcut siyasi kutuplaşmadan yorulmuş çok sayıdaki Fransız kadın ve erkeğini ortak bir siyasi zeminde buluşturabilir mi?
Bugün için Villepin’in önünde büyük bir siyasi engel var: örgütlenme ve seçim matematiği.
Fransız Cumhurbaşkanlığı seçimlerinin ne kadar öngörülemez olabileceğini hatırlamak için 1995’e bakmak yeterli. Dönemin Başbakanı Édouard Balladur, seçim kampanyasının başında sağın açık ara favorisi olarak görülüyordu. Buna rağmen ilk turda elendi ve Jacques Chirac Cumhurbaşkanı seçildi.
1929 İzmir doğumlu Balladur’un dün, 97 yaşında hayatını kaybetmesi de bu siyasi dönemi yeniden hatırlatıyor.
Fransa’da Cumhurbaşkanlığı seçimleri nadiren önceden yazılmış bir senaryoya göre sonuçlanır. Anketlerin favorileri her zaman Élysée Sarayı’na ulaşamaz; seçim kampanyası başladığında siyasi dengeler hızla değişebiliyor.
Bu nedenle 2027’de bugün öngörülmeyen bir siyasi sürprizin ortaya çıkması hiç de imkansız görülmemeli.
Ve bu sürprizin adı Dominique de Villepin olabilir.
Çünkü onun avantajı yeni bir siyasi figür olması değil, tam tersine uzun yıllar boyunca kendisini kanıtlamış olması.
Diplomat.
Dışişleri Bakanı.
İçişleri Bakanı.
Başbakan.
Gaullist.
Entelektüel.
Ve Fransa’nın uluslararası alanda kendi sesini yeniden bulması gerektiğine inanan bir devlet adamı.
Bugün Fransa’nın ihtiyacı belki de yeni bir siyasi slogan değil, yeniden güven verecek bir liderlik anlayışıdır.
Fransa’nın uzun zamandır görmediği ölçüde birikime, siyasi tecrübeye, entelektüel derinliğe ve devlet adamı ağırlığına sahip Dominique de Villepin etrafında bir konsensüs doğabilir.
Ve belki de Fransa, sonunda kendisine yakışan bir cumhurbaşkanına kavuşabilir.