Pierre Bayle: Herkes Benim Gibi Düşünmek Zorunda Değil

Blaise Pascal, insan aklının sınırlarını hatırlatmıştı. İnsan yalnızca düşünen değil, aynı zamanda inanan, hisseden ve umut sahibi bir varlıktı.


Ancak 17. yüzyıl Fransa’sının gündeminde çok daha yakıcı bir soru vardı:


Farklı inançlara sahip insanların aynı ülkede, barış içinde yaşamaları mümkün müydü?


Zannediyoruz ki bu soru, bugün hâlâ güncelliğini korumaktadır. Değişen olsa olsa sorunun sorulduğu ülke veya ülkeler olabilir.


Farklı siyasi görüşler, farklı yaşam biçimleri ve farklı inançlar üzerine yapılan tartışmalar dünyanın birçok yerinde devam ediyor.


Pierre Bayle’in özelliği, bu soruyu üç yüz yılı aşkın bir süre önce sormuş olmasıdır.


1647 yılında Fransa’nın güneyinde doğan Bayle, Protestan bir ailenin çocuğudur. Yaşadığı dönemde din savaşlarının yaraları henüz dikiş tutmamış, yer yer kanamaya devam ediyordu. Güvensizlik, sürgün ve baskı, Katolik Kilisesi’nin “büyük kızı” olan Fransa’da, özellikle Protestanların hayatını cehenneme çeviriyordu. Zulüm kol geziyordu.


1685 yılında Kral XIV. Louis’nin Nantes Fermanı’nı yürürlükten kaldırmasıyla birlikte, Pierre Bayle dahil binlerce Protestan Fransa’yı terk etmek zorunda kaldı.


Bunların birçoğu Hollanda’ya yerleşti.


Bayle orada sürgün hayatı yaşadı ama kalemini bırakmadı. Yalnızca kendi dinini savunan bir inancın kölesi de olmadı.


Araştıran, değişik fikirlere açık, özgür bir vicdana sahipti Bayle. Bunun ispatı onun hayat çizgisinde mevcuttur. Kendi iradesiyle önce Protestanlıktan vazgeçip Katolik oldu, kısa süre sonra tekrar Protestan inancına döndü.


Ancak sürgün ve düşünce mücadelesinin bedeli ağır olacaktı: Bayle’in yazdığı bir eser nedeniyle hapse atılan kardeşi Jacob, 1685 yılında hapishanede hayatını kaybetti; bu kayıp, Bayle’in hayatında derin bir yara bıraktı.


Aynı düşünce ve vicdan özgürlüğünü herkes için savunuyordu. İşte onu çağının çok önüne taşıyan özellik tam olarak buydu.


Bayle şu basit soruyu sordu:


Birilerine göre, bir insanın yanılıyor olması veya öyle görünmesi, onun temel haklardan mahrum bırakılması için yeterli bir sebep olabilir mi?


Bayle için tabii ki HAYIR.


Hiç kimse hakikatin tamamına sahip olduğunu iddia edemeyeceğine göre, kimin ne ölçüde yanıldığını belirleme hakkına da kimse sahip değildir.


Bu yaklaşım, bize “Ben ne biliyorum?” sorusunu soran Montaigne’i hatırlatıyor.


Bayle ile birlikte bu soru bireysel boyuttan toplumsal boyuta taşınmaktadır.


Eğer hepimiz yanılıyor olabileceksek, o hâlde birbirimizi susturmak yerine dinlemeyi öğrenmeliyiz.


Bayle’in en önemli eserlerinden biri olan Tarihsel ve Eleştirel Sözlük (Dictionnaire historique et critique), ilk bakışta sıradan bir ansiklopedi gibi görünür.


Oysa kitap bundan çok daha fazlasıdır.


Bayle her bilgiyi sorgular.


Kaynakları karşılaştırır.


Çelişkileri gösterir.


Okuyucusuna hazır cevap sunmak yerine, onu düşünmeye davet eder.


Bugün akademik araştırmalarda kullanılan eleştirel yöntemlerin bir kısmı, onun yaklaşımını hatırlatır.


Bayle’in üzerinde durduğu bir başka konu ise vicdandır.


Kanunlar, insanlar üzerinde bir baskı aracı olarak kullanılarak onların davranışlarını değiştirebilir.


Ama vicdanlar öyle değildir; ferman tanımaz.


İnanç zor ve baskıyla kabul ettirilemez.


Çünkü gerçek ve sahici inanç korkudan değil, özgür irade ortamında filizlenir.


Böyle düşünmek bugün bize gayet sıradan ve doğal gelebilir.


Oysa 17. yüzyıl Avrupa’sında bu, oldukça ileri ve cesur bir kanaatti.


Bayle, farklı inançlara sahip insanların bir arada, barış içinde yaşayabileceğini savunuyordu.


Üstelik bunun bir zaruret olduğunu düşünüyordu.


Bu fikir, yalnızca Katolikler ile Protestanlar arasındaki çatışmalar açısından değil, İslam dünyasında Sünnilik ile Şiilik arasındaki tarihsel ayrışmalar düşünüldüğünde de Bayle’in sorusunun neden hâlâ güncel olduğunu gösteriyor: Farklı inanç ve yorumlara sahip insanlar, birbirlerini yok etmeye çalışmadan birlikte yaşayabilir mi?


Onun devrim niteliğindeki fikirleri daha sonra Voltaire’den Diderot’ya kadar birçok Fransız düşünürünü etkiledi.


Zamanla hoşgörü kavramı, Aydınlanma sürecinin en güçlü sütunlarından biri hâline geldi.


Bayle’in bize bıraktığı en önemli mirası şöyle özetleyebiliriz:


Bir toplumun gücü, farklılıkları barış içinde ve saygı çerçevesinde bir arada yaşatma kabiliyetinde saklıdır.


Bugün Batı’da tahammülsüzlüğün ve dışlayıcı akımların yeniden hortladığını görüyoruz. Yabancıların ve özellikle Müslümanların hedefte olduğu açıktır.


Devir değişti.


Teknolojimiz değişti.


İletişim araçlarımız değişti.


Ama insanlar arasındaki fikir ayrılıkları değişmedi.


Pierre Bayle’i hatırlamanın önemi tam da bundan kaynaklanıyor.


Fransa’yı aydınlığa çıkaran yolda önemli bir adımı daha geride bıraktık.


Montaigne kuşkuyu öğretti.


Descartes kuşkuyu yönteme dönüştürdü.


Pascal akla sınırlar çizdi.


Bayle ise farklı düşünen insanların aynı toplumda özgürce ve birlikte yaşayabileceğini savundu.


Ancak mutlu ve ferah bir toplum için yalnızca hoşgörü yeterli miydi?


Yoksa fazla özgürlük, özgürlüğü tehdit eder miydi?


Bir sonraki yazımızda Montesquieu ile bu sorunun cevabını arayacağız.