Şehrin dilini bilmeyen valiler şehri yönetemezler
Türkiye’nin şehirleri, artık klasik bürokrasiyle yönetilemeyecek kadar ağır sorunlar taşıyor. Deprem riski, plansız yapılaşma, sağlık hizmetlerindeki yetersizlikler, göç, yoksulluk, çevre kirliliği ve ulaşım krizi; valilik makamını yalnızca idari bir görev olmaktan çıkarıp doğrudan hayatı ilgilendiren stratejik bir sorumluluğa dönüştürüyor.
Bu nedenle şu gerçeği açıkça söylemek gerekir: Bir şehri yönetecek kişi, önce o şehri okuyabilmelidir.
Vali, yalnızca devletin ildeki en güçlü temsilcisi değildir. Aynı zamanda o şehrin güvenliğinden, düzeninden, sağlığından ve geleceğinden sorumlu en kritik kamu aktörlerinden biridir. Bu makamda bulunan kişinin sadece mevzuatı bilmesi yetmez. Zemin yapısını, yapı stokunu, hastane kapasitesini, okul güvenliğini, ulaşım ağını, çevre risklerini ve toplumsal kırılganlıkları anlayabilecek bir bakışa sahip olması gerekir.
Bu noktada mimarlık, mühendislik ve tıp gibi mesleki alanlar büyük önem taşır. Çünkü şehir dediğimiz yapı, yalnızca binalardan ve yollardan oluşmaz; insan hayatının tamamını içine alan canlı bir organizmadır. Bir mimar, mekânın insan davranışı üzerindeki etkisini bilir. Bir mühendis, zeminin, yapının, altyapının ve teknik güvenliğin ne anlama geldiğini kavrar. Bir doktor ise toplum sağlığını, salgın risklerini, yaşlı nüfusun ihtiyaçlarını, çocukların gelişim koşullarını ve sağlık sisteminin şehir yaşamıyla ilişkisini daha derinlikli değerlendirebilir. Bu mesleklerin bakış açısı, valilik makamına yalnızca teknik bilgi değil; insan hayatını merkeze alan bir sorumluluk bilinci de kazandırır.
Türkiye gibi deprem kuşağında bulunan bir ülkede, şehirleri yöneten kişilerin deprem gerçeğini yüzeysel biçimde bilmesi yeterli değildir. Bir vali, deprem riskini yalnızca afet sonrası müdahale meselesi olarak görmemelidir. Deprem, afet çantasıyla ya da kriz masasıyla sınırlı bir konu değildir. Deprem; imar politikasıdır, zemin etüdüdür, yapı denetimidir, hastane kapasitesidir, ulaşım planıdır, toplanma alanıdır, okul güvenliğidir, sosyal dayanışmadır ve en önemlisi can güvenliğidir. Bu nedenle deprem riski taşıyan şehirlerde görev yapan valilerin mühendislik, mimarlık, şehir planlama ve afet yönetimi konularında güçlü bir kavrayışa sahip olması hayati önemdedir.
Aynı şekilde sağlık sorunları da yalnızca hastanelerin doluluk oranlarıyla ölçülemez. Bir şehirde hava kirliliği varsa solunum yolu hastalıkları artar. Temiz suya erişim zayıfsa bulaşıcı hastalık riski büyür. Yoksulluk derinleşirse çocukların beslenme, eğitim ve sağlık imkânları daralır. Yaşlı nüfus artıyorsa evde bakım, ulaşım ve sağlık hizmetleri yeniden planlanmalıdır. Göç alan kentlerde psikososyal destek, aile sağlığı merkezleri, okul kapasitesi ve sosyal uyum politikaları birlikte düşünülmelidir. Bu nedenle bir valinin sağlık alanına yalnızca idari bir hizmet başlığı olarak değil, toplumun yaşam kalitesini belirleyen temel bir yönetim alanı olarak bakması gerekir.
Elbette bir valinin siyaset bilimi, hukuk, kamu yönetimi ve devlet işleyişi konusunda yeterli bilgiye sahip olması zorunludur. Çünkü valilik, yalnızca teknik bir görev değildir; aynı zamanda devlet aklını, kamu düzenini, hukuki sorumluluğu ve toplumsal dengeyi temsil eden bir makamdır. Ancak esas mesele şudur: Siyaset bilimi bilgisi yönetime çerçeve kazandırır; mesleki alan bilgisi ise kararların sahadaki gerçekliğini güçlendirir. Bir vali, yalnızca mevzuatı bilen kişi değil; mevzuatın insan hayatına nasıl yansıdığını görebilen kişi olmalıdır.
Bugünün Türkiye’sinde şehirlerin en büyük sorunlarından biri, karar alma süreçlerinde hayatın gerçek bilgisinin yeterince dikkate alınmamasıdır. Masa başında yapılan planlar, sahada yaşayan insanların ihtiyaçlarıyla örtüşmediğinde sorunlar derinleşir. Bir mahallenin ulaşım problemi yalnızca yol çizerek çözülmez. Bir ilçenin sağlık sorunu yalnızca yeni bina açarak giderilmez. Bir kentin deprem riski yalnızca rapor hazırlayarak ortadan kalkmaz. Şehir yönetimi; veri, meslek bilgisi, insan gözlemi ve toplumsal duyarlılığın birlikte kullanılmasını gerektirir.
Bu nedenle valiler, yalnızca bürokrasinin içinden gelen klasik yöneticiler olarak değil, aynı zamanda şehirleri okuyabilen, meslek sahipleriyle ortak akıl kurabilen, bilimsel veriye önem veren ve halkın gündelik hayatını anlayabilen kişiler arasından seçilmelidir. Valilik makamında mimarların, mühendislerin, doktorların, şehir plancılarının, afet uzmanlarının ve sosyal politika bilgisine sahip kişilerin daha fazla yer alması Türkiye’nin şehir yönetim kalitesini yükseltecektir.
Toplum, artık yalnızca kendisine emir veren yöneticiler istememektedir. Toplum; kendisini dinleyen, yaşadığı sokağı bilen, çocuğunun okul güvenliğini önemseyen, hastanesindeki yoğunluğu fark eden, deprem korkusunu ciddiye alan, ulaşım çilesini anlayan ve şehrin geleceğini günübirlik kararlarla değil, bilimsel planlamayla kuran yöneticiler istemektedir. Bu beklenti, modern kamu yönetiminin doğal bir sonucudur.
Türkiye’nin ihtiyacı, yalnızca iyi bürokratlar değildir. Türkiye’nin ihtiyacı; şehri teknik bilgisiyle kavrayan, toplumu sosyal gerçekliğiyle okuyan ve insan hayatını yönetimin merkezine alan valilerdir.
Artık şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir: Bir şehrin deprem riskini, sağlık sorunlarını, yapı güvenliğini, çevre yükünü ve sosyal ihtiyaçlarını anlamayan bir yönetici, o şehri ne kadar doğru yönetebilir?
Cevap açıktır: Şehri anlamayan, şehri yönetemez.