Muadilsiz Müslümanlar…

Bağırmak, çağırmakla, sesimizi yükseltmekle, yumruklarımızı sıkmakla bir neticeye varamayız.

Mustafa Sabri Beşer msbeser@internethaber.com

“Eleştirmenin dayanılmaz hafifliği” diye bir darbı mesel vardır çok bilinen. Evet, eleştirmek kolaydır, zor olansa eleştirdiğimiz şeye çözüm üretmektir.

Maalesef günümüz Müslümanlarının durumu buna benziyor. Acımasızca eleştiriyoruz ama çözüm noktasında maalesef bir şeyler ortaya koyamıyoruz.

İslami camia olarak yıllardır en çok başvurduğumuz yollardan birisi de “boykot” uygulaması.

İsrail, Filistinli Müslüman kardeşlerimize zulmeder, katleder hemen İsrail mallarını boykot etmeye çağırırız.

Fransa, Ermeni tasarısını kabul eder, hemen Fransız mallarını boykota çağırırız.

Çin, Doğu Türkistanlı kardeşlerimize zulümler yapar hemen Çin mallarını boykota yöneliriz.

Sosyal medya hesaplarımızdan boykot listeleri yayınlarız çarşaf çarşaf.

“Şu malları almayın!” deyu ahkam keseriz…

Lakin bütün “boykot” çağrılarımıza karşılık sonuç alamayız.

Ne İsrail, Filistinli kardeşlerimize zulmetken vazgeçer ne Fransa, Ermenilere arka çıkmaktan vazgeçer ne de Çin, Doğu Türkistanlı soydaşlarımıza yaptığı zulümleri durdurur…

Bütün boykot çağrılarımız sonuçsuz kalır…

Bu yıllardır böyledir ve böyle devam etmektedir.

Boykot çağrılarının karşılıksız kalmasının en büyük nedeni ise “almayın!” “kullanmayın!” dediğimiz ürünlerin yerine muadil olacak ürünler sunamamamızdan kaynaklanmaktadır.

Tamam Fransız malı deterjan almayalım ama yerine ne kullanalım?

Çin malı elektrikli süpürge makinası almayalım ama onun yerine ne kullanalım?

Maalesef bu soruların cevabını veremediğimiz için yıllardır yaptığımız boykot çağrıları sonuç vermiyor. Boykot çağrısı yaptığımız ürünlerin yerine muadillerini sunamadığımız sürece de sonuçsuz kalacak.

Bütün bu örnekleri aslında daha önce de “15 Temmuz hain darbe girişiminden daha güçlü ve sinsi bir tehlike ile karşı karşıyayız!” diye zikretmiş olduğum İstanbul Sözleşmesine yönelik duruşumuzu belirlememiz adına verdim.

İstanbul Sözleşmesinin toplum üzerindeki yıkıcı etkilerini defalarca yazdım/yazdık.

Boykot meselesine verdiğimiz reflekse benzer bir durum şu günlerde, toplumun temel dinamiklerini hiç hissettirmeden adeta kurt kemirir gibi kemiren İstanbul Sözleşmesinde de yatıyor maalesef.

Müslümanlar olarak son derece haklı gerekçelerle bu sözleşmenin feshedilmesini istiyoruz. Devlet yetkililerine çağrı üzerine çağrı yapıyoruz “kaldırın!” diye.

Yoksa bu sözleşmenin içeriğine vakıf olan birisinin başını yastığına gönül huzuru içinde koyabilmesi mümkün değil.

Baskı üzerine baskı kuruyoruz, üst perdeden sesimizi yükseltiyor karşı mahalleye hakaretler üzerine hakaretler yağdırıyoruz. Ve ne acıdır ki biz sesimizi yükselttikçe karşı tarafta aynı oranda tepki vererek savunmaya geçiyor.

Oysaki “medenilere galebe ikna iledir”.

İkna ise ancak fikir ile yapılabilir.

Bağırmak, çağırmakla, sesimizi yükseltmekle, yumruklarımızı sıkmakla bir neticeye varamayız.

Tam tersine mevcut durumu daha da kötüye götürmekten başka bir şey yapmayız.

Tamam, İstanbul Sözleşmesi kaldırılsın, feshedilsin ama yerine ne getirilsin?

Karşı tarafı da ikna edecek, onları da rahatlatacak tekliflerimiz neler?

Onlara nasıl bir yaşam standardı getiriyoruz?

Maalesef bu konularda bir “muadil fikir” ortaya koyamıyoruz. Koyamadığımız için de bütün “istemezük!” nidalarımız sonuçsuz kalıyor.    

Oysaki bu konuda devlet erkanının elini güçlendirmemiz gerekiyor. Sadece “kaldırın, feshedin” çağrıları yetersiz kalıyor.

Fikre karşı fikir üretemediğimiz sürece de çağrılarımız sonuçsuz kalacak gibi.

Eğer İstanbul Sözleşmesinin feshedilmesini istiyorsak yerine ne getirilmesi noktasında fikirler üretmemiz gerekiyor. İstanbul Sözleşmesinin feshedilmesinin bir boşluk oluşturacağı aşikâr. Toplum ise boşluk kabul etmez. Onun için bu boşluğu dolduracak alternatif fikirler üretmemiz gerekiyor.

Bunu yapmadığımız sürece yıllardır yaptığımız boykot çağrılarının sonuçsuz kaldığı gibi İstanbul Sözleşmesini kaldırma çağrılarımız da sonuçsuz kalacaktır kanaatindeyim…