Emeklilikte Yaşa Takılanlar “Türkiye’de Vekil Olmak Varmış” Diyor..!

Tamer DURAN tamerduran@internethaber.com

Emeklilikte Yaşa Takılanlar “Türkiye’de Vekil Olmak Varmış” Diyor..!

“Terör belası 30 yılda 40 bine yakın can aldı” diye hayıflanır dururuz. Hem can kaybı hem de yüzlerce milyar dolar olarak telaffuz edilen maddi kayıp…

Dolaylı zararın hesabı ise mümkün değil.

Hayıflanmakta haklıyız da sebepleri konusunda kafa yormayı her nedense bir türlü akıl etmeyiz.

Bu konu halk tabanında “biz bilmeyiz büyükler bilir” denilerek kafa yormaya değer görülmez ama askere çağrılınca gidilir. Vurulunur, vurulur. Vuran da vurulan da halk olur da vurduran daima dış planlayıcılar olur!

Terörün sebep olduğu zararlar saymakla bitmez; Bunlardan biri de yanı başımızda dağılma süreci yaşayan S.S.C.B sonrası, bizi de yakından ilgilendiren değişimlerde aktif rol alamayışımız.

Belki de istenen budur zaten!

12 Eylül Darbesi ve akabinde PKK terör örgütünün türemesi zamanlama olarak tesadüf değildi kuşkusuz. ABD’nin “bizim çocuklar” dediği kadro, tayin edildikleri görevi başarıyla ifa etmiş, günümüzde dahi bizi nereye götüreceği netlik kazanmayan etkileriyle “binmişiz bir alamete, gidiyoruz kıyamete” misali bir o yana bir buyana savruluyor, sürükleniyoruz.

Oysa en az terör kadar kıyıcı, toplumu içten içe çürüten başka şeyler de yaşanıyor güzelim ülkemizde. Bunun adı adil olmayan adalet, eşit olmayan gelir dağılımı ve milletin sırtına binmiş bir takım türedi imtiyazlılar, üstünler...

Bu üstünler bazen elde ettiği imtiyazlarla bir anda dolar milyarderi olarak, bazen bizzat devletten elde ettiği iş bitirme belgeleriyle kamu ihalelerinde köşe başlarını tutmuş isimler olarak çıkıyor karşımıza.

En acısı da; milletin kendisini temsilen vekâlet verdiği milletvekillerinin bu yetkiyi kendilerini imtiyazlı konuma getirecek yasalarla ihya etmeleri!

Şöyle bir düşünmek lazım; Ülkemizde işlenen kadın cinayetleri PKK’dan daha mı az can almakta? En ufak tartışmada silahların çekilmesi sonucu kaybettiğimiz canlar daha mı az önemli? Bütün bu cinayetlerin kökeninde yine ekonomik sebepler yatmıyor mu?

Akil adamlar kadrosu oluşturulacaksa bu kadro öncelikle milletvekillerine terörden de beter bir savaşın süregeldiğini anlatabilecek bir kadro olmalıdır.

Bu kadro; dengesiz gelir dağılımının, kadrolaşmanın, kamu mallarının talan edilmesinin, imtiyazlı birilerinin bulunuyor olmasının, adil olmayan adalet sisteminin terörden daha yıkıcı olduğunu anlatabilecek bir kadro olmalıdır.

Milletvekilli; gönüllülüğe dayalı kamu hizmeti verme makamı olması gerekirken kendilerine ömür boyu imtiyaz sağlayacak bir makam haline getirilmiş olmasından daha çirkin ne olabilir?

Gönüllülüğe dayalı kamu hizmeti ücret karşılığı olmaz. Bu hizmet verilirken görev gereği oluşacak giderler devlet tarafından karşılanır. Şayet bir ücret talep edilecekse o ücret vatandaşın bir aylık çalışmasının karşılığı olan asgari ücretin yani 839 TL.’nin üstünde olmamalıdır.

Oysa milletvekillerine tanınan ayrıcalıklara bakınca insanın “Türkiye’de milletvekili olmak varmış” diyesi geliyor.

Vekilliğinin kesinleşmesiyle birlikte emekliliğin hak edilmesi hangi etik kural, hangi inanç sistemi ile izah edilebilir?

Diğer tarafta biliyoruz ki gerek fiili prim günü gerekse fiili hizmet süresi tur bindirmek üzere olduğu halde emekli olamayan milyonlarca insanımız bulunmakta.

Üstelik bu insanların hak ettikleri emeklilik adeta devlet eliyle gasp edilmiş durumda.

İnanç istismarının yaygınlaştığı bir dönemde neredeyse her siyasi söylemin içine serpiştirilen dinsel söylemleri işitince artık insan tiksiniyor.

Emeklilikte yaşa takılanlar haklarını her istediklerinde yetkili isimlerden "batarız, biteriz" feryatları yükseliyor.

Maliye Bakanı Şimşek  "Bu konu ne Türkiye'nin hayrınadır ne de Türkiye bu yükü kaldırabilir" derken “milletvekillerine ödenen emekli maaşları başka bir ülke tarafından mı ödeniyor?" diye sormazlar mı adama?

49-50 yaşında emekli eden bir ülke bilmediğini de belirten şimşek acaba vatandaşının hak ettiği hakkı elinden alan başka bir ülke daha biliyorlar mı merak ediyorum doğrusu.

Özetle;

Her türlü koşulu yerine getirmiş ve emekli olamayan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları devletten sadaka değil, hak ettikleri haklarını istemekteler. Kaldı ki; düşük ücretli emeklilik önerisi dahi bir hak tecavüzüdür.

Tuhaf bir süreç (BARIŞ SÜRECİ ve AKİL ADAMLAR)

Son günlerin en popüler gündemi kuşkusuz “Barış Süreci” denilen ve “akil adamlar” adı ile yürütülen thaf süreç.

Sloganı da; Analar ağlamasın, barış olsun!

Hiç kimsenin itiraz edemeyeceği yuvarlak söylemler.

Bu yönde katkı sunmak istemeyecek bir tek Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olabileceğini tahmin etmiyorum.

Lakin herkesin gönülden arzuladığı barışa giden yol doğru tespit edilmezse daha büyük çatışmalara zemin hazırlayacağı da unutulmamalıdır.

Kimle kim arasında barış?

Devlet ile PKK arasında mı yoksa Türk ve Kürt halkları arasında mı?

Cevabın Türk ve Kürt halkları arasında olmadığı çok açık…

Tıpkı alevi – Sünni ya da laik – antilaik kışkırtmalarında olduğu gibi zaman zaman bu yönde kışkırtmalar olsa da başarıya ulaşamamıştır.

Nasıl ulaşsın ki!

Kız alıp kız verilmiş ve neredeyse her Türk ailede Kürt, her Kürt ailede de Türk var.

Halklar arasında düşmanlık kelimesi telaffuz dahi edilmemiş, edilmiyor!

Öyleyse bizzat Başbakan tarafından tayin edilen “akil adamlar” halkın arasına girerek hangi barıştan bahsedecek, hangi savaşı bitirmek üzere halkı barışa davet edecek, sürece destek isteyecekler?

Atılan bu adımlar PKK terör örgütünü ve dolayısıyla terörist başını Kürt halkının temsilcisi konumuna taşımaz mı?

Bu garip oyun ile iki halkı topyekun karşı karşıya getirmek için bölgemizi dizayn eden küresel güçlerin eline muhteşem bir koz verilmiş olmaz mı?

Böylesine güçlü bir kozun aleyhimize kullanılmayacağının garantisi nedir?

Eli silahlı teröristlerin sınırlarımızın dışına çekilmeleri istenirken teröristlerin savaş galibi edasıyla adeta işgal ettikleri ülkenin topraklarından çekiliyormuşçasına bir algı yaratarak gündem oluşturmasının vahameti görülmez mi?

Yine bu bağlamda Aysel Tuğluk’un “Kürtlerin var olduğu her yerde PKK da çeşitli biçimlerde olacak” söylemini hangi barış sözcüğüyle bağdaştırabileceğiz?

Şayet halka bir şeyler anlatılmak isteniyorsa bir tek etnik grubun adı zikredilerek barış dilenmek yerine vatandaşlık bağlamında bireysel özgürlüklerin sınırları genişletilmelidir.

İnsanlık tarihi boyunca kurulan birçok devletin, imparatorluğun adını şimdilerde sadece tarih kitaplarında görebiliyoruz. O sayfalarda her birinin farklı yok oluş hikâyesi, farklı etkileşim ile çöküş süreci anlatılmakta. Ortak yanları; ortadan kalkma sürecinde halklarından tamamen uzaklaşmış ve kendilerini tarihin tozlu sayfalarına taşıyacak basiretsiz yönetimlerin işbaşında olmasıdır.

Devletlerin ortaya çıkışları da yok oluşları da tesadüf değildir elbet. Mücadele ve akıl ile var olan, öngörüsüz adım ve yetersizlik ile pek ala yok olabiliyor. İşte tarih kitaplarından anlamamız ve çıkarmamız gereken ders de tam olarak budur.