Bir Fazıl Say Değilim

Selçuk Baymaz selcukbaymaz@internethaber.com

Bağırmadan anlaşılmıyorsan,

Hakaret etmeden dinlenmiyorsan,

Bilimle, sanatla gündeme gelemiyorsan,

Yalaka olduğun sürece sevilip,

Doğruları konuştuğunda terkedilip, yalnızlaştırılıyorsan.

Seviştikçe ünlenip,

Saçmaladıkça dikkat çekiyorsan.

İyiye ve kaliteye dair saf olan ne varsa;

Hepsine biraz sansasyon eklemeden değer bulmuyorsa...

Gitmek mi gerekir oradan? Yoksa kalmak mı?

Sana soruyorum.

Liderin sözünden çıkamıyorsan,

Düşüncelerini paylaşamıyorsan,

Hep yaftalanıyorsan,

Ama hep yaftalanıyorsan…

Sadece bildiğin doğruyu konuştun diye

Şuncu, buncu, ocu

“İktidarın kölesi”

“Muhalefetin dilberi” diye nitelendiriliyorsan,

En ufak hatanda

Kürtçü, Alevi, İrticacı, yelloz, diye ötekileştirilip,

Bilinen yaygın resmi ideoloji ve milliyetçilik gazını kullandıkça alkışlanıyorsan.

“Allah” dedikçe büyüyüp,

Atatürk’ü sadece “bir alkış alma imgelemine” indirgeyip şov yapıyorsan,

Gitmek mi gerekir oradan artık? Yoksa kalmak mı?

Sen söyle…

Liyakatin iş bulmaya yettiği halde,

Dayın, amcan, baban olmadığı için eziliyorsan,

Paran yok diye  “insandan bile sayılmayıp”,

Bu nedenle ayıların üç kuruş için “bey” olduğu bir memleketteysen,

Gitmek mi gerekir artık oradan… Yoksa kalmak mı?

Gitmek gerekir belki ama…

 “doğruları” yanlışlara kurban etmemek lazım!

İşte bu yüzden gerektiğinde gitmek kadar “kalmayı da bilmek” gerekir.

Ve bu nedenle yalakalığa, ayak kaydırmaya, kalitesizliğe direnip, sanata, bilime, liyakata, hoşgörüye, empatiye inanan insanların kalıp daha çok savaşması lazım.

Bu toprakları ve insanlarını sevdikleri için, kendi öz saygıları adına kalmaları lazım.

İşte bu yüzden ben bir “Fazıl Say” değilim.

Gidemem.

Ve gitmeyelim!

Bir Dokun Bin Ah işit

Bir kere BDP’nin tüm Kürt seçmeninin temsilcisi olmadığını en baştan kabul etmemiz gerekiyor. Fakat bu kabulleniş, hatırı sayılır bir seçmen sayısının olduğu gerçeğini de örtemez.

Ayrıca BDP’nin Öcalan ve Kandil’in siyasal sözcülüğünü yaptığı da açıktır. Sonuçta PKK ile ilişkisinin olduğunu ilk kez “kucaklaşma” olayı ile fark etmedik. Birbirimize karşı dürüst olalım derim.

Çünkü ısrarla kabullenmek istemiyoruz bunu. Görmezden gelmeye çalışıyoruz.

Evet, şiddet yanlısı tüm eylemleri sonuna kadar yanlış ve kabul edilemezdir ama Kandil ve Öcalan’ın sözcülüğünü yaptığı için de, salt barış getirecek politikaların arkasında duramıyor. Bu da bir gerçektir!

Ve bu gerçekliğin arkasında ise milyonlarca insanın oyu var.

İşte sorun burada yatıyor. O vekillere dokunmak demek, aynı zamanda "o milyonları" da yok saymak demektir.

Bundan dolayı, çözüm için dayanmak, sabretmek lazım.

Öfke, akıl karı değildir.

Biz şimdiye kadar tüm doğruları yerine getirdik de, bir tek dokunulmazlıklarını kaldırmamız mı kaldı?

Evet, onlar kesinlikle sütten çıkmış ak kaşık değiller.

Fakat Kürt sorunuyla yüzleşmemiş gerekiyor artık.

Dürüst ve açık olup, ortak bir akılla aynı vatanda barış içerisinde yaşamanın bir yolunu bulmalıyız.

Şimdiye kadar “silmek”, “yok etmeye çalışmak” hiçbir işimize yaramadı. Sadece mağdurlar ve mağdur edebiyatı yarattı.

BDP’nin bir çözüm istemediğini de,  çözümsüzlükten nemalandığını da biliyorum.

Ama parlamentoda açık açık “biz ayrılmak” istiyoruz diyemezlerse, dağda attıkları kurşunla derler zaten.

Yüzleşelim bununla, “bırakalım desinler”.

Gencecik askerleri şehit ederek, bunu alenen söylüyorlar zaten.

Karşılıklı açık seçik konuşamazsak, ya bu şekilde düşünenler bitene kadar “öldüreceğiz” onları, “asimile edeceğiz” ya da “ülkeden süreceğiz”.

Aklına başka bir çözüm yolu gelen var mı?

Elbet orta yollar bulunur.

Bu yüzden, büyüklük bizde kalsın.

Barış adına; dokunmayalım, dokundurtmayalım.