APO Türkiyenin kucağına bırakıldı

Abone ol

BBP lideri Yazıcıoğlu İnternethaber'e çok özel açıklamalar yaptı. Evren'den Apo'ya herşey bu müthiş röportajda...

Muhsin Yazıcıoğlu Türkiye siyasetinde önemli yere sahip bir portre. 1970’li yılların karmaşık, kanlı, terörize ortamında rol alan ünlü ülkücü bir lider. Onun adı Türkiye’nin yakın tarihinde yer alan pek çok ünlü isimle birlikte anılıyor.

Terör dönemi 12 Eylül darbesiyle birlikte düğmeye basılmış gibi “şıp” diye kesildiğinde, uğruna savaştıkları devlet, karşıtlarıyla birlikte onları da aynı cezaevlerinin, aynı hücrelerine kapattı. Başbuğ Alpaslan Türkeş çıkarıldığı mahkemelerde “fikirleri iktidarda kendisi hapiste olan tek siyasi hareket biziz” diyerek bu durumu açıklamıştı.

Cezaevi dönemi bittiğinde Yazıcıoğlu bir grup arkadaşıyla (O zamanki adı Milliyetçi Çalışma Partisi olan) Milliyetçi Hareket Partisi’nden ayrılarak 1992’de Büyük Birlik Partisi’ni (BBP) kurdu. Milliyetçi çizgi iki ana kolu bölündü. Eğer bu ayrılık yaşanmasaydı, Alpaslan Türkeş’ten sonra liderlik koltuğunun yeni sahibi hareketin “tartışılmaz prensi” Yazıcıoğlu olacaktı. Ama o ayrılık yolunu seçti. Hem de Türkeş’in sağlığında… Siyasi yorumcularca eriyip kaybolacağını düşünürken BBP, Mesut Yılmaz’ın Başkan olduğu dönemde ANAP ile ittifak yaparak Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne girdi.
1999 Genel Seçimleri’inde milliyetçi oylar Devlet Bahçeli’nin MHP’sine aktı. Muhsin Yazıcıoğlu, yüzde 10’lu seçim barajının kurbanı olarak aday olduğu Sivas’tan en fazla oyu almasına karşın parlamentoya giremedi.


SOLCU İLE AYNI HÜCREDE 2.5 YIL
Ülkücü cenaha kesilen “ağır fatura”nın sahiplerinden biri de Muhsin Yazıcıoğlu’ydu. Ülkücü lider 5.5 yılı hücrede olmak üzere Mamak Cezaevi’nde 7.5 yıl “tutuklu” olarak hapis yattı. Yargılandığı hiçbir davadan ceza almadı. 12 Eylül yönetiminin cezaevleri politikası gereği “karıştır-barıştır” yöntemiyle solcularla aynı koğuşlara kapatıldı. Hatta Dev-Yol’un liderleriyle aynı hücreye konuldu. Yazıcıoğlu o yılları özetlerken şöyle diyordu:
-Koca ülkeye paylaşamıyorduk, 4 metre karelik hücreyi 2.5 yıl paylaştık! 
 
Yazıcıoğlu ile 2003’te Akşam gazetesi için uzun bir söyleşi yapmıştım. Politika dışı konuların ağır bastığı üç saatlik söyleşiyi bir gazete sayfasına sığdırmak kolay olmamıştı. Onun açısından da yayını merakla beklenen görüşmeydi. O zamana kadar kendine sakladığı pek çok özel şeyi bir solcu gazeteciye anlatmıştı. Bu bilgilerin nasıl kullanılacağı haliyle kafasında soru işaretleri oluşturuyordu. Gazeteciliğin evrensel kuralları egemen oldu. Samimiyeti istismar edilmedi. Aramızda gazeteci-siyasetçi güveni oluştu. Aşağıda okuyacağınız ikinci uzun söyleşi işte bu güvenin eseri olarak ortaya çıktı.

Yazıcıoğlu beni evinde eşi Gülefer Yazıcıoğlu’nun yaptığı lezzetli yemekler eşliğinde ağırladı. Söyleşi sırasında Alperen Ocakları Genel Başkanı Serhat Tüzün de yanımızdaydı. Ancak o liderine olan saygısı gereği hemen hemen hiç söze girmemeyi yeğledi. Ben kamuoyunun aklında olan her şeyi sordum o da bütün içtenliğinde anlattı. Amerika’nın Orta Doğu’daki yeni varlığı, geçmiş yıllarda ve günümüzde ülkemizdeki etkinliğini alabildiğine açık olarak anlattı. Hrant Dink cinayetine ilişkin BBP çevresinde halkalanan soru işaretlerini tek tek açıkladı. Cumhurbaşkanlığı seçimi arifesinde yaşanan gerginlikleri, Ordu’nun pozisyonunu, asker-sivil arasındaki dengeleri yorumladı. İlgi çekici bir söyleşi olduğunu düşünüyorum. İnternet medyasının sağladığı avantajla Yazıcıoğlu’nun ağzından çıkan tek harf bile kesilmedi. İki gün sürecek bu söyleşiyi merakla okuyacağınızı umuyorum.

TÜRKİYE KUŞATILAN ÜLKE KONUMUNDA

-Size göre Türkiye nereye gidiyor?
“Türkiye ekonomik olarak dışa bağımlı olan, sıcak paranın kuşatması altına girmiş ve her geçen gün yabancı sermayenin yerli bir takım ortaklarla beraber kontrol altına aldığı bir süreç yaşıyor. Bankalarımız yabancı sermayenin eline geçmiş durumda ve bu bankalar vasıtasıyla Türkiye’nin kontrol edilme, yönlendirilme ihtimali artırılmıştır. Yunanistan istediği takdirde Türkiye’yi tehdit edebilecek, sıkıntıya sokabilecek imkânlara sahip olmuştur. Çünkü bu bankalar vasıtasıyla iç borçlarımız, dış borç haline dönüştürülmüştür. Ayrıca Türkiye’nin temel ve stratejik ekonomik alanları kalmamıştır. Özelleştirme adı altında yabancılaştırılma yapılıyor. Tüpraş’ın, Demirçelik’in, Telekom’u satılması hemen akla gelen örnekleri oluşturuyor.”

-Bu sadece AK Parti iktidarına mal edilebilir mi? Çünkü Özal döneminde başlayan, bayraklaşan , baş tacı edilen özelleştirme diye bir şey var. Bunlar da (AK Parti) sonuna kadar götürdüler.
AK Parti’nin sonuçlarıdır demiyorum. Önceki iktidarlarla başlamış olan bir süreç. Türk Telekom’un özelleştirilmesine ve özellikle de yabancılaştırılmasına direndiği için geçen iktidar döneminde Enis Öksüz bakanlığından olmuştur. Avrupa Birliği (AB) macerası bizi tam bir çıkmaz sokağa getirdi. Her yayınlanan ilerleme raporunda Sayın Başbakan, önemli bir rapor diye açıklamalar yaptı. Ama sonradan bu raporların Türkiye’ye bir dayatma olduğunu kabul etmek zorunda kaldı.”

-Türkiye hakkındaki bu siz bu raporları nasıl değerlendiriyorsunuz, iyi mi yoksa kötü mü?

AB HAYAL TÜNELİ
“Büyük Birlik Partisi (BBP) Genel Başkanı gibi bakarsanız hiç hayal kırıklığına
uğramazsınız, hiçbir zarar da göremezsiniz.


Çünkü BBP, AB’ye hayır diyor ve AB’nin bir hayal tüneli olduğunu, bir an evvel bu tünelden çıkıp, AB’yle ikili, doğal, gerçekçi münasebetlere girmek ve kendi coğrafyasının, tarihinin ve kültür haritasının oluşturduğu alanda, çok odaklı, çok yönlü, çok unsurlu yeni bir dış politika konseptine girmemiz lazım. 
 

AB’yi ‘olmazsa olmaz’ diye görürseniz, bütün umutlarınızı tek yönlü bir dış politikaya bağlarsanız, tıkanınca büyük bir hayal kırıklığına uğrarsınız. Ama artık AB, Türkiye için bir şey ifade etmiyor, nasıl olsa bu üyelik gerçekleşmeyecek, bunu bir zaman kazanma meselesi olarak görmüşseniz daha az zarar görürsünüz.” 

-Türkiye, İran ve Rusya bir partner olabilir deniyor. Siz buna nasıl bakarsınız? Yani bunu mu söylüyorsunuz AB’ye alternatif derken?
“AB’yle ekonomik ve kültürel münasebetlerimizi sürdürmeliyiz; ama siyasi birliktelik noktasından kesin olarak çıkmalıyız. Bu tarafta, önceliği Azerbaycan ve Türkî Cumhuriyetlere vermek kaydıyla, Ukrayna, Rusya, İran, Suriye’yle kendi çevresel ilişkilerimiz geliştirebiliriz. Ortak zemine oturtacaklarımız, Orta Asya, Türk Cumhuriyetleri ve Azerbaycan var. Kazakistan Devlet Başkanı Nur Sultan Nazarbayev , ‘bir ortak Pazar kurabiliriz, ortak para birimine gidebiliriz’ diyor. 2005 yılında yapmış olduğu bir deklârasyonu var. Bunu ben de önemsiyorum. Daha evvel tarihte kurulmaya çalışılmış ama sürdürülememiş yapılar var. İran, Pakistan ve Suriye ile bu gerçekleştirilebilir.

-Ben esas olarak iç Politikaya nasıl bakıyorsunuz onu merak ediyorum?
“Türkiye, AB ile olan ilişkileri açısından sıkıntılı bir döneme girdi. Bir taraftan millete çok umutlar verildi; ama diğer taraftan da tıkandı. AB, 2014 yılına hedef gösteriliyordu, şimdi 50 yıl deniyor.

SOPAYI KAPIP KAFA GÖZ YARAN MİLLİYETÇİLİK İSTEMİYORUZ

-Milliyetçilik bayrağını en önde taşıyan iki büyük parti vardı: BBP ve MHP! Şimdi o kadar çok sahiplenenler çıktı ki, milliyetçilik bayrağı acaba elimizden gidiyor gibi bir kaygılanma duyuyor musunuz?

“Hayır, duymuyorum. Keşke Türkiye’de herkes milliyetçi olsa. Bütün siyasi partiler de sorunlara milliyetçi perspektiften yaklaşabilseler. Çözümlerini milliyetçi bir anlayış içerisinde arasalar. Bundan memnuniyet duyarım. Ülkemizin içinde bulunduğu durumdan dolayı milliyetçi duygular kabarmıyorsa, o zaman endişe duymak lazım!”

-Peki bu milliyetçi duygular nasıl bir yatakta birleşmeli? Sokakları teslim alan çocukların burası bizim bölgemiz, burada bizim sözümüz geçer demelerinde mi? Yoksa sanayi tesisi, bankaların sessiz sedasız yabancılara satılmasına karşı tepkide mı? Hangisi daha iyi bir milliyetçi tepki olabilir?

Kavgaların artması, milliyetçiliğin artması anlamına gelmiyor. Milli refleksler gelişsin derken söze sopa alıp koşan, her davranışı ülke için tehdit sayan, onu kendi düzeltmeye çalışan, birbirinin kafasını gözünü kıran bir Türkiye değil istediğimiz.


                              NASIL BİR MİLLİYETÇİLİK?
Milliyetçilik bu değil! Farklı düşünceleri insanlar farklı bir üslupla dile getirebilirler. Miting olarak, pankart açarak, salonlarda konferanslar düzenlemek suretiyle dile getirebilirler. Bizim hoşumuza gitmeyen fikirler olabilir. Yasal yapılmadığı kanaatine varırsak da, o zaman suç duyurusunda bulunuruz. Devletin kurumları da yasal müdahalede bulunur. Bu duyarlılığı da göstermemiz lazım. Yasalar çiğneniyorsa, hiçe sayılıyorsa, buna karşıt bir fikir ortaya koymak da bir mücadeledir. Bence böyle yapılması lazım. Bu yapılan gösterilere karşı gençlerin tepkileri zannediyorum PKK ile oldu. PKK liderinin posterleriyle, bayraklarıyla gösteri yapılmasına karşı tepkilerin olması gayet doğaldır. Bu ülkede her hanede şehit ailesi ya da şehit yakını var. Önce şehit ailesi, şehit yakını tepki gösterebilir. Mersin’den, Adana’dan, Diyarbakır’dan kalkan, üstünde Apo posterleriyle Mudanya’ya giden otobüslerle, Apo’ya özgürlük, izolasyon kaldırılsın diye bağırırlarsa, oradan geri dönerken Bilecik’de inip, bir de şehrin ortasında halay çekerlerse, bu tepki normal.” 
 

KAOS HIZLA GELİR

-Farklı fikirlere ifade edilebilir diyorsunuz?

“Ortada bir cinayet örgütü ve bunun başı var. Bunu hissedecek, görecek ve bunun tedbirini alacak, yasal müdahalede bulunacak bir iktidar duyarlılığı gerekiyor. İngiltere’de El Kaide adına Usame Bin Ladin’in posterleriyle yürüyüş yaptırırlar mı?”

-Sizce?

“Yaptırmazlar! İnsan Hakları, demokrasi, protesto, yürüyüş hakları elbette her demokratik ülkede vardır; ama demokrasinin kendisini koruma hakkı da vardır. Doğrudan demokrasiye karşı silahlı eylemde bulunan, o devletin güvenlik güçlerine karşı silahlı örgüt kurmuş bir takım militanların orta yerde devlete karşı kurşun sıkan bir eşkıya başının fotoğraflarıyla dolaşamazsın. Yasalar derhal uygulanmalı ki, karşı tepkiler oluşmamalı. Bilecik olayları sırasında dedim ki, Ya devlet başa, ya kuzgun yaşa demişler atalarımız. Eğer siz millet adına kanunları zamanında etkin bir şekilde kullanmazsanız, kanunsuzluk sokaklara taştığında insanlar “Devlet nerede” diye bağırma mecburiyetinde kalırsa insanlar ve bir müddet sonra hukuku devrede göremezlerse, o zaman kendi haklarını kendileri korumaya kalkışırlar. O zaman ülke kaosa gider. Buna meydan vermemek lazım demiştim. Bazı basın organları benim üzerime saldırdılar.

-Ülkenin kaosa gitmesinden yararı olanlar etkili ve yetkili yerlerde bulunuyorsa o zaman ne yapacağız?

“Kanunları uygulaması gerekenler uygulamadığında, asayişi sağlaması gerekenler sağlamadığında, asayişi sağlayacak olanların elinin kolunu bağlanması ya da bu anlamda onların ihtiyaç duyduğu yasaları çıkartmayanlar, kaosu davet ediyor demektir. Etkin ve etkili yerlerde bulunanlar ülkenin kaosa gitmesinden yaralanıyorsa, o zaman bu kaos daha da hızlı gelecek demektir!”

ORDU İLE AK PARTİ ÇATIŞIYOR

-Siz ordunun AK Parti karşısındaki ‘muhalif’ tavrını ve buna karşılık orduyu yıpratan mektupların açıklanmasını nasıl değerlendiriyorsunuz? AK Parti ile Türk Silahlı Kuvvetleri arasında sanki iktidar – muhalefet ya da iktidarı paylaşma mücadelesi varmış gibi bir görüntü arz ediliyor. Dış basın da ordu ile AK Parti çatışıyor diye yazıyor.

“İlk olarak ordu siyasetin dışında tutulmalıdır. Gazi Mustafa Kemal, ‘ordu, kışla ve camii, siyaset dışı olmalıdır’ demiştir ve çok isabetli söylemiştir. Balkan bozgununun arkasında ordunun siyasete bulaşması vardır. Bütün Balkanları kaybettik. Cumhuriyet döneminde ordu ne zaman siyasete müdahale etmişse Türkiye geriye gitmiştir!”

-Askeri müdahaleleri sıralar mısınız?

“27 Mayıs 1961, 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980, 28 Şubat 1997… Bunların hepsini tek tek ele alabiliriz. Hepsinde Türkiye geriye gitmiş ve zaman kaybetmiştir. Türkiye telafisi mümkün olmayan zararlara uğratılmıştır. 27 Mayıs’ta ordu müdahale etmiş bir başbakan asılmıştır. Yıllar sonra o başbakanın kemiklerine tören yapılmış ve anıt mezara dikilmiştir. 12 Eylül darbesini de savunan kimse kalmamıştır.”

-Orada da bir kişi söyleyeceğim: Ertuğrul Özkök başına 28 Şubat’ı savunduğunu söylüyor.

“O kalmış olabilir, doğrudur. Bu, askerimizi yıpratmaktadır. Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) milletimizin gözbebeğidir. Milletin en çok güvendiği kurum olarak devam etmektedir.

      KENAN EVREN ESKTREM BİR VATANDAŞ

“Kenan Evren Paşa zaten ekstrem bir vatandaş! Onunki sayılmaz.
O zaman Türkiye bölünmesin diye darbe yaptım diyen Kenan Paşa şimdi de Türkiye sekiz eyalete bölünsün sonra federasyonda tartışalım dedi. Otur yerine sus dedim, Kenan Paşa’ya… 28 Şubat müdahalesi olmuştur. Ardından 28 Şubat’ın müdahale ettikleri iktidara gelmiş; ama 28 Şubat taraftarı olanlar da silinmişlerdir. Aradan 10 yıl geçti, dikkat edin 28 Şubat’ın yıldönümünde 28 Şubat’ı savunacak kimse yoktu ortada!.. 
 

HOLDİNG PAŞALARINI NE YAPACAĞIZ?

-TSK’yı yıpratmamayı sadece Muhsin Yazıcıoğlu mu yapacak? Rahmetli Uğur Mumcu ‘Holding Paşaları’ diye bir saptama yapmıştı. 30 Ağustos’ta emekli olup 1 Eylül’de bankaların holdinglerin yönetim kuruluna giren ordu komutanları, genelkurmay başkanları, kuvvet komutanları olmuştu. Birçok general ihtisaslarıyla ilgili olmamasına rağmen şirketlerin yönetim kurullarında konuşlanıyor. Siz, bu saygının o paşalara hala gösterilmesini isteyebilir misiniz?

“Son zamanlarda ordu bu konuda çok daha dikkatli olmaya başladı. Ordu siyasete bulaşmamalıdır. Hukukun üstünlüğünden yana olmalıdır. Elbette Türkiye’nin menfaatlerinin yanında olmalıdır. Dünyanın her yerinde böyledir. Siyasi taraf haline getirilmemesine önem vermeliyiz.”

-Ordu her zaman taraf pozisyonunda değil mi?

“Türkiye’de demokrasiye çok kere ara verilmiş, başı sıkıştığında orduya güvenerek hareket eden siyaset kurumları olmuştur. Orduyu kışkırtarak onları göreve davet eden siyasetçiler, gazeteciler, sözde aydınlar var. Böyle bir ülkede, hatıralarında darbe özlemi içinde bulunduğunu söyleyenler çıkabilir, çıkmıştır da. Bu ileri demokratik ülkelerde böylesi bir hevese kapılan sokakta gezemez.”

-Türkiye’de nasıl?

“Maalesef Türkiye böyle bir ülke değil! Bu gibi durumlarda çözümü yine yasalarda aramamız lazım. Savcılara harekete geçirmek, gerekirse kriminal incelemelerde bulunmak üzere, gerekli soruşturmalar yapılmalı. Bunun hesabı verilmeli, eğer suçsuzsa da aklanmalı.

-Nokta Dergisi’nde Deniz Kuvvetleri eski komutanı Özden Örnek’in günlükleri yayınlandı. 2004’te darbe hazırları olduğu iddia ediliyor. Demin 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat’ı anımsattınız. Bu günlükler karşısında ‘Hayır, asla TSK böyle bir şey yapmaz, düşünmez bile’ diyebilir misiniz?

“İşte savcılar bunu araştırmalı diyorum. Böyle bir şey doğru mu değil mi? Ben böyle bir fantezi kurdum diyorsa, onun gereği yapılsın!”

-Sonuç alınabilir mi?

“Türkiye’de bırakın teşebbüste bulunanları, darbe yapanlara bir şey olmamış ki!..”
  YAŞ KARARLARI
Yüksek Askeri Şura Kararlarının yargı denetimine açılması gerekir. Dört buçuk senedir bu iktidar ‘şerh’
koyuyor. Sen iktidardasın, kanun çıkart! Asker önündeki kanuna göre hareket ediyor. Eğer beğenmiyorsanız değiştireceksiniz. Siyasetin finansmanını şeffaflaştırırdım. 


Elinde imkân olduğu halde bunları sağlamayan bir siyasetçi kesinlikle demokrasiden bahsedemez. Bu bağlamda cumhurbaşkanlığı seçimi, kurumlar arası birliği temsil eden, devletin birliğini temsil eden bir kimliktir. Parlamenter sisteme göre çok yüksek yetkilere sahip; ama başkanlık sistemine göre az yetkiye sahiptir.”  

-Siz askeri darbe yapanların yargılanmasından yana mısınız?

“Hukuk devletinden yanayım. Hukuk devletinin gerekleri yerine getirmelidir diyorum!”

-Niye Türkiye’de cumhurbaşkanlığı seçimleri gerilim içinde oluyor? Hukuki süreci tamamlayacak bütün enstrümanlar var; fakat yokmuş gibi kabul ediliyor. Niçin böyle oluyor?

“Seçim sisteminin getirdiği eşitsizlikten kaynaklanıyor bu hastalıklı durum. Cumhurbaşkanını seçecek olan Meclis milli iradeyi yansıtmıyor!”

-Ama bu seçim sistemini Tayyip Erdoğan getirmedi ki?

“Evet o getirmedi ama avantajını kullanmak istiyor. Türkiye’de sistem güçlü olanlara göre kurulmuş. Onlar ellerindeki imkânların hiç kaybolmaması için sisteme sıkı sıkıya yapışıyorlar. Yer yer siyasi aktörler değişiyor; ama yeni gelenler bu avantaj elimizdeyken bir kez de biz kullanalım diyorlar. 1991 seçimleri öncesinde Mesut Yılmaz ANAP’a Genel Başkan oldu, Başbakan’dı… Derhal erken seçim kararı alarak dedi ki, henüz yıpranmadan seçime gideyim, yüzde 10 barajından faydalanıp, artık oyları da kendisi alıp, daha güçlü bir şekilde gelerek, beş yıl kazanmayı düşündü. Bunun içinde seçimlere yüzde 10 barajıyla gidildi. Bir anda hesapta olmayan ilişkiler kuruldu. Üç partili bir ittifak oluştu. Milliyetçi Çalışma Partisi (MÇP), Islahatçı Demokrasi Partisi (IDP) ve Refah Partisi (RP) arasında bir ittifak kuruldu. Sosyal Demokrat Halkçı Parti (SHP) ile Demokratik Emek Partisi (DEP) arasında benzer yapılanmaya gidildi. Bu ittifaklarla siyaset alabora oldu ve beklediğinin tam tersine Doğru Yol Partisi (DYP) 1. parti çıktı. Kendileri (ANAP) üçüncü sıraya düştü. Bu seçimlerde meydanlarda barajlı sistem zulümdür, milletin önünü kesmektir diye konuşanlar, meclise girdikten sonradan o sözlerini unuttular.”

-Nasıl sözlerdi onlar?

“Anayasa değişikliği yapılacaktı. Ben de parti lideri olarak kurulan Uyum Komisyonu’nda vardım. Yüzde 10 barajını kötüleyenler, onun kalması için uğraştılar. Süleyman Demirel, Erdal İnönü, Necmettin Erbakan barajın karşısındaydılar önce… Hâlbuki bunlar bir araya gelseler iş çözülüyordu. Ama yapmadılar, yüzde 10 barajı kendi lehlerine kullanmak istediler. Kullandılar da… Milletin iradesinin yüzde 51’den fazlası son 3 Kasım 2002 seçimlerinde dışarıda kaldı. Yüzde 34’le meclise girmiş olan AK Parti kurucuları 1991 seçimlerinde meydanlarda bu barajlı sistemi eleştirenlerdi.”

-Şimdi?

“Şimdi, dört buçuk yıl içerisinde bu kadar imkâna sahip oldukları halde -365 milletvekili- seçim sistemine hiç dokunmadılar. Cumhurbaşkanlığı ile ilgili seçim sistemine hiç dokunmadılar. Eğer Sayın Erdoğan’ın yerinde ben olsaydım, derhal lider suntasını kıracak, parti içi demokrasiyi kurumsallaştıracak bir siyasi partiler kanunu çıkarırdım. İkinci olarak temsilde adalet üzerinden, vatandaşın milletvekilini tercih kullanarak seçtiği yeni bir adil seçim sistemi oluştururdum.”

-Öneriniz var mı, örneğin 1960’larda kullanılan Milli Bakiye sistemi gibi?
“BBP olarak seçim sistemi ile önerimiz, daraltılmış bölge, iki turlu. İkinci turda seçim işbirliğine açık, vatandaşın milletvekilini tercih kullanarak seçeçeği bir seçim sistemidir. Bunda tabi olarak baraj oluyor, iki turlu olduğu için. Bizim sistemimizde bir parti tek başına iktidara gelebiliyor. Değilse, koalisyonlar kaçınılmaz gözüküyorsa, koalisyon seçimden önce sandıkta kuruluyor.” O koalisyonun arkasında millet duruyor. Milletin arkasında durduğu koalisyon başarılı olur. İtalya’da, Japonya’da koalisyonlar idare edebiliyor. Türkiye’de bir ters ilişki doğuyor. Önce seçim yapılıyor. Seçimden sonra asla beraber olmayız dediğiniz siyasi partiye sizin partiniz koalisyon kuruyor. Sonra cumhurbaşkanının doğrudan halk tarafından seçilmesini sağlardım. Dördüncü olarak, kürsü hariç dokunulmazlığı kaldırırdım. Siyasilerin dokunulmazlığı değil, hukukun dokunamadığı hiçbir şey bırakmazdım. Hukuk herkese dokunmalıdır.”

-Buraya Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden geldik…

“Etraflıca anlatmalıyım ki, bir yanlış anlama ortaya çıkmasın değil mi? Türkiye parlamenter sistem olarak devam edecekse bunun gereğini yapmalı, icrada gerekli düzenlemeyi yaparak cumhurbaşkanının yetkilerini azaltmalıdır! Danıştay, Sayıştay, Yargıtay, Anayasa Mahkemesi, TRT, YÖK, üniversite rektörleri vb. gibi… Hepsinde Cumhurbaşkanı atama yapıyor. Eğer Sayın Erdoğan parlamenter sistem içerisinde kalmayı düşünüyorsa o zaman Türkiye’nin önümüzdeki dönemde gerginlik yaşamaması için cumhurbaşkanını yetkilerini azaltabilirdi. Böylece belli kesimlerin kaygısını da ortadan kaldırabilirdi. Zaten mevcut Cumhurbaşkanı da böyle diyordu. Kendisi Anayasa Mahkemesi Başkanı’yken o dönemde cumhurbaşkanının yetkilerinin fazla olduğunu söylüyordu. Yargı, Yürütme, Yaşama’yı da sacayağı olarak doğru yere oturtursun ve bu yarı başkanlık anlamına gelir. Türkiye’de cumhurbaşkanı halk tarafından seçilmiş olsaydı bu gerginlikler kesinlikle yaşanmazdı. 1993 yılından beri liderleri gezerek cumhurbaşkanının halk tarafından seçilmesini savundum. Bu iktidarın bu şansı da vardı. Diğer partilerin hepsi halk seçsin diyor. Anayasa’nın 102’inci maddesini değiştirirdi ve bu tartışmaları geride bırakırdı. Maçın ortasında kural değiştirilmez diyor Sayın Erdoğan…”

-Ne demek istiyor?

“Demek istiyor ki, ben enayi miyim? Elime fırsat geçmişken bunu bir de ben kullanayım. Ama söylediği doğru değil. Maçın ortasında, sonunda, neresinde olursan ol, bu kuralları değiştir diye seni seçtiler zaten… Niye 365 milletvekiliyle iktidar oldun? Halkın beklentisi 28 Şubat’tan itibaren başlayan anti-demokratik dayatmaları ve ülkedeki yaşanmış olan ekonomik krizleri dikkate alarak vatandaş istedi ki, bir siyasi partiyi tek başına iktidara taşıyayım, o da sivil bir Anayasa yapsın. YÖK’ü değiştirsin… İmam-Hatip ve meslek liselerinin haklarını iade etsin. Başörtüsü sorununu çözsün ve ülkedeki yolsuzlukların üzerine daha kararlılıkla gitsin diye tek başına iktidara getirdi. Bazı sistemdeki yanlışlıkları da değiştirsin dedi.”

-Peki o zaman başa dönüyoruz, nereye giriyoruz?

“Cumhurbaşkanlığı seçimiyle ilgili iktidar partisinin de muhalefet partisinin de yaklaşımı doğru değil. Tam tersine iki tarafta gerilimden besleniyorlar. Gerilimden fayda umuyorlar. İki kutupluluk yaratmak istiyorlar. Böylece milleti denge taşı yapıp, tahterevallinin iki tarafına binip, biri inince biri kalkacak, öbürü binince öbürü kalkacak. Millet buna razı olacak. Bu bilinçli olarak yapılıyor.

        APO TÜRKİYE’NİN KUCAĞINA VERİLDİ

“Bir milliyetçi olarak çok ağırıma gidiyor; ama Türkiye’nin iktidarlarının biraz dışarıda kurgulandığı ve içeride de uygulamaya sokulduğu kanaatindeyim. Maalesef dış odakların içerideki etkileri çok fazla ve bir takım dış projeler, konjonktürel olarak dış sorunlar içerideki siyaseti belirleyecek duruma geliyor. PKK’nın siyasallaştırılma sürecine sokulması, Kuzey Irak’ta Barzani, Talabani’nin rahatlatılması ve bunun için PKK’nın siyasallaştırılma sürecine sokulması gerekiyordu. Bunun içinde Apo’nun Suriye’den çıkıp, dolaştırılıp Türkiye’nin kucağına verildiğini düşünüyorum.” 
 

-Sizce niye böyle yapıldı ?

“O dönemde bu sürecin tansiyonunu düşürebilecek bir iktidara ihtiyaç vardı. Milliyetçi sağ, milliyetçi sol iktidarı bunun üzerine kurgulandı. Onlar görevini bitirir bitirmez, daha 18 ay varken yeniden seçimlere gidildi. Afganistan ve Irak’a küresel güçlerin müdahalesi, diktatör ABD’nin müdahalesi sırasında Türkiye’ye de ‘Minaremiz süngümüz/ Camiiler kışlamız, Kubbeler miğferimiz/ Müminler askerimiz’ diyen ve bunu dediği için hapse giren bir başbakan lazımdı. Irak’ta camiiler coni kışlası olurken, Türkiye bu sayede daha az refleks gösterdi. Bu sayede geniş halk kesimi, ‘iktidarda böyle bir başbakan var, onun olduğu dönemde tepki göstermek doğru değil’ diye düşündürdü. Kontrol eden bir merkez biraz dışarıyla bağlantılı olarak var diyebilirim!”


YARIN: Trabzon’da neler oluyor?
Hrant Dink’in yazısında suç unsuru yoktu!
CIA’nın Türkiye’deki 1970’lerde milliyetçi partneri hangi partiydi?

Günün Önemli Haberleri