Abdullah Öcalan'ın bir itibarı var!

Abone ol

İmralı görüşmelerinin şifreleri yavaş yavaş çözülmeye başlıyor. PKK'ya vaat edilen ne, Bu süreç de yol kazasına uğrarsa AK Parti oy kaybeder mi? Hepsinin cevabı bu röportajda.

NESRİN YILMAZ/İNTERNETHABER-ANKARA- Prof. Dr. Naci Bostancı AK Parti'nin önemli isimlerinden. İmralı görüşmelerinden, ekonomiye, atanamayan öğretmenlerden Cumhurbaşkanlığı seçimine kadar her şeyi konuştuk. 

ABDULLAH ÖCALAN'IN İTİBARI VAR

N.Y.-Abdullah Öcalan'la yapılan görüşmelerin adının kodlanıp, görüşmeye "İmralı görüşmesi" denmesinin nedeni nedir?

"Adlandırma önemlidir ve süreç içerisinde teşekkül eder. Siyasette de adlandırma üzerine siyasal tavırlar belli olur. İmralı derken kimin kast edildiği malum. Abdullah Öcalan'ın hem PKK üzerinde hem de PKK'yı meşru gören insanlar nezdinde bir itibarı var. Sürece baktığımızda da sivil siyaset olarak önü açılan insanlar uzan yıllardan bu yana konuya ilişkin açıklamalar yaparlarken, kendi iradelerinden ziyade Abdullah Öcalan'ın iradesine vurgu yapıyorlar."

N.Y.-Hükumetin bu görüşmelerden beklentisi oldukça yüksek, sizce bu görüşmeden olumlu bir sonuç çıkar mı?

"Elinde silah olan örgütle hapiste olan birinin ilişkisi inişli çıkışlı bir ilişkidir ve nereye kadar etkili olacağı kestirilemez. Ama yine de genel söylem, genel yaklaşım Abdullah Öcalan’ı öne çıkarttığı için geçmişten beri kendisiyle çeşitli görüşmeler yapıldı. Ama şimdiye kadar çok anlamlı bir netice çıkmadı. Mesele bir yerde bitecek, öyle ya da böyle bitecek. 100 Yıl Savaşları gibi bir çatışma hali yaşanacak değil. Her çatışma aslında beraberinde barışı yedekler. Ama barış çatışma arasındaki o çizgi nereden geçiyor, PKK nasıl silah bırakacak, şiddetin ve kaos ortamının getirdiği tuhaf hava nasıl değişecek, cevaplar bu sorular etrafında aranıyor. Elbette meselenin çekirdeğinde demokratikleşme, özgürlük bağlamında toplumsal sorunların ele alınması konusu var.Öcalan’ın oynayacağı rol deneyimden çıkacak gibi duruyor.

PROBLEM ÖFKEYLE ÇÖZÜLMEZ

N.Y.-Eğer görüşmelerden bir sonuç çıkmazsa, Habur'daki "yol kazası" burada da olursa, süreç için umutlanmış kamuoyunun yaşayacağı hayal kırıklığını hesap ediyor musunuz?

"Kamuoyu, bu tür girişimler neticesinde eğer, Türkiye'nin temel normlarına ilişkin bir değişim çıkmaz ve demokratikleşme sürecinin bir parçası olarak, bir gelişme sağlanırsa bunu destekler. Şunu hiç unutmamak gerekiyor, bu tür görüşmeler spotlar altında yapılmaz. Görüşülür, konuşulur. Çünkü çatışma süreci, terör süreci büyük ve geniş bir kamuoyunu terörün doğurduğu mağduriyetler neticesinde öfkeli bir hale getirmiştir ama öfkeyle de problemi çözmek mümkün değildir, öfke yerine akıl gerekir. Dolayısıyla, akla dayalı bir muhakemenin yapacağı bir konuşmayla, öfkenin bakışı aynı olmayacaktır. Problemlerin çözümünde rasyonel yaklaşım esas olduğu için, görüşmeler yapılır ve bir yere vardığında kamuoyu ile paylaşılır ve kamuoyu bunu değerlendirir. Demokratik siyasal iradenin halka rağmen herhangi bir karar alması beklenmez. Ne yapılacak, nasıl bir süreç takip edilecekse bunlar mutlaka halkla birlikte olacaktır.

CHP'DE SORUN ÇÖZECEK İRADE YOK 

N.Y.-Eğer bu görüşme de olumsuz sonuçlanırsa AK Parti oy kaybeder mi? Bu sizi korkutmuyor mu?

"AK Parti'nin oy kaybetmesi için, oy kazanacak başka bir aktör olması lazım. Böyle bir siyasal çevre yok. İkincisi bu sorunu ancak ve sadece AK Parti çözer, çünkü aklıyla, iradesiyle, toplumsal politik bağlarıyla Türkiye’nin bütünlüğünü temsil eden partidir. bu bütünlük çözümün de bütünlükçü bir bakışla gerçekleşmesi bakımından hayatidir.bu niteliklere sahip başka bir siyaset mevcut değildir.Ak parti çözümü ister fakat her ne bahasına olursa olsun çözüm baskısıyla davranmaz.

N.Y.-CHP "ben çözerim" diyor ama.

"Bu konuda kafası en karışık parti CHP'dir. Bu çözüm için ortaya bir irade koymak gerekir. CHP'de o irade var mı derseniz, bana göre CHP'den uyumlu, orkestra düzeninde bir irade çıkmaz. Her kafadan bir ses çıkar. Bunu anlamak için mahrem alanlara nüfus etmek, kulisleri bilmek gerekmez.CHP farklı eğilimlerin uyumsuz kompozisyona sahip bir parti görünümünde. Muhalefetteyken bu çok mesele olmaz fakat herhangi bir şekilde karar alma süreçlerinde problem ve çatışma başlar. Gariptir ki, CHP’nin dağınık düzende bir arada kalmasını sağlayan AK Parti hasımlığıdır. O yüzden dikkat ederseniz bu hasımlığı özenle muhafaza etmeye ve tabir caizse gözleri gibi bakmaya çalışıyorlar.

ÇOK SEVİMSİZ BİR SÖYLEM

N.Y.-Kemal Kılıçdaroğlu'nun "kredi açtık" sözlerine Başbakandan "Sen kimsin ki kredi açıyorsun" tepkisi geldi, barışa giden yolda siyasi liderlerin bu üslubu bizi barışa götürebilir mi?

"Bir kere, "kredi açtık" sözünde sevimsiz bir nitelik var. Bu, ülkenin temel problemine ilişkin yapıcı bir muhalefetin dili olamaz. Bu ikili bir dil. Destek veriyormuş gibi yapıp her an yönünü başka istikamete çevirmeye hazır bir dil. En temel probleme ilişkin başarıya destek olurken, her an tökezlenmesi bekleniyormuş gibi gard alınmaz.Sayın Kılıçdaroğlu, "destek vermek istemiyorum ama gelişmeleri görüp bakacağım ve ona göre limiti belli, sınırı belli bir kredi vereceğim" demektedir. bu tür süreçlerde böyle şartlı, kredili bir dille konuşulmaz. Eğer gerçekten bir destek verecekseniz kurduğunuz cümleden başlayarak attığınız her adıma daha farklı bir özen göstermeniz gerekir. İncecik nezaket cilasının altında amansız bir siyasi rekabet duygusu olduğu gibi duruyor, görülüyorsa bununla barış atmosferine katkı sağlayamazsınız.

N.Y.-CHP'nin bu süreçte destek vermek için 4 şartı var. CHP'nin bu tavrını nasıl değerlendiriyorsunuz?

"CHP, bu çok önemli netameli konuda bu söylemlerle hareket etmemeliydi. Görüşmeler yapılırken, şart koymak doğru değildir. Eğer, çözümün bir parçası olmayı seçseydi, CHP'nin karı, küçük dar parti çıkarını düşünmek yerine, ülke çıkarını hesap eden onurlu bir duruş sergilemenin neticesinde ortaya çıkardı. Bu da doğru bir tavır ve pozitif siyasi kazanç yolu olurdu. CHP konuya ilişkin her açıklamasında kafa karışıklığının niteliklerini sergiliyor. Sayın kılıçdaroğlu değişim iddiasıyla iş başına geldi. Bu meselede ortaya koyacağı siyaset onun ve CHP için bir fırsat olabilir. Değişim sözünü boş bir söylenti olmaktan çıkartır. Kanaatim, bu meselede CHP’nin olumlu tutumun önemli katkı sağlayacağıdır. Bunun ise sadece mevcut konuya ilişkin değil genel olarak siyasete ilişkin olumlu etkileri de olur. Sonuçta CHP mevcut dili ve tavrıyla gelebileceği yere kadar geldi. Bunun bir adım ötesi yok. Ötesi için “yeni CHP” denilirken ima edilen siyaseti pratiğe taşımak önem kazanıyor.

N.Y.-MHP'nin tavrını nasıl değerlendiriyorsunuz?

"MHP geleneksel tepkisini gösteriyor. Ulus Devlet esprisi üzerine kendi varlığını ortaya koymuş bir siyasi parti. Kürt meselesine nasıl baktığı belli. Demokratik sürecin çok çeşitli insanlara, çeşitli çevrelere, farklı anlayışlara kazandıracağı bir takım imkanlar fırsatlar gibi hususlara çok kafa yoran bir parti değil. Milli birliğin esasen rasyonel zemini de budur. MHP milli birliği demokrasi güvenlik eksenini hayli dar yorumlayarak telaffuz ediyor. O yüzden sürece ilişkin sorunlu, çelişkili dilini çok fazla hesaba çekmeksizin, öfkenin ve acının baskısında çelişkileri görünmez hale getirerek sürdürüyor. Ancak bu dilin toplum nezdinde fazla karşılığı olduğu kanaatinde değilim. Bu dile yakın duran daha yumuşak versiyonları bile sorunu çözemedi. Millet bunun çözümsüz bir söylenme olduğunu biliyor.

BDP'NİN SÖZLERİNİ CİDDİYE ALMIYORUM 

N.Y.-Peki, bu süreçte BDP'nin tavrı nasıl sizce? Dün Selahattin Demirtaş'ın hükumete ve Başbakana yönelik sözleri oldukça şaşırtıcıydı. Bunu bekliyor muydunuz?

"BDP, ben irade değilim dedikten sonra onların beanlarına ve tavırlarına ne kadar önem vermek gerekir, o da ayrı bir konu. Çünkü şimdiye kadar hep İmralı'yı işaret ettiler. Dolayısıyla ben BDP'nin sözlerini bu süreçte ne kadar ciddiye almamız gerektiğini bilemiyorum. Bu konuda soru işaretlerim var. Benim iradem yok dedikten sonra, bu bir irade gösterme iddiasıdır ki, kendisiyle çelişkilidir. Bu arada fırsat bilerek KCK'yı sürecin bir parçası yapmak gibi bir tutumları olduğunu izliyorum. Bunu da çok manasız buluyorum. Başka bir süreç yaşanırken, bunu da torbanın içine atalım yaklaşımı çok yanlış. Katkı sağlayıcı bir yaklaşım değil."

N.Y.-Çatışmaların devam ettiğini biliyoruz, dün bir askerimiz şehit oldu, PKK gerçekten barışa gönüllü mü, silah bırakır mı?

"Bunu bilmiyoruz. Bunu bilebilecek biri olduğunu da sanmıyorum. Ama en önemlisi hedef kitlesine yönelik ajite edici dille taraftar sağlama zemininin ortadan kalkması. Dünyadaki tecrübelere bakıldığında, bu tür silahlı örgütlerin kısmen tasfiye olduklarını, kenara çekildiklerini, kendi içinde kopmalar yaşandığını, bir hayat tarzına ve bir iktisadiyata tekabül etmesi dolayısıyla çıkarlarını korumak isteyenlerin silah bırakmaya hazırlananları uzlaşmacı ve düzene uyucu diye suçlayarak maceraya devam ettiklerini görüyoruz. PKK'nın zaman zaman benzeri süreçlerde sabote edici eylemler yaptıklarını da biliyoruz. Böyle bir damar o örgütte de mevcut.. Sürekli kendini hatırlatan, ben buradayım diyen, irade Öcalan dese de, dağın da bir iradesi var diyen bir yaklaşım bugün de kendini hissettiriyor. Bir de dağda onların şartlarına şahit olan kimi gazeteciler orada oluşmuş mistik, transdantal havaya dikkat çekerler. İnsanları gözünü kırpmadan ölüme gönderen bir örgütün böyle bir atmosfere ihtiyacı vardır. Bu mistik hava rasyonel muhakemeye engel oluşturur. Yine de atılan adımlar, yapılan görüşmeler neticesinden ümitvar olmak için nedenler var.

N.Y.-İmralı görüşmelerinden başka, bir yandan da bir grup yetkilinin de Kandil'de görüşme yaptığı söyleniyor. Doğru mu?

"Benim bir bilgim yok."

KÜRTLERİN HAYALİ AYRI DEVLET 

N.Y.-Peki Öcalan'a ne vaat ediliyor, "Pazarlık Süreci" ile ilgili ne biliyorsunuz?

"Benim bu süreçle ilgili bir bilgim yok. Ama şimdiye kadar konuşulanlara bakıldığında PKK başlangıçta, ayrı bir devlet olarak yola çıkmıştı. Esasen şiddet de sonuçlarıyla bunun zeminini oluşturur. İsteseniz de istemeseniz de artık kader gibi bir mecraya girersiniz. Kürdün ve Türkün yaşanan tarihsellikte iç içe geçmiş olduğu bir toplumu şiddet dışında bir yöntemle ayıramazsınız. Şiddet, insanları, etnik kimliğe ilişkin bir tercihe zorlar. Fakat bu sosyolojik karışma ayrılmayı zorlaştırıyor. PKK'nın doksanlı yılların sonuna doğru ayrılma fikrinden vazgeçtiğine ilişkin birçok işaret var.. Bunun yerine zamanla demokratik özerklik diye yeni bir mitosu koydular. İçerik çok belli değil. Şimdi de bundan vazgeçildiğine dair bazı emareler var. Nedir, nereye varır, görüşmeler hangi çizgiyi toplumun önüne getirir, onu kestirmek kolay değil. Ortadoğu coğrafyasının 19. Yüzyıl ulus devlet mantığı için şartları hiç elverişli değil. Türkiye bu sıkıntıları yaşadı. Arap baasçılığı keza öyle. Şimdi aynı çizgide bir icat olarak bildik Kürtlükten bambaşka bir etnik kimlik öne sürmek, bunun üzerinden bir ulus tahayyülü geliştirmek o çevreye de bölgeye de yaramaz. Bakın, PKK çizgisine göre birisinin Kürt olması için aynı zamanda PKK’lı olması gerekiyor. Aidiyet siyasal ve ideolojik, kimlikle ilgili değil. Siyasi tahayyülleri de farklı değil. AB üyesi, demokratik, özgür Türkiye sadece Anadolu için değil bölge için de çok önemli, insani, iktisadi roller oynar. Odaklanılması gereken budur.

GÜLEN CEMAATİYLE BİR SORUN YOK 

N.Y.-Hükumetle Gülen Cemaati arasında bir gerilim olduğu söyleniyor ama Fethullah Gülen bu süreç ile ilgili bir açıklama yaptı ve AK Parti'yi destekledi. Ne düşünüyorsunuz?

"Sayın Gülen'in yaptığı açıklama bu görüşmelere ilişkin bir açıklamadır. Sayın Gülen, kan içsek kızılcık şerbeti içtik demeliyiz sözüyle şunu kast etmiştir; çözüm her zaman yeni bir durumdur. Ülkenin ortak çıkarları için, geleceğimiz için katlanmak durumunda kalacağımız kimi durumlar olabilir. Zaten böyle olmadan anlaşma sağlanamaz. Mandela’nın bir sözü var: barış, diyor, dostlar değil düşmanlar arasında yapılır. Zaten karşıt, düşman haline gelmek için katlanılan birçok acılar vardır. Barış yaptığında o acılar artık kızılcık şerbeti muamelesi görmesi gereken acılar olur. Allah’tan otuz yıllık teröre rağmen kanaatim düşmanlığın olmadığıdır. Fakat gerilim ortada. Bunun da her halükarda maliyetleri var. Durumu sürdürmenin ya da barışı sağlamanın maliyetleri. Seçim yapacağız. Kamuoyunun süreci desteklemesi talebini ortaya koyuyor.

Gülen cemaati ve iktidar arasında gerginlik var söylemleri ise doğru değil. Epey bir zamandır bu söylentiler var. Bunun birinci nedeni AK Parti'ye hasım olan muhalif çevre. Onlar AK partinin kaybetmesi umudunu artık kendi içindeki problemlere bağlamış durumdalar. Çaresiz bir yaklaşım. ikinci nedeni ise bürokratik atamalarda ve yükselmelerdeki rekabette kendi pozisyonunu meşrulaştırmak için cemaatten yana olmak ve cemaate karşı olmak gibi dillerin de etkili olacağını varsayan çevre. Bunlar bir gerilim yaratıyor. Benim gördüğüm, problem doğması için partinin cemaatleşmesi cemaaten de partileşmesi gerekir, en azından eğilim o yönde olmalıdır. Ben her iki yönde de böylesi bir eğilim görmüyorum. Kitle partilerinin gücü unutmayalım, aynı zamanda kendi içindeki farklı çevreleri sürekli güncelleyerek bir arada tutma dinamiğindedir. Ak partide de bu dinamizm onu daha yukarılara çıkartacak ölçüde mevcuttur.

ABDULLAH GÜL'ÜN SİYASİ GELENEĞİ BELLİDİR 

N.Y.-Cumhurbaşkanlığı seçiminde Abdullah Gül aday olursa sonuç ne olur? Başbakan ve Cumhurbaşkanı arasında da bir gerginlik olduğu yönünde haberler var, bu doğru mu?

"Ben varsayımlar üzerine konuşmam. çok abartılı değerlendirmeler oluyor. Bir kere, Cumhurbaşkanının politik pozisyonuyla, kamuoyu ile ilişkisiyle, memlekete ilişkin beyanlarıyla , bir siyasi parti lideri ve Başbakan olan kişinin beyanları örtüşmez. Şimdi örtüşmüyor diye eleştiriyorlar. Beyanları örtüşse bu sefer de AK Partinin Cumhurbaşkanı diyecekler. Ben, Sayın Cumhurbaşkanının yarın ne olur, şöyle mi yapmalıyım, böyle mi yapmalıyım diye hesap kitap ederek davrandığı kanaatinde değilim. Oraya gelmiş bir insanın bir mühendislik hesabıyla günlerini değerlendirmesi beklenemez. Ayrıca sayın Gül'ün kişiliği, müktesebatı, geldiği siyasi gelenek dikkate alındığında beklenecek bir durum değil. 2014'te bir kaos çıkacak türü kehanetleri, yine muhalefetle bağlantılı okuma biçimleri olarak görüyorum." Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde bir aktör olma niteliğini yitirmiş olanlar, tüm hesaplarını Ak partiye endeksli olarak yapıyorlar ve her türlü beyanlarını onun üzerinden üretiyorlar. Muhalefet adına hüzünlü bir durum.

MEDYA EN RENKLİ DÖNEMİNİ YAŞIYOR 

N.Y.-Muhalefetin en çok şikayet ettiği konu medyanın baskı altında olduğu. Başbakanın medya patronlarını da zaman zaman kürsüden uyardığına tanık oluyoruz. Sizce medya baskı altında mı?

"Ben medyanın baskı altında olduğunu düşünmüyorum. Türkiye'de medyanın hayli renkli olduğu kanaatindeyim. Sabah akşam AK Partiyi eleştiren yazılar ve haberler oluyor. Siyasetin aklı şöyle işliyor galiba, muhalefet hep daha fazla benden bahsedilsin istiyor, iktidar da kimse beni eleştirmesin istiyor. Ama medya hem eleştirisini yapıyor hem de muhalefetten bahsediyor. En çok iktidardan bahsedilmesi de çok doğaldır. Dünyanın her yerinde gündemi belirleyen iktidardır. Hem arkasındaki geniş halk kesimi ile medyanın o kesimle bağ kurma ihtiyacı, hem de asıl sözü bir bakıma sonuç doğuran sözleri iktidar söylediği için bu böyledir. O yüzden medya iktidarın beyanlarına daha fazla yer verir ve onu öne çıkarır. Türkiye'de medya düzeni geçmişle mukaseye edildiğinde dengelidir. Bu mukayeseyi politik dağılımla medyanın politik dağılımı arasındaki makas üzerinden yapmak gerekir. Geçmişte bu makas çok açıktı, şimdi kapanıyor. Anlamı, toplumsal ve politik olarak halkı temsil eden medya düzeninin daha belirginlik kazandığıdır.

TÜRKİYE HİÇ OLMADIĞI KADAR DEMOKRATİK 

N.Y.-Ergenekon ve Balyoz süreci konusunda ne düşünüyorsunuz. Özellikle Balyoz Davası'nda yaşanan son gelişmeler oldukça ilginç. Bu davalar neden sonuçlanmıyor, ne düşünüyorsunuz?

"Türkiye'de geçmişe nispetle daha şeffaf, daha demokratik, hukukun da daha ilkelere bağlı olduğu bir yapı teşekkül etmiş vaziyette. Hukuk devleti ile hukuki süreçlerin görülebilir, değerlendirilebilir, insanların iki dudağı arasında olmayan, genel normlara göre işleyen bir süreç olduğunu varsayarız. Türkiye hiç olmadığı kadar hukuk devletidir bugün, Balyoz ve Ergenekon tartışmaları, ikinci, üçüncü el bilgilerle ve daha ziyade de çeşitli medya organlarının olayı nasıl görmek istiyorlarsa ona göre kompoze ettikleri bilgilerle yürütülüyor.. İnsanlar gerçekten bu konularla ilgileniyorlarsa iddianameleri okuyacaklar, kendi kanaatlerini oluşturacaklar. Ama sonuçta nihai hükmü hukuki yapı verecek. Herkes hakim ve savı olmayacak. Hukuk devleti, aynı zamanda kamu vicdanıyla hukuki kararların uyumunu amaçlar. Tüm süreçler tamamlandığında karar ve kamu vicdanı arasındaki uyumun çok yüksek olmasını bekliyorum.

EKONOMİ GAYET İYİ GİDİYOR 

Asgari ücretin 774 Türk Lirası, açlık sınırının Bin TL'nin üstünde olduğu bir ülkede ekonominin iyi olduğunu söylüyorsunuz iktidar partisi olarak. Gerçekten ekonomi iyi mi?

"İşin matematiğine bakmak lazım. Benim gördüğüm en üst yüzde 20'lik dilimle, en alt yüzde 20'lik dilim arasındaki mesafe azalıyor. Türkiye'de uzun yıllar boyunca çarpık bir gelir dağılımı oldu, en alt yüzde 20'lik gelir GSMH içerisinde milli gelirden yüzde 5,6'dan neredeyse 6'ya geldi. En üst 20'lik dilim de yüzde 45'in altına düştü. Eğer bu mesafe azalıyorsa orta kesimler için de regüle edici bir durum söz konusudur. Bu durum, bir ülkedeki iktisadi hiyerarşinin birbirine yaklaştığını, uygulanan iktisadi politikaların dengeleyici politikalar olduğu anlamına gelir. İktidarları ideal varsayımlar üzerine yargılamak doğru değildir. Siyaset mümkünün üzerine yürür, ideallerin üzerine yürümez. Dün ne yapıldı, bugün ne yapılıyor ona bakmak lazım. Asgari ücret az gibi görülebilir ama geçmişteki asgari ücretlerle mukayese ederseniz satınalma paritesi bakımından kesinlikle bir ilerleme söz konusudur. Bu bir iyileşmedir. Türkiye'de insanlar, ekonomik olarak dünden daha iyiler. Geleceğe ilişkin daha fazla umutları var. Muhalefetin "çok kötü durumdayız", iktidarın, "çok iyiyiz, çok parlağız" demelerinin ötesinde nesnel gerçeklik şudur; Eğer bir ülkede ekonomi kötüyse o ülkede iktidar oylarını artıramaz. Eğer bir iktidar oylarını yüzde 47'den yüzde 50'ye çıkarmışsa o ülkede ekonomi iyi durumdadır. İktidar oyların yarısını alıyorsa, işin belkemiğinde ekonomik başarı vardır. Kim ne söylerse söylesin bu gerçekliği değiştiremez.

HER ÜNİVERSİTE MEZUNU ATANACAK DEĞİL

N.Y.-Kendilerine "Şubatçılar" adını veren bir grup öğretmen adayı günlerce eylem yaptı. Her yıl yapılan şubat atamaları bu yıl da yapılsın diye Başbakan'dan randevu talep ettiler ama cevap alamadılar. sınava girip kazanmışlar, neden atanamıyorlar ve neden talepleri dinlenmiyor?

"AK Parti iktidarı geçmişte hiçbir iktidarın yapamadığı ölçüde öğretmen ataması yaptı. 10 yıl içerisinde 357 bin civarında öğretmen ataması var. Sonuçta ihtiyaca ve bütçenin imkanlarına bakılarak atama kararı verilir. Eğer Türkiye'de bütün meslek grupları "bizim de atamamızı yapın" diye bastırırlarsa, devlet de talep eden herkesin atamasını yaparsa orada bir devlet düzeni olur mu? Bu işin planlamasını iktidarlar yapar, kimseye siz okuyun sınava girin, biz sizi atayacağız gibi bir söz veremezler. Şubat ayında atama yapılmayacaksa başka bir ay yapılacaktır, tekrar sınava girilmesi gerekiyorsa da girilecektir. Sonuçta herkes için şartlar aynı olduğu sürece adalet ve hakkaniyete halel gelmez. Bir devletin kendi planları, hesabı çerçevesinde davranması aklın gereğidir. Öteki türlüsü bütçenin imkanlarını talan etmektir. Ben o arkadaşların durumunu anlıyorum, insan okur, öğretmen olmak ister, çaba gösterir ama ne yazık ki Türkiye'de bazı meslek gruplarında olduğu gibi öğretmenlikte de çok fazla mezuniyet var. Üniversite eğitimi bir formasyondur. Her üniversite mezunu mutlaka atanacağım diye düşünmemelidir. Dolayısıyla öğretmen olmak isteyenler baskı grupları kurabilirler, ancak bunun yanında yapmaları gereken bir diğer iş sınavlara hazırlanmak, eşit şartlardaki rekabette öne çıkmaktır."

Günün Önemli Haberleri