Tapu dairesinde
Bismillahirrahmanirrahim
Bendeniz haza bir beyefendi, kırmızı halıların aranan adamı olduğum için çay filan içmem…
Bizim Manas Üniversitesinden mezun arkadaşlar var.
Onların geneli çay içer.
Zaman zaman bir yerlerde buluşup bunların çenesini dinlemek zorunda olduğumda da oralet içerim.
Geçenlerde evde kendime bir fincan taze demlenmiş filtre kahve doldurmak için mutfağa gittiğimde benim kadını masada oturmuş parmak hesabıyla bir şeyler karalarken gördüm…
Önce çok üzerinde durmadım ama baktım gözlerini faltaşı gibi açmış hayatımda hiç görmediğim kadar konsantre bir şeyler yazıyor çiziyor, toplama çıkarma yapıyor.
Ne yaptığını sordum…
Kafasını kaldırıp “Bu evin yarısı benimmiş!” dedi.
Sustum.
Karşısına oturdum.
İlgilenmiyormuş gibi yapıyorum ama gözlerini benden ayırmıyor…
Mecburen göz göze geldik…
-Duydun mu, bu evin yarısı benimmiş…
-Hanım bu da nereden çıktı…
Sözümü kesti…
-Bu evin yarısı benimmiş!
İçimden bir ses tadımız kaçmasın diyor! Hiç oralı olmadım…
-Ne yarısı, hepsi senin!
-Yarısı mı hepsi mi?
-Hepsi.
-Ciddi misin?
-Evet ciddiyim! Bizim kimin için çalışıyoruz ey gafil kadın! Senin için çocuk için işte…
-Çocuğu hesaba katma, ev benim mi değil mi?
-Senin!
-O zaman tapusunu istiyorum…
-Hımm
Kırk yılın başı bir kahve içmeye niyetlendik, “Ağzından burnundan gelmek!” deyimini uygulamalı olarak kahvede tecrübe ettik…
Âdet yerini bulsun kabilinden sırtıma birkaç defa vurduktan sonra geçti karşıma oturdu…
-Tapuyu verecek misin?
-Ne tapusu?
-Evin tapusu…
Kalkıp bulaşıkları yıkmaya koyuldum. Arkamdan geldi.
-Bu evin tapusu?
-Evet, bu evin tapusu…
-Hanım akşam akşam… Nereden çıktı bu şimdi?
-Yıllardır başını bekliyorum herif! Ne çalışmama izin verdin ne de bir kursa gönderdin! Üzerine bir de sana oğlan doğurdum… Şuna bak MaşaAllah dipsiz bir kuyu! Ya yemek yediriyorum ya çamaşır yıkıyorum ya da tuvalette bunun poposunu yıkıyorum.
O sırada bizim velet mutfağa girip bir elma aldı ve dans ederek oyuncak odasına koştu.
-Herif mi? Bu kelimeyi nereden öğrendin sen!
Garip bir sessizlik oldu!
-Dışarıda yaşlı bir teyze kocasının arkasından bağırıyordu. Ne demek diye sordum. “İşe yaramaz adam!” demek dedi.
Bulaşıkları bitirip, sarı bezle tezgâhı silmeye koyuldum.
-O bezle silme, kaç defa diyeceğim sana.
-Olur Hanım!
Elimde bez yüzüne baktım.
-Ne güzel yaşayıp gidiyoruz. Durup dururken nereden çıktı bu? Hem sen yapacaksın kuzum bu evi?
-Beni kandırdın! Senden dans kursları için para istediğimi hatırlıyor musun? Ne demiştin? Param yok demiştin. Sonra gittin gizlice bu evi aldın! Bulaşık makinesini boşalt.
-Dans kursu mu? Kaç paraydı bu kurs!
-3500
-3500 ne?
-TL
-Dilimle dişimin arasında “geri zekalı cimri” demiş bulundum!
-Efendim! Bana mı dedin!
Makineden tabakları çıkarıp yerleştirmeye başladım.
-Yok! Kendi kendime şey ediyordum!
-Tapu!
-Ey gafil kadın! Evde otur dedik de kötü mü ettik. Dışarıda itin kopuğun arasında… Görmüyor musun marketlerde çalışan kızları akşama kadar ayakta bekliyorlar, onun bunun nazını çekiyorlar azıcık bir paraya, sen şurada bir adamın nazını çekemedin… Canın istediğinde oturup dinleniyorsun, canın isteyince dışarı çıkıyorsun! Duyan da ayağından zincirle eve bağladım sanacak! Tövbe! Ev mi lazım sana?
- Evet! İstiyorum!
Elimdeki tabağı kaldırıp sallamaya başladım.
-Ben bu evde yaşamaya devam edeceğim değil mi? Kira filan almazsın ya benden!
-Orasına bakarız!
Oğlum koşarak gelip elmasının masanın üzerine bıraktı!
-Kimin lan bu ev?
Anlamsızca baktı. “Benim!” diye bağırıp çıktı.
-Gördün mü bak evin sahibi çok. Hem sen yabancısın. Yabancılara tapu devri olmaz.
-Olurmuş…
-Mutlu olacak mısın? Ev zaten senin. Uyumadan uyumaya geldiğim evi ne yapayım! Tamam kadın, mutlu olacaksan hepsi senin olsun…
Ver o zaman hepsini!
-Veririz! “Kahve içelim!” dedik iki dakika mutlu görmeye dayanamadın beni! Git çamaşır suyunu getir! Yerleri sileceğim gafil avrat!
-Avrat ne demek!
-Ne demekse o demek! Sokakta kocasına bağıran edepsiz teyzene sor ne demekmiş!..
O akşamın sabahı…
Görevlerimizden birisi de ekmek parası kazanmak. Hacı Mustafa müsaade etmedi. Mecburen kredi çekmeden ev almak fantezisine girişip arabayı da yok pahasına elimizden çıkardık.
Otobüs dolmuş artık ne bulursak binip günde iki saat yol tepiyoruz.
Evden çıktım. Gecekondu mahallesi! Kâğıt toplayanların evinin önünden geçtim. İki köpek karşılıklı hırlaşıyordu. Benim geldiğimi fark edince gözleriyle beni tarttılar. “Uğraşmaya değmez!” mi dediler artık akıllarından ne geçti bilmiyorum evin avlusuna kaçtılar.
Çıplak ayaklı iki çocuk birbirlerinin elinden sonuna kadar sıkılmış tüp çikolatayı almaya çalışıyordu. Birisinin üç dört yaşlarında olmasına rağmen kocaman göbeği vardı.
Yürümeye devam ettim.
Artık yıkılmaya yüz tutmuş bir gecekonduya yaklaştım.
Bu evin ön duvarı yıkılarak iptidai bir araba tamirhanesi haline getirilmişti. Kimin yatıp kimin kalktığı belli değildi.
İçeride ön taraftan darbe almış ağır hasarlı eski araba, kocaman bir soba, sobaya sarılmış orta yaşlarda adam ve yanında üç dört tane köpek… Sobadan simsiyah duman yukarı doğru yükseliyordu. Hemen karşısında üç katlı bir bina. Her katındaki balkonlarda çamaşırlar asılı. Bu isin pasın içinde çamaşır kurutmak da ayrı bir dert olmalı.
Ayaklarım çamur içinde anayola çıkmaya muvaffak oldum. Gelen dolmuşa el ettim. Merdivenlerde kendime yer buldum. Metro durağına doğru yola çıktım.
Ankara’mızın mükemmel ulaşım ağı malum. Metro durağında dolmuştan indik. Metroya bindik. Yerimize oturduk. Herkes telefonuna bakıyor. Bunların çoğu oyun oynuyor. Az miktar yaşlı internete bağlanmaya çalışıyor. Ben de etrafa bakınıyorum.
18-20 yaşlarında iki çocuk duraklardan birinde paldır küldür metronun kapısından içeri girdi.
Nerede ineceklerini tartışıyorlar ama nasıl bir bağırtı. Vagon Pazar yerine döndü.
Birisi eşofmanlı ama kafasında balıkçı şapkası var.
Başka durakta yine binenler oldu.
Şapkalı, vagonun son tarafına pür dikkat bakıyor. Sonra neden arkadaşının sözünün keserek “Dur ben şunları döveyim!” dedi ve hızla o tarafa doğru seğirtti.
Arkadaşı arkasından anlamsızca bakıyor.
-Çağır şunu, ne kavgası sabahın köründe, diye arkadaşına çıkışacak oldum ama sanki sesimi sadece yanımda kendi halinde oturan yeşil gözlü genç duydu. Aniden yerinden kalktı ve uzaklaştı.
Arkadaki kalabalıktan bağrışma sesleri geliyor. Şapkalı ortalığı ayağa kaldırdı.
-Hanımefendi bunlar sizi rahatsız mı etti…
Şapkalı Donkişot’un dövmek için gözüne kestirdiği garibanları işaret etmek üzere elini cebinden çıkarınca elinin alçıda olduğunu gördük…
Garibanlardan birisinin yüzünün yarısı kıpkırmızı… Yağ mı dökülmüş bir hastalığı mı var bilemedim… Kimseyi rahatsız edecek halde değildi.
Diğeri de kambur. Hem de iyi kambur.
Bütün vagon sus pus.
Kurtarılmak istenen kız aniden “Sana ne be geri zekalı, ben kendimi koruyabilirim. Sana mı kaldı…” diye aniden bağırdı.
Bu önce uzun uzun kadını süzdü. Bir şeyler söyleyecekti ama hanım kızımız maşaAllah gözlerini belertip öyle bir açtı ki vagonun öte tarafındaki uzağı iyi göremeyen bana bile hafiften bir titreme geldi. Eli alçılı Donkişot sonra neden kös kös arkadaşının yanına geldi.
Bakışlarımız Donkişot’la hiç istemesem de bir noktada tesadüf etti.
“Görüyor musun ağabey, kimseye iyilik yaramıyor!” diyor ama gözlerini de benden ayırmıyor.
Hipnoz olmuş gibi birbirimize bakıyoruz.
Vagondakiler nefesini tuttu.
Karşımda zikir çeken teyze zikirmatiğini bıraktı. “Herkes ne diyecek bu!” diye tedirginlikle bekliyor.
-Kadınlar işte, dedim!
-Doğru diyorsun ağabey, diye mırıldanıp arkadaşıyla eski münakaşasına döndü.
Bütün vagon derin bir “Oh.” çekti.
Telefoncular oynadıkları oyunlara döndü. Teyze zikrine devam etti.
O günün akşamı…
Bizim oğlan! Kaşına kaşına ortalıkta geziniyor.
Önce ses etmedim. İzledim.
Yorgunluktan kaşınmayı bırakıp uyudu.
Yatağının başına oturdum uyurken kaşınmasını izledim.
Bunun orası burası kızarmış derisi pul pul dökülmeye başlamış.
Uyandı.
Işığı açtık baktık, alerjik bir şeyler var…
Türkiye Yüzyılının yönetildiği mükemmel şehir Ankara’nın merkezindeki en müstesna acil servislerden birisinde aldık soluğu!
Girişimizi yaptık.
Sıra bekliyoruz.
Ama nasıl değişik bir koridor.
Birisinin üzerine kaynar su mu dökülmüş, tövbe estağfurullah ne olduysa kadıncağız sedyede yatıyor.
Bir çocuktan kan mı alıyorlar, almışlar mı, bağıra bağıra ağlıyor.
Bir kadın cep telefonu kulağında gecenin köründe kıskançlık krizine giren erkek arkadaşı mı artık kocası mı kimse ona hastaneye yeğenlerini tedavi ettirmeye geldiğine dair yeminler ediyor.
O sırada üç tane polis geldi, birisini aradılar, uzun boylu kirli sakallı bir hastabakıcı gelip polisleri götürdü.
Kadın kendini kıskanan adama laf anlatmayı bırakıp küfretmeye başladı.
Sıramız geldi. Doktorun yanına girdik. Gençten bir çocuk.
Doktor sağ olsun alerji vakası olduğu için bizim oğlanı dikkatle muayene etti.
Bir şurup verdi. Korkacak bir şey olmadığını uzun uzun anlattı.
Biz içerdeyken dışarıdan bağırma sesleri geliyordu. Bir kavga çıktı.
Benden başka kimse umursamadı.
Reçetemizi aldık, dışarı çıktık. Eczane aradık. Çok şükür bebeyi iyileştirdik…
Hayatımıza devam ettik. Günler günleri kovaladı. Tamirhanedeki soba yanmaya devam etti. Nihayet önden darbe alan arabaya el atıp işe koyulanlar oldu. Köpeklerle yakın arkadaş olduk. Arada aklıma geldikçe çıplak ayaklı bebelere uzaktan şeker attım.
Ve günün birinde kendimi tapu dairesinin önünde buldum.
Benim kadın ünlem işaretindeki nokta gibi bir şey.
Merdivenlerden tartaklayarak beni yukarı çıkardı.
Neyse girdik içeri. “Bir görevli, bilen birisi yok mu, az bir işimiz var!” dedik.
Bizi bir odaya gönderdiler.
Masada genç bir hanımefendi oturuyor! “Ne var?” der gibi bize baktı.
Elimde bir tapu senedi! Derdimi anlattım. Kadın baktı baktı!
-Şimdi siz evinizi karınıza hediye mi etmek istiyorsunuz?
-Yok. Hediye değil! Ne hediyesi! Tapuyu karıma devretmek istiyorum…
Tapucu kadının gözleri ışıldadı… Tapu senedini elimden alıp şöyle bir baktı!
-Hımm büyükmüş daire…
Daha da parlayan gözlerle bana baktı!
-Yeri de çok güzel!
-Evet güzel!
O sırada karım kendi lisanında bir şeyler zırvaladı! (Sen bu kadını tanıyor musun?)
-Nereden tanıyacağım hanım, hayatımda ilk defa görüyorum!
Benim kadın da metrodaki kız gibi gözlerini koca koca açtı.
-Hangi dilde soruyorsam o dilde cevap versene adam…
Tapucu kadın bir bana bir hanıma bakıp!
-Eşiniz yabancı mı? diye sordu!
-He, yabancı…
O sırada bizim hanım ateş saçan gözlerle lafa girdi.
-Evet yabancı! Neden yabancı. Çünkü bu herif 11 yıldır gidip de vatandaşlık için başvuruda bulunmadı.
- Şimdi sırası mı? Getirseydin kağıtları imzalasaydık. Sanki ben vatandaş oluyorum.
-Evden dışarı sensiz çıkamıyorum ki! Çıkabilsem! Neymiş kocan yanında olmadan dışarı çıkmak olmazmış! Efendim neymiş koca önde kadın arkada yürürmüş!
-Ne olacaktı ya! Görmüyor musun dışarıları! İti kopuğu her tarafta!
Tapucu kadın bilgisayarda bir şeyler kurcaladı! Pasaport istedi! Sonra da “Bizim ilçedeki yabancılar üzerine maalesef tapu alamıyor.” dedi!
-Nedenmiş o? diye sinirle gülümsedim!
-Kota dolmuş, bu evi satıp filanca ilçeden alırsanız o zaman olur.
-Hanım olmuyormuş, hadi gidelim, diye mırıldandım.
Merdivenlerden tartaklanarak çıktık. İnerken de tartaklanıyoruz.
Hava yağmurlu. Puslu, gri bulutlarla kaplı kasvetli bir Ankara havası.
Aklıma Cengiz Aytmatov’un ilk hikayelerinden birisi geldi. Kırgızcası “Ak Caan” Rahmetli Hocam Salican Cigitov “Çiseleyen Yağmur” diye çevirtmişti.
Telefona bir mesaj geldi!
Çok sevdiğim bir dostumun babasının vefatını haber ediyorlardı.
Az durakladım. Havaya baktım. Arabalara baktım. Çamurlu yollara baktım.
Yeniden tapu dairesine doğru hızla yürümeye başladım!
Hanım arkamdan bağırıyordu.
- İstemiyorum evini, senin olsun Herif!
Son Söz: Şu üç şey insanoğlunun mutluluğundandır: Saliha (iyi) bir eş, geniş bir ev ve rahat bir binek." (Müsned, 1/168)