YAZARLAR

Sınır ve sinir hattında Türkiye

Türkiye'nin sınırları sorulduğunda çoğu vatandaşımızın aklına Edirne'den Ardahan'a, Sinop'tan Hatay'a izdüşümsel olarak yaklaşık 785 bin km2 olan vatan toprağı gelecektir.

Türkiye'nin sınırları sorulduğunda çoğu vatandaşımızın aklınaEdirne'den Ardahan'a, Sinop'tan Hatay'a izdüşümsel olarak yaklaşık785 bin km2 olan vatan toprağı gelecektir. Son olarakAtatürk'ün direktifleri, Türk devlet aklının başarılı hamleleriyleHatay'ın anayurda katılmasıyla şekillenen Türkiye'nin fizikisınırları ve münhasır egemenlik alanı tartışmaya gerek olmayacakşekilde nettir. Batılı bazı düşünce kuruluşlarınca çeşitlidönemlerde servis edilen Ortadoğu'yu yeniden tanzim haritalarındaTürkiye'yi bölme arzuları vücut bulsa da, ilgili düşüncelerinolgusal tekabüliyete erişme olanağı yakın, orta ve uzun vadedeöngörülebilir olmaktan çok uzaktır.

 Peki Türkiye'nin yaklaşık üç bini kara olmak üzeretoplamda on bin km'yi aşan fiziki sınırları, hinterlandı / etkisahası, bir başka ifadeyle gönül coğrafyasıyla arasına tahkimedilmiş sur, aşılmaz engel midir?

Yakın tarihe bakıldığında genç Cumhuriyet'in Osmanlı kurumlarınıdikkate değer oranda tasfiye etme, dönüştürme ve/veya yenidenyapılandırma arayışına girmekle birlikte fiziki sınırların ötesindekalan Osmanlı mirası topraklarla da bağlantılarını koparmadığı,ikili anlaşmalar ve bölgesel paktlar yoluyla ilişkileri belirliölçülerde sürdürme arayışında olduğu görülmektedir. Fakat II.DünyaSavaşı'nın küresel ölçekte yarattığı yıkım ve akabinde SoğukSavaşın yeniden şekillendirdiği dünya düzeninde Atlantik bloğununçevre ülkesi konumuna gelen ve SSCB tehdidini yoğun olarak yaşayanTürkiye, pek çok orta ölçekli devlet gibi blok içi dengepolitikaları bağlamında hareket etmeye zorlanmış; ağırlığı karşıblokta yer alan gönül coğrafyasıyla da görece bağlantılarıazalmıştır.

Bu süreçte kapalı ekonomi ve gümrük duvarlarıyla bir yandanyerli burjuvazisini büyüten, bir yandan da devlet eliylesanayileşmeye devam eden Türkiye, 20. yüzyılın son çeyreğinde SoğukSavaşın bitimi, SSCB ve Yugoslavya'nın dağılmasıyla -yeni olaşanriskler göz ardı edilmemekle birlikte- aradığı fırsatıyakalamıştır. Blok baskısının göreli azalması ve egemenliğine yenikavuşan eski Sovyet ülkeleriyle Türkiye'nin tarihi, kültürel, etnikve dini bağları dikkate alındığında Orta Asya ve KafkaslardanBalkanlara kadar uzanan muazzam büyüklükte potansiyel bir etkialanı oluşmuştur.

Şüphesiz ne Türkiye, ne de bölge ülkeleri bu derece büyük vehızlı bir değişime hazırlıklı değildi. Fakat kısa sürede merhumDemirel'in öncülüğünde ağırlıklı olarak Türkî Cumhuriyetlerleilişkilerin geliştirilmesi yoluna gidilmiş, eksikleri, yanlışlarıolmakla birlikte fiziki sınırların ötesine geçen iktisadi, siyasive kültürel girişimler başlamıştır.

Barışı arayan Balkan toprakları da Türkiye'nin radarında olmuş,Bosna Hersek ve Kosova hattında diplomatik faaliyetlerin yanı sırauluslararası barış gücü dahil farklı sert güç parametreleridoğrudan ve/veya dolaylı olarak dönemin şartları ve fiziki/teknikyeterlilik ölçüsünde kullanılmaya çalışılmıştır.

Bir yandan Balkan coğrafyası kırılgan da olsa barışınısağlarken, Türkiye'nin de siyasi çalkantılarını görece azalttığı veiktisadi rasyolarını pozitif yönde geliştirme eğilimine girdiği 21.yüzyılla birlikte Ortadoğu, Kafkaslar, Orta Asya ve Afrika hattıylabirlikte ama belki de en etkin biçimde Balkan coğrafyasınayöneldiği görülebilir.

Bugün Balkanlarda kısa bir tur yaptığınızda Priştina'da sizikarşılayan havalimanında, Saraybosna'da girdiğiniz markette,Mostar'ın gerdanlığı medeniyetleri bağlayan Mostar Köprüsünde,Üsküp'te ibadet ettiğiniz camide, Kalkandelen'in tarihiyapılarında, Prizren'in arnavut kaldırımlarında dinlenmek içinoturduğunuz bankta ve hatta Atina'da izlediğiniz televizyondizisinde dahi Türkiye'nin izini görebilirsiniz.

Batılı güçler için uzun zaman ucuz işgücü, görece büyük birpazar olarak değerlendirilen Türkiye'nin, sosyalist etki sahasındançıkarmak ve egemenlik alanları altında bir pazar oluşturmak içinlegal/illegal çaba harcadıkları Balkanlar'da iktisadi, siyasi vekültürel sahada gücünü giderek arttırması, mevcut pazar ve etkialanları daralan güçlerin sinir hatlarına hiç şüphesiz baskıyapmaktadır.

İlgili ülkelerin küresel ölçekte Çin, Uzak Asya, Latin Amerika,Hindistan, Güney Afrika gibi güçler tarafında da iktisadi olarakbaskılandığı düşünüldüğünde "arka bahçe" olarak görülmek istenenyakın kuşak içerisinde etkinliği artan Türkiye ile rekabeti hoşkarşılamadıkları ve Türkiye'yi farklı açılardan baskılayarak önalıcı olmaya çalıştıkları görülmektedir. Yakın dönem Türkiye-ABilişkilerini bu açıdan da okumak yararlı olacaktır.

Türkiye'nin ufki sınırlarını genişletmesinden rahatsızlık duyanyegane bloğun ya da aktörün ifade edilen güçler olmadığı dabilinmelidir. Orta Asya, Kafkaslar, Ortadoğu, Afrika ve ArapYarımadasına dönük her hamle bölge coğrafyası üzerinde tahakkümkurmak isteyen küresel ve bölgesel aktörlerin yanı sırademokrasisinin işlerlik kazanamadığı baskı rejimleri tarafından darisk olarak algılanabilmektedir.

Özetle Türkiye'nin yumuşak güç ve kamu diplomasisi araçlarıylatahkim ettiği iktisadi, siyasi ve kültürel sınır hattını genişletmearayışları arttıkça rakiplerinin sinir hatları da gerilecek, yenifırsat ve riskler eş zamanlı olarak gelişecektir. Fakat riskalmadan büyümek, 80 milyona yaklaşan nüfusa istihdam ve refahsağlamak mümkün değildir.

Mühim olan katma değeri yüksek, ölçülebilir riskleri olan dışpolitika hamlelerini stratejik akla uygun yöntem ve araçlarkullanarak yapmak ve hedef ülke kamularıyla sürdürülebilirilişkiler tesis edebilmektedir.

Dalgaların hiç olmadığı kadar haşinleştiği açık denizde yol alanTürkiye gemisini güvenli biçimde yeni ufuklara taşımak ülkeyibüyütecek yegane yoldur.

Dalgalar aşılabildiği ölçüde başarı kaçınılmazdır.

O halde denizcilerin dediği gibi;

'Vira Bismillah…'

Yorumlar1 yorum