YAZARLAR

Müslümanlık ve yazlıklardaki “yönetici” savaşları !…

Eskiden; komşu komşunun külüne muhtaçtı, yazlıklarda onu da kaybettik…

Her Ağustos; bütün sitelerde “yönetici seçimlerinin” olduğu aydır.

Bir dönem yönetici/denetçi olan,  bir daha asla olmak istemez!...

Neden mi?

Vay arkadaş;

Bu nasıl Müslümanlık?

Bu nasıl komşuluk?

Bu nasıl insanlık?

Bu nasıl kin?

Bu nasıl tatil?

Bu nedir?

Her yönetici için; “ Kavgalar, bölünmeler, dedikodular, asılsız söylentiler, suçlamalar v.b.”

Ama, mahkemeye giden bir kişi yok, ilginç değil mi?!..

Kişi; 10-15 yıldır aynı sitede, 10-15 yıl yaşlanmış, ama kafa aynı, bütün dedikoduların içinde…

Sitelerde böyle kişilere “mikser” diyorlar…

Ve, maalesef “kadınlar” ön plandalar…

Ya; “kocaları yok” ya da “kocaları bırakıp işine dönüyorlar”, yani onlar için meydan boş…

Azınlıktalar, ama çok çalışıyorlar, ev ev gezip yeni sakinleri  “kafaya almaya” çalışıyorlar…

Başarılılar mı?

Hayır…

Her zaman mağlubiyet…

Peki seçilenden memnunlar mı?                         

Hayır?

Kendileri görev alıyorlar mı?

Hayır?

Kaçak güreşiyorlar!.

Yaptıkları; bilinmiyor/duyulmuyor zannediyorlar!...

Perde arkasındalar, dolayısıyla; Karagöz ve Hacivat'tan farkları yok…

Sanki; yazlığa/tatile  kavga etmeye gelmişler, bundan zevk alıyorlar!...

Yazık…

Birde bunlara uyan erkekleri  Cuma namazlarında ön saflarda görmüyor musunuz? (Namaza gitmeyenlere bir şey söylenmiyor, belki bilmiyorlardır!)

Olacak iş değil…

Aslında, hocaya daha yakınlar…

Verilen “hutbeyi” daha iyi duymaları; kardeşliği, kul hakkını, sevgiyi-saygıyı, dedikodunun zararlarını, insan olmayı v.b. iyi bilmeleri  lazım…

Ama…nerede?....

Dışarı çıkıyorlar, aynılar!...

Bunlar, camide uyuyorlar mı?

Camide başka işler mi düşünüyorlar?

Bir namaz kılınca, bir kurban kesince affedileceklerini mi düşünüyorlar?!.

“Hoca, bana söylemiyor, ben mükemmelim, ben yapmıyorum, ben temizim v.b.” diye mi düşünüyorlar?!...

Ayrıca; hutbeler çok açık, anlaşılmayacak bir şey de yok aslında…

Mesela;

“Bir kimse, bir mümin hakkında olmayan bir şey söylerse, iftiraya uğrayan kimse, onu affedinceye kadar, Allahü teâlâ onu Cehenneme sokar” (Peygamberimizin sahih hadislerden)

“Onu duyduğunuzda (Hz. Ayşe’ye atılan iftira) ‘Bunu konuşup yaymamız bize yakışmaz. Haşâ! Bu, çok büyük bir iftiradır...’ demeli değil miydiniz?”  (Keza Nur Suresi 16. Ayet )

“Ey iman edenler! Bilmeden birilerine zarar verip de sonra yaptığınıza pişman olmamanız için, yoldan çıkmışın biri (fâsık) size bir haber getirdiğinde doğruluğunu araştırın.” (Hucurât: 49/ 6.)

 Bu insanlar; yaptıklarının farkında mı değiller?!..

Öyleyse; “hastalıklı bir yapı” var demektir…

Çünkü; “mühendisim, avukatım, öğretim üyesiyim, öğretmenim, hakimim, zenginim v.b.”  diyorlar…

Ama; meslekten/makamdan  önce,  “insan olmanın” gereğini  bilmiyorlar/yapmıyorlar!…

Ağızlarında; “Allah’a emanet ol, Allah korusun, Allah nazarlardan korusun v.b.” söylemler mevcut…

Ayrıca; memleket uçurumun kenarından dönmüş, şimdi, birlik ve beraberlik zamanı…

Ama onlar için; “site fethedilmeli, gerisi teferruat!…”

 “Allah ıslah etsin” demek işi çözmüyor, çünkü; sitelerde yaşayanlara, birlik beraberliğe  çok zarar veriyorlar…

Tatili de zehir ediyorlar…

 Bu konuda da;  “bilgilendirme ve sosyal proje geliştirme, hutbelerde konuya değinme, müminlere doğruyu gösterme”  görevi  Diyanet’e düşüyor…

Son SÖZ:

İslam dininde Allah'ın affetmeyeceği iki günah vardır;  Biri, “Allah'a şirk koşmak”, diğeri “kul hakkı yemek…”

Ve Sevgili Peygamberimizin  “Veda Hutbesi”nde söylediklerini bir daha hatırlama zamanı..

Şimdi gel de;

Sürekli ortalığı karıştıranlara, her  yönetici hakkında -haklı ise mahkemeye gitmeyip- dedikodu çıkaranlara, genel kurulda ses çıkarmayıp sonradan “yönetici hakkında olumsuz konuşanlara, söylentileri taşıyanlara, mikserliği görev edinenlere,  gıybet yapanlara, komşularıyla bir yaz konuşup bir  yaz selam vermeyenlere, 70-80 yaşında ağırbaşlı/akli selim olmak yerine  dedikoduların merkezinde olanlara, kısaca; tatil yapmak yerine,  huzursuzluğa sebep olanlara  “komşuluk hakkını”  helal et!..

Ey Allahım!...

              Yazımızı  güzel ve ders veren bir hikaye ile bitirelim;

 Memleketin birinde, geniş arazilerinin içinde, babalarından kalma güzel bir evde birlikte yaşayan iki kardeş varmış.

 İki kardeşin de huyu suyu birbirine benzemez, birbiriyle hiç geçinemez, birisinin ak dediğine öteki kara der, biri ötekinin sözünün altında kalmaz, buldukları her fırsatta birbiriyle kavga edip dururlarmış.

 Bir değil, iki değil, her Allah’ın günü... Bu hal hal değil, bu gidiş gidiş değil.

 Günün birinde iki kardeş, “Böyle her gün birbirimizi yiyeceğimize, didişip duracağımıza, ahaliyi birbirimize güldüreceğimize, ayrılalım; nasılsa arazi bol, ikinci bir ev daha yapalım, birimiz oraya taşınalım” demişler.

 Öyle de yapmışlar. Arazilerinin içinden geçen ırmağın öte yakasında bir ev daha inşa etmişler, küçük kardeş pılısını pırtısını toplamış, yüklenip yeni evine taşınmış.

 Ama derler ya, “can çıkar huy çıkmaz” diye... Birbirinden uzaklaşmışlar ama yine de her sabah uyanır uyanmaz ilk işleri, evlerinin damına çıkıp birbirine küfür ve hakaret etmek olmuş. Küçük kardeş bakmış ki bu hayat böyle sürmeyecek. Düşünmüş tanışmış, kasabaya gidip bir duvarcı ustası bulup getirmiş. Demiş ki ustaya:

“Usta, al sana gani gani para, ırmağın tam karşı kıyısına, ağabeyimle benim evimin arasına, birbirimizi görmeyecek şekilde, yüksek ve kalın bir duvar ör.”

Usta’nın canına minnet, “Peki” demiş.

Küçük kardeş ustayla anlaştıktan sonra, duvar yapılırken de birbirine hakaret edip ustaya mahcup olmasınlar diye, duvar bitinceye kadar uzak bir yere gitmeye karar vermiş.

 Gitmiş; duvarın bittiğine kani olduktan sonra evine dönmüş.

 Ancak gelir gelmez, hiç beklemediği bir şeyle karşılaşmış.

 Ustaya sipariş ettiği duvar hak getire...

Ne öyle bir duvar var, ne de bir engel.

 Ağabeyinin evi öyle vicdan azabı gibi tam karşısında duruyor...

Usta, duvar yerine başka bir şey yapmış. Kardeşiyle kendisinin evini birbirinden ayıran ırmağın üzerine bir köprü inşa etmiş. Hem de sapasağlam bir köprü...

Küçük kardeş öfkeden kudurmuş, sinirlenmiş, ağzından köpükler saça saça ustanın üzerine varmış:

Bre densiz, ben ağabeyimle arama bir duvar ör diye sana eşek yüküyle para verdim. Sen de duvar yapacağına ikimizi birbirimize daha da yakınlaştıran köprü yapmışsın. Bu ne sorumsuzluk böyle, ben senden köprü mü istedim?”

Usta gayet sakin, cevap vermiş:

“Ben duvar yapmayı bilmem ki... Benim işim köprü yapmak.”

Usta çıkarmış işverenin kendisine daha önce peşin ödediği parayı, ona geri vermiş.

“Al paranı. Benim acelem var. Daha birbirine düşman bir sürü kardeş arasında inşa etmem gereken bir sürü köprü var. Hadi Allah’a ısmarladık” demiş ve arkasına bakmadan çekip gitmiş.

 Usta gidince küçük kardeş oracıkta taş kesilmiş. Başından aşağıya buzlu sular dökülmüş gibi. İrkilmiş, kendine gelmiş. Ustanın sözlerini uzun uzun düşünmüş, tartmış biçmiş. Sözdeki hikmeti iyice idrak ettikten sonra kararını vermiş. Bütün kininden, nefretinden arındığına iyice emin olduktan sonra köprüye doğru yürümeye başlamış. Köprünün üzerinden geçerek ağabeyinin yanına varmış. Elini öpmüş. “Bağışla beni ağabey... Ben dersimi aldım. Bundan sonra seninle hiç kavga etmeyeceğim” demiş. ()

 

Gelecek yazım (19.09.2016): Sn. Başbakanımız’a,  Devlet Sanatçıları’ndan mesaj var...

Yorumlar 2 yorum