Mezhepler Üstü Bir Bakış: Kum’da Bir Sohbetin Düşündürdükleri

İki binli yılların başlarıydı…

İran’da saha araştırmaları yürüttüğüm bir dönemde, Kum-Save muhiti âşıklık geleneği üzerine çalışıyordum. Save’de Alevi ozanlarını ziyaret etmiş, onların yüzyılların içinden süzülüp gelen sözlü kültür hazinelerini dinlemiş ve kayıt altına almıştım. Her biri, yaşadıkları coğrafyanın hafızasını, acısını, sevincini ve inancını sazları ve sözleriyle geleceğe taşıyan canlı birer kültür taşıyıcısıydı.

Araştırmalarımızın ardından yeniden Kum’a dönmüştük.

Yanımda, ilmi, vakarı ve derinliğiyle dikkat çeken çok değerli bir molla vardı. Sohbetlerinden, meselelere yaklaşımından ve sahip olduğu geniş birikimden dolayı bana, sanki tarih sayfalarından çıkıp günümüze gelmiş Molla Gürani’yi yahut Molla Hüsrev’i hatırlatıyordu. Türk asıllıydı; birkaç dil biliyor, dinî ilimlerin yanı sıra tarih ve kültür alanında da derin bir vukufiyet taşıyordu. Her sözünde ölçü, her tavrında ise bir sükûnet vardı.

Kum’un yoğun dinî atmosferinde yaptığımız sohbetlerden birinde konu, bir şekilde mezheplere ve inanç farklılıklarına geldi.

Bir ara bana dönerek sordu:

— Ali Bey, sizin mezhebiniz nedir?

Soru kısa ve basitti. Fakat Kum gibi mezheplerin ve dinî geleneklerin güçlü biçimde hissedildiği bir şehirde, bu sorunun arkasında daha derin bir anlam olduğunu sezmiştim.

Bir an düşündüm ve:

— Efendim, ben Peygamberimizin mezhebindenim, dedim.

Cevabım onu biraz şaşırtmış olmalıydı. Kaşlarını hafifçe kaldırarak ikinci soruyu yöneltti:

— Onun mezhebi nedir ki?

Sorunun nereye varacağını artık ikimiz de anlamıştık. Ben ise cevabı doğrudan vermek yerine sözü ona bırakmayı tercih ettim:

— Efendim, siz benden çok daha iyi bilirsiniz. Bu sizin alanınız.

Bir an sustu.

Başını hafifçe öne eğdi. Düşündü.

Sonra, bütün tartışmayı birkaç kelimeyle sona erdiren o sade cümleyi söyledi:

— Onun mezhebi yok ki…

Ben de gülümseyerek:

— İyi, dedim. Cevabı siz verdiniz.

Araya kısa bir sessizlik girdi.

Başını önüne eğdi. Birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemedi. Ardından, düşüncenin içinden süzülüp gelen bir kabullenişle:

— Haklısınız, dedi.

O anda, birkaç cümlelik bir sohbetin aslında ne kadar derin bir düşünceye kapı araladığını fark ettim.

Bugün bildiğimiz anlamıyla mezhepler, Hz. Peygamber’in vefatından sonra, İslam’ın temel kaynaklarını anlama ve yorumlama süreçleri içerisinde, farklı tarihî şartlar ve ilmî birikimler çerçevesinde şekillenmiştir. Her biri İslam düşüncesinin oluşumunda önemli bir yer tutan yorum ve düşünce gelenekleridir. Ancak yorum ile dinin kendisini birbirinden ayırmak gerekir.

İslam’ın özü birdir; insanların onu anlama ve yorumlama biçimleri ise tarih boyunca çeşitlenmiştir.

Kur’an’ın çağrısı insanları ortak bir hakikate davet eder. Hz. Peygamber ise bu hakikatin hayattaki en büyük rehberidir. Mezhepler, bu ana kaynağı anlama ve yaşama çabasının tarih içerisinde ortaya çıkmış farklı yorum yollarıdır. Bu nedenle bir yorumu dinin bütünü, bir mezhebi de İslam’ın tamamı olarak görmek, öz ile yorumu birbirine karıştırma tehlikesini beraberinde getirir.

Belki de halk şairi Mirza Alekber Sabir’in, kendisini dinî bakımdan itham edenlere karşı kaleme aldığı “A Şirvanlılar” redifli şiirinde Şirvanlılara seslenerek söylediği şu dizeler, bu düşünceyi en sade ve çarpıcı biçimde dile getirir. Şiirin tamamında Sabir, kendisini yalnızca belli bir mezhep veya tarikat kimliğiyle tanımlamak yerine, imanını ve Kur’an’a bağlılığını öne çıkarır.

 Şîeyem amma ne bu eşkalden,

Sünniyem amma ne bu emsalden,

Sufiyem amma ne bu ebdalden,

Hak seven insanem a Şirvanlılar!

 Küfrüme hükm eylemeyin zor ile

Gail-i Kur’anem, a Şirvanlılar!..

 Şiirin bir başka bölümünde ise Sabir, kendisini açıkça şöyle tanımlar:

 Yok yeni bir dine yakinim menim,

Köhne Müselmanem, a Şirvanlılar!

 Bu sözlerde yalnızca bir mezhep tartışmasına itiraz değil, daha derin bir aidiyet anlayışı vardır.

İnsanın kendisini mezheplerden önce Müslüman olarak tanımlaması, mezhepleri yok saymak anlamına gelmez. Asıl mesele, tarih içerisinde oluşmuş yorumları dinin özüyle özdeşleştirmemektir. Mezhepler, insanın hakikati anlama çabasının ürünüdür; hakikatin kendisi değildir.

Bugün İslam dünyasının karşı karşıya bulunduğu önemli meselelerden biri de kanaatimce budur: Yorumların zaman zaman dinin önüne geçirilmesi.

Bir mezhebin diğerinden üstünlüğünü tartışmak yerine, bütün mezheplerin dayandığı ortak kaynağa bakabilmek gerekir. Kur’an ve Hz. Peygamber, farklı yorumların ötesinde buluşabileceğimiz müşterek zemini oluşturur. Ayrılıklar çoğu zaman özden değil, özün nasıl yorumlandığına dair farklılıklardan doğar.

Kum’da yaşadığım o kısa sohbet, yıllar sonra bile zihnimde canlılığını koruyor.

Çünkü bazen uzun kitapların, sayfalar dolusu tartışmaların anlatamadığı bir hakikati, birkaç cümlelik sade bir konuşma ortaya çıkarıverir.

O gün anladım ki mesele, insanın hangi mezhebin adı altında durduğundan önce, hangi hakikatin peşinde olduğudur.

Mezhepler farklı olabilir.

Yorumlar değişebilir.

Din anlayışları zaman içerisinde şekillenebilir.

Fakat bütün bu farklılıkların üzerinde, bizi aynı kaynağa ve aynı Peygamber’e bağlayan daha büyük bir ortaklık vardır.

Birlik, ayrıntılarda değil; özde buluşmakla mümkündür.

Kum’da, yıllar önce yaşanan o kısa sohbet, bana bugün de aynı hakikati hatırlatıyor: Bizi birbirimizden ayıran yorumların ötesinde, bizi birbirimize bağlayan bir öz vardır.