Geçen ve Gelecek
Geçenlerde pek kıymetli bir hocam, geçenlerden üç geçeni anlattı. Birincisi başımızdan geçenler. İkincisi aklımızdan geçenler. Üçüncüsü de gönlümüzden geçenler.
Sergüzeşt, yani baştan, başımızdan geçenler, aklımızdan geçenleri etkiler. Etkilemeli de. Mühim olan baştan geçenlerin, akıldan geçenlere etkisi değil, etkilediği sırada bir hatıra / anı olmaktan çıkıp tecrübeye dönüşüp dönüşmediğidir. Baştan geçenler, üzerinde muhasebe ve muhakeme yaparak akledilince geçmiş, anı ya da hatıra olmaktan çık(arıl)ıp tecrübe hâline ge(tiri)lir. Tecrübe olamamış geçenler güzel ve olumlu ise akıldan geçenlere duygu olur. Şayet kötü ve olumsuz ise akıldan geçenlere pranga olur, engel olur, tuzak olur, zindan olur. Başımızdan geçenlerin aklımızdan geçenleri etkilemesi hem kaçınılmaz hem de meşrudur. Umulur ki, tecrübe olmuş geçenlerin etkisi daha çok olsun.
Geçmişte yaşanmış bir kıtlığın, savaşın, hastalığın veya kazanın ciddi etkileri olacağı açıktır. Bir daha kıtlık olmasın diye çalışmalar yapmak kıtlığın tecrübesinin etkisidir. Pintilik yapmak ise geçenin etkisi duygudur. Savaşa hazırlanmak tecrübe, korkmak duygudur. Keza güvenlik önlemlerini artırmak tecrübe iken hasta olmamak ya da kaza yapmamak için hiç dışarı çıkmamak duygudur.
Bir de gönlümüzden geçenler var ki, aklımızdan geçenleri zinhar etkilememelidir. Böylesine bir etki hem zayıflıktır hem duygusallığa yol açacağı için zararlıdır hem de yanlıştır. Gönülden geçenler, akıldan geçenler için kesinlikle bir kıstas ya da mihenk taşı sayılmamalıdır. Bu hâliyle meşruiyetin kaynağı olamaz ve meşru kabul edilemez.
***
Eskiden istikbal denirdi gelmemiş olana. Kimi gelsin isterdi, gelmesini umardı. Heyecanla, gelsin ve istediklerini getirsin diye sabırsızlıkla beklerdi. Kimi gelmesinden korkardı ve istemezdi gelmesini. Kimi için gelince getireceklerine sabır demekti. Hem gelmesine sabrederdi hem de getirdiklerine.
Zaman geçmiyor da biz zamanın içinden geçiyorsak şayet, gelmemiş yerine erilmemiş demeliydik. Zamanın içinden geçerken biz ve geçerken ömür, tükenirken şimdiler, henüz ermediğimiz için erince şimdi diyeceğimize ermemiş demeliyiz aslında.
En temel özelliği gelmemiş olmasına rağmen, adına gelecek dediler. Oysa gelmemiş olsaydı adı, gelecek olmasına mâni değildi. Gelse de gelmese de gelmemişti çünkü. Sanki getirecek, gelmesini sağlayacak olan kendileriymiş gibi bir hüküm ve haber cümlesinden ad koydular gelmemişe, gelecek diye. Dahası, gelecek zaman dediler bir de. Zamanın sahibiymişçesine ve zamana hükmedercesine.
Yetmezmiş gibi kendine gelecek adını koyanlar oldu. Hem herkes geleceklerini duysun ve bilsin diye hem de gelmemişin, yani geleceğin kendilerinin olduğunu, onu kendilerinin belirleyeceğini iyi bellesin diye. Lâkin gelemediler, hatta gittiler.
Ne güzel bir fırsattır oysa ki ad koyabilmek. Adını koyabileceğin evlâdın ya da eser(ler)in olması. Ve ne hazindir, sahiplenmek, senin olduğunu göstermek ve seni tanıtsın, senin özelliklerini belli etsin diye ad koyamamak. Yanlış ad koymak.
Aklı büsbütün geçmişte kalanların, fikirleri ve ülküleri geçmişlerine dönmek olanların aklından geçenler, geçmişe özlemle dolu gönüllerinden geçenlerle belirlendiği için gelecek adı, başkalarına verdikleri bir mesaj değil, kendi ummalarının dışavurumudur aslında. Bırakınız geleceği belirlemeyi ya da görmeyi, ona bakmıyorlar bile. Gelecek, hayallerindeki bir malikânedir ve o malikânenin geçmiş gibi olmasını isterler. Yapmak istedikleri ve yapılası gördükleri de geçmiştekilerin nakledilmesidir geleceğe. Nakliyedir ve nakletmektik ülküleri. Onların şimdisi ise asla nakledilemeyecek olanın nakli için beyhude vasıta aramanın debelenmesidir. Ve maalesef bu şimdilerin yekûnu da hayatlarıdır.
Ömrü ve zamanı vefasız sayıp “Şanlı, doğru ve ideal olan evvel zamanı geleceğe taşımaya, belli ki ömrün vefa etmeyecek. Dün de iyi idi, düne mi dönsek?” deseler, hemen dönmeye hazır beklerler. Düne dönmek de mümkün olmayınca şimdiye de küserler. “Gelecek” defteri ise gelmeyeceği anlaşılır ve tamamen kapanır.
Bir de geleceğe hazırlanmak var. Geleceğin ne olduğunu bilmeden, gelip gelmeyeceğini de bilmeden, gelsin istenen gelirse eğer, hazır olması gerekenleri hazır etmek için hazırlanmak.
Bir vazife üstlenip devir teslim vaktine kadar yapılması gerekenleri yapmak ve kendinden sonrasına ve kendinden sonrakine hazır hâle getirmek gayesiyle, vazife tamam olana kadar çalışmak. İki yönlü olan ve takdir edilesi bir gayret: Bir yandan kendi geçiciliğinin bilinciyle çalışmak. Âdeta bir evi müstakbel sakinleri için hazırlama faaliyeti. Diğer yandan da vazifesinin, kendinden başkaca bir müstakbel olana hazırlık işlerini yapmak olduğunu bilmek.
Gelmemişe gelecek hükmü vermeden, gelecek olanın gelmesiyle ya da gelip gelmemesiyle ilgilenmeden, gidecek olanın gitmeden vazifesini yerine getirmeye çalışması nasıl da takdir edilesi bir tavır. Sorumluluk böyle bir şey zaten. Şart koşmadan (unconditionally), baki olamayacağının, yani bir vakit gideceğinin bilinciyle, vazifenin sorumluluğuyla hareket edip geleceğe hazırlanmak ne güzel.
Gönülden geçeni ummadan, baştan geçenlerin tecrübesiyle mümkün mertebe evvelce yapılan hataları yapmadan, bilgiyle, inançla ve kararlılıkla inşa edilen akıldan geçenlere göre belirlenen politikaları uygulaya uygulaya zamandan geçmek ne güzel.
Gelmemişe, erilmemişe ya da geleceğe hazırlanmak ne güzel!
Gelmemişe, erilmemişe ya da geleceğe hazır olmak ne güzel!