Eski Eşyaları Değil, Hikâyeleri Seviyorum

Kendimi bildim bileli eski eşyalara karşı tarif edemediğim bir zaafım var.

Bir eşya ne kadar yıpranmışsa, ne kadar eskimişse benim için o kadar kıymetlidir. Çünkü ben hiçbir zaman sadece bir fincan, bir dantel ya da eski bir sandık görmüyorum. Ben o eşyanın yaşadığı ömrü hayal ediyorum.


Acaba kim tuttu bu fincanı?


Kim o sandığın içine ilk çeyizini yerleştirdi?


Hangi sofralarda dua edildi, hangi bayramlarda çocuk sesleri yükseldi, hangi ayrılıkların ardından sessizce bir köşeye bırakıldı?


Belki de bu yüzden kalbim eski eşyalara karşı hep biraz daha yumuşak oldu.


Sonra düşündüm…


Bunun bir sebebi varmış.


Biz Balkan Türküyüz.


Ailemizin hikâyesi, savaşın insanlardan sadece evlerini değil, hafızalarını da nasıl söküp aldığının hikâyesidir.


Bir gün sahip oldukları her şeyi geride bırakıp ana vatanlarına dönmek zorunda kalan insanlarız biz. Müstakil evlerini, bahçelerini, yılların emeğini, belki de dedelerinden kalan en kıymetli yadigârlarını geride bırakanlardan…


Anadolu Ajansı’nın yıllar önce yaşayan aile büyüklerimizle yaptığı röportajı her izlediğimde boğazım düğümlenir. Çünkü göç, sadece kilometrelerle ölçülen bir yolculuk değildir. İnsan bazen bir ömrü arkasında bırakır.


Sabriye anneannemin de bir hayali varmış.


Doğduğu topraklarda küçük bir pastane açmak…


Hayat buna fırsat vermemiş.


Ama kader bazen yarım kalan hayalleri torunlarının ellerinde tamamlar.


Bugün Tuvan’da hazırlanan birçok tarifte onun emeği, onun ruhu var. Belki de biz, iki nesil sonra onun duasının içinden geçiyoruz.


Bu yüzden Tuvan’ın sadece bir kafe olmasını hiç istemedik.


İçinde hafıza olsun istedik.


İnsan içeri girdiğinde eski bir dostun evine gelmiş gibi hissetsin istedik.


Bu yüzden bir Yadigâr Köşesi yaptık.


Başlangıçta sadece ailemize ait birkaç eşya vardı.


Sonra hiç beklemediğimiz bir şey oldu.


İnsanlar sandıklarından çıkan çeyizlerini, dedelerinden kalan saatleri, eski fincanlarını, fotoğraflarını bize emanet etmeye başladılar.


Hepsinin söylediği cümle neredeyse aynıydı:


“Siz bunların değerini bilirsiniz.”


Sanırım bir insanın kazanabileceği en büyük güven budur.


Çünkü aslında bize eşya bırakmıyorlar.


Hatıralarını emanet ediyorlar.


Tasavvufta güzel bir söz vardır: “Emanete gösterilen hürmet, emanetin sahibine duyulan hürmettir.”


Belki de bu yüzden bize bırakılan her eski eşyaya sadece bir obje gibi bakamıyorum. Onlar bana ait değil; bir ömrün sessiz şahidi, bir ailenin duası, bir zamanın emanetidir.


Bugün her şeyin hızla tüketildiği bir çağda yaşıyoruz.


Yeni olanın peşinden koşarken, eski olanın bize ne anlattığını duyamıyoruz.


Oysa bazen çatlamış bir fincan, vitrindeki en pahalı porselenden daha değerlidir.


Çünkü kusuru vardır.


İzi vardır.


Hatırası vardır.


Tıpkı insan gibi…


Belki de bu yüzden eski eşyaları değil, hikâyeleri seviyorum.


Çünkü insan da eşya da yaşadıklarıyla güzelleşiyor.


Ve inanıyorum ki bu dünyada geriye kalan; sahip olduklarımız değil, sahip çıktıklarımızdır.


Belki de en büyük miras, bir ev değil…


Bir sandık değil…


Bir fincan da değil…


Bir kalpte bıraktığımız güzel iz ve bize emanet edilen hatıralara gösterdiğimiz vefadır.


Çünkü insan, biraz da koruduğu hatıralar kadar kendisidir.