Blaise Pascal: Ey Akıl, Gönüle Kulak Ver

Daha önce gördüğümüz gibi René Descartes, aklı düşüncenin merkezine yerleştirmişti. Ona göre insan, doğru yöntemle ilerlediği takdirde gerçeğe adım adım ulaşabilirdi.


Bu fikir, Fransa’da yeni bir dönemin başlangıcına işaret ediyordu.


Ancak çok geçmeden Blaise Pascal ortaya çıktı ve bambaşka bir soruyu gündeme getirdi:


Akıl her şeyi açıklamak için yeterli midir?


1623 yılında dünyaya gelen Pascal’ın olağanüstü yetenekleri daha çocuk yaşta dikkat çekti. Matematik, geometri ve fizikteki çalışmaları, onun Avrupa’nın en parlak zihinlerinden biri olduğunu gösteriyordu.


Henüz on dokuz yaşındayken ilk mekanik hesap makinesini geliştirmesi de bunun en önemli kanıtlarından biri sayılacaktır.


Bugün Pascal’ın filozof kimliği daha çok öne çıkmaktadır. Oysa yaşadığı dönemde bilim insanı kimliği de en az felsefesi kadar tanınıyordu.


Pascal, akla hak ettiği önemi vermekle birlikte onun sınırlarını da biliyordu.


İnsan hayatını ilgilendiren öyle meseleler vardır ki ne matematik ne de mantık bunlara tek başına cevap verebilir.


Örneğin:


İnsan neden acı çeker?


Mutluluk nedir?


İnsan ölüm bilinciyle nasıl yaşamalıdır?


Ve elbette…


Tanrı.


Pascal ile özdeşleşen bir cümle, aradan geçen asırlara rağmen hala derinliğini korumaktadır:


“Le cœur a ses raisons que la raison ne connaît point.”


“Kalbin, aklın kavrayamadığı kendine özgü sebepleri vardır.”


Bu sözden, Pascal’ın aklı küçümsediği sonucu çıkarılmamalıdır. Tam tersine, bu ifade aklın sınırlarını çizmektedir. Bu yönüyle Pascal’ın, kendisinden yaklaşık bir yüzyıl sonra Saf Aklın Eleştirisi eserini kaleme alan Immanuel Kant’a ilham verdiğini söylemek mümkündür.


Pascal’a göre insanı yalnızca düşünen bir varlık olarak görmek eksik olur. İnsan aynı zamanda hisseden, umut eden, korkan ve belki de en önemlisi, inanan bir varlıktır.


İnsanı anlamak için onun ruhunu kavramak şarttır.


Pascal’ın en önemli eserlerinden biri olan Pensées (Düşünceler), yarım kalmış ve ölümünden sonra bir araya getirilen notlardan oluşmaktadır.


Günümüzde insanların büyük bir kısmı manevi bir boşluktan yakınmaktadır. Diğer taraftan aşırıcılığın ve mezhepçi anlayışların yeniden yükselişe geçtiğine de şahit oluyoruz.


Böyle bir ortamda Pascal, şaşırtıcı derecede güncelliğini korumaktadır.


Özellikle dikkat çektiği şu tespit bugün de son derece günceldir:


İnsan sürekli meşgul olmak ister. Çünkü sessizlik içinde kendisiyle baş başa kalmaktan korkar.


Aradan asırlar geçti.


Bugün elimizden düşmeyen telefonlar, durmadan yenilenen ekranlar, bitmek bilmeyen bildirimler ve sürekli çalan uyarılar…


Devamlı meşgulüz; hep bir koşuşturma içindeyiz.


Peki insan kendisiyle ne kadar baş başa kalabiliyor?


İç dünyasına ve tefekküre ne kadar zaman ayırabiliyor?


Pascal’ın düşünce dünyasına bıraktığı en çok tartışılan miras ise “Pascal’ın Bahsi” olarak bilinir.


Tanrı’nın varlığı bilimsel olarak kanıtlanamaz. O halde insan, inanmak ile inanmamak arasında bir tercih yapmak ve hayatını bu tercihe göre şekillendirmek zorundadır.


Pascal bunu matematiksel bir problem gibi, olasılık hesabına dayanarak ele alır.


Böylece inancın yalnızca duygusal değil, aynı zamanda akılcı bir değerlendirme konusu da olabileceğini göstermeye çalışır.


Pascal’ın bahsi şöyledir:


Madem ki Tanrı’nın ne varlığını ne de yokluğunu kesin olarak ispatlamak mümkündür, her iki ihtimalin doğuracağı sonuçlar bir terazide tartılmalıdır. İnsan da bu sonuçları göz önünde bulundurarak tercihini yapmalıdır.


* İnançsız bir hayat süren kişi yanılmışsa, kaybı ebedidir ve telafisi yoktur. Onu sonsuz acı ve ıstırap beklemektedir.
* İnançlı bir hayat süren kişi yanılmış olsa bile kaybı, bu dünyanın geçici zevklerinden mahrum kalmakla sınırlıdır. Fakat haklı çıkarsa, geçici dünyadaki fedakarlığına karşılık ebedi mutluluğu kazanacaktır.


Bu iddia bazıları için ikna edici gelmeyebilir. Pascal, kesin ve katı cevapların adamı değildir. Descartes gibi tartışılmaz bilgiye ve yanılmaz akla mutlak bir güven beslemez.


Pascal, aklın değerini kabul ederken onun her soruya cevap veremeyeceğini de hatırlatır.


“Mémorial” adlı kısa metinde anlattığı “ateş gecesi” tecrübesinin, onun bu düşünceye ulaşmasında önemli bir etkisi olduğu söylenebilir.


Anlatımına göre 23 Kasım 1654 Pazartesi günü saat 22.30 ile 00.30 arasında son derece güçlü bir manevi tecrübe yaşamıştır. Tanrı inancını ve Katolikliğe bağlılığını bu mistik deneyimle açıklamaktadır.


Kısacası Pascal, akıl ile kalp arasında denge kuran bir düşünürdür.


O, hem dindarlara hem de seküler düşünce sahiplerine söyleyecek sözü olan büyük bir fikir adamıdır. Çünkü insanın karmaşıklığını anlamıştır.


Kesin hükümler vermek yerine bizi hem aklımızı hem de vicdanımızı birlikte kullanmaya davet etmektedir.


Şimdiye kadar çıktığımız yolculuğu özetlersek:


Montaigne ile kuşku duymayı öğrendik.


Descartes ile şüpheyi bir yönteme dönüştürdük.


Pascal ile ise aklımızı kullanırken kalbimizin sesine de kulak vermemiz gerektiğini gördük.

Büyük düşünürlerin izindeki bu yolculuk devam edecek.


Sıradaki durağımız Pierre Bayle olacak. Onunla birlikte toplumsal barışın nasıl mümkün olabileceğini inceleyeceğiz.