Bir ziyaret: Doğuya Gelen Batı
Göçebelik, sadece göçmek değildir. Göçebilir olmak, yani göçebilmektir. Göçebilmek ise sabit olmaya mecbur olmamaktır. Bir merkeze muhtaç olmamak ve bir merkezi korumak ihtiyacı duymamaktır. Başka bir deyişle göçebelik, sadece yer değiştirmek değil, tek bir merkeze bağımlı olmama özgürlüğüdür.
Modern Uluslararası Sistem de hata yapmamak için bu göçebe mantığıyla kurulmuştur. Güç merkezini önce Londra'ya, sonra Washington'a taşıyan bu sistem, şimdi de Doğu'ya kaydırmaktadır. Bir zaman otağını Londra’ya, başka bir zaman Washington’a kurmuştur. Bir zaman Batı’da ve Batılı olmuş, başka bir zaman daha da batıya gitmiş Batı’nın alanını genişletmiş ve Batılı daha büyük olmuş. Şimdi de doğuya geliyor. Çünkü gelebiliyor. Merkezin yerini değiştirerek sistemin aynı kalmasını ve işlemesini sağlayabiliyor.
Doğuya gelen Uluslararası Sistemin otağı, Batılı olmaktan çıkıyor. Önce doğu-batı ayrımı anlamını yitirsin diye gerekenler yapılıyor, sonra da merkez doğuya göç ettiriliyor. Bu sebepledir ki, kâh batıda, kâh doğuda olabilene, ısrarla doğu-batı ayrımı yaparak bakmak doğru değildir. Sürekli yer değiştirebilen bu sistemi hâlâ “Doğu” veya “Batı” diye sınırlamak, onun gerçek, esnek yapısını anlamamak demektir. Gücü sadece “Batılı” diye etiketlemek büyük bir yanılgıdır.

ABD Başkanı Trump’ın Çin ziyaretini, yormak ve yorumlamak yerine anlamak için seyredince ustaca tasarlanmış bir işleyişin gösterisi görülüyor sahnede. Ve yönetmen Uluslararası Sistem elbette.
Bir Çin atasözü derki, “Yay ne kadar geriye çekilirse ok o kadar ileri gider.” ya da “En fazla ileriye giden ok, en çok geriye çekilmiş yaydan çıkar.” Bu söz, ilerinin geriye, geleceğin geçmişe ne kadar bağlı olması gerektiğini anlatır besbelli. Uzun süredir var olabilmişliğin en önemli temsilcilerinden sayılan Çin Devletinin Başkanı Şi Cinping (Jinping), ABD Başkanı Donald Trump’ı ülkesinde ağırlarken geçmişi hatırlatarak kendi ağırlığını ifade etmek istedi. Thukidides’in anlattığı Atina-Sparta Savaşı gibi bir savaşı yaşamamalıyız dedi.
Bu atıfla yapılan hatırlatma, Uluslararası İlişkilerde “Thukididis Tuzağı” diye adlandırılan ve Thukididis’in meşhur Peloponez Savaşı kitabında anlattığı, Atina ile Sparta arasındaki, mevcut güçlünün yükselen güce engel olmak için mecburen giriştiği savaşın benzeri, Çin ile ABD arasında yaşanmamalı ikazıydı.
Geçmişi hatırlatmak, Amerika Birleşik Devletleri’ne karşı üstünlük sağlamak maksadıyla yapılabilecek en kolay yollardan biridir. Zira Amerika Birleşik Devletleri’nin pek belli etmese de ve çoğu zaman farkında bile olmasa da yoksunluğunu en çok hissettiği niteliktir. ABD için geçmiş ve kök(lülük) mahrumiyeti, en önde giderken takip edebilme imkânından mahrumiyetiyle birleşince, çaresizliğe yol açabilmektedir. Nitekim bütün dünya bu çaresizliği, çoğu zaman bir ergenlik hırçınlığı şeklinde seyretmektedir.
İnsanların ergenlik döneminde olanları nasıl kendini her şeyi biliyor zannediyorsa, devletlerin de köklü olmayanları, her şeyi bildiğini zanneder ve dünyaya yön vermeye, dünyaya nizam vermeye kalkışır. Bir nizamı yokmuş gibi. Nizam veremedikçe bir yandan zayıflar, diğer yandan da olgunlaşır. Zayıflayıp olgunlaşamayanın, vermek istediği nizamı hayale dönüşür. Olgunlaşan ise yapamayacaklarının peşini bırakıp yapabileceklerine ve sorumluluklarına yönelir.
Gerçek gücümüzü bize, neleri yapabildiğimiz değil neleri yapamadığımız gösterir. İnsanın olgunlaşması da evvelce yapabileceğini sandıklarını, yapamayacağını anlamasıyla mümkün olur. Yapamayacaklarını göremeyen ya da görmek istemeyen olgunluğa eremez. Tıpkı “şartları ben yaratırım” diyen Napolyon gibi, bırakınız yaratmayı, müdahil dahi olamadığı şartlara saplanır. Yapabileceklerini düşünerek burnunun dikine giderken kendini bir adaya sürülmüş buluverir. Üstelik Fransızların bile olmayan, Güney Atlantik’teki bir adaya.
Olgunluğa erememek şahsî bir durumdur ve kişinin kendi hatası olduğu için mazur görülebilir, kusuruna bakılmayabilir. Lâkin erdirme iddiasıyla girişilen hadsizlikler sebebiyle devletini ve milletini erdirememek, şahsî bir hata olarak değerlendirilemez. Kusuruna muhakkak bakılır. İşte Şi Cinping’in Trump’a geçmişi hatırlatarak yaptığı, Çin’in yükselişine engel olmak için şahsî hamlıkla girişilecek bir savaşın affedilmeyeceği ikazıydı.
Bu ziyarete biraz daha yakından bakınca hem dışarıdan ve uzaktan bakarak yapılan değerlendirmelerin hem de her iki tarafın kendi penceresinden bakışının pek doğru olmadığı anlaşılabilecektir:
Dışarıdan ve uzaktan bakanlar, Soğuk Savaştan sonra tek kutuplu hâle gelen uluslararası sistemin, Çin’in yükselişiyle birlikte artık iki kutuplu, hatta çok kutuplu olduğunu gördüklerini söylüyor.
Çin Halk Cumhuriyeti misafirine, Batılıların rekabet ederken, savaşa hazırlanırken, savaşırken strateji geliştirmek için başvurduğu Savaş Sanatı kitabının yazarı olarak, neleri yapabildiklerine değil neleri yapamadıklarına odaklanmış olduklarını, içinde bulundukları Uluslararası Sistemin kendilerine sunduğu imkânları ve hayat alanını en iyi şekilde kullanmaya gayret ettiklerini, edeceklerini, kazanmak istedikleri savaşlara girmeyerek kazanacaklarını, savaşmamayı başarabileceklerini söylemek istiyordu ve bunu net bir şekilde söyledi.
Amerika Birleşik Devletleri ise kendini, dünyanın en güçlü devleti olarak uluslararası sistemi tek başına yöneten ve yön veren olarak görüyordu. Sahip olduğunu sandığı bu üstün niteliği kaybetmek istemiyordu ve Çin’in bu niteliğini sonlandırmasına da izin vermemek için her yola başvurmaya hazırlanıyordu. Fakat sandıklarının gerçek olmadığını görmesi için gösterilenlerden ve anlatılanlardan sonra yapamayacaklarının farkına vardı ve bu ziyaretle Uluslararası Sistemin işleyişi içinde Çin ile birlikte görevlerini çatışmadan yerine getirebileceğini Çin’e söylemeye geldi. Görünen odur ki, söylemek istediklerini söylemiş, anlaşılması gereken hususlarda anlaşılmış, Uluslararası Sistemin işleyişi bu iki devletin kısa ve orta vadede rakip olabilmelerine izin vermiş ama düşman olmalarına izin vermemiştir.
Değiştirilen Uluslararası Sistemin, yani Post-international Sistemin inşası sürecinde, birçok cenahın çığırtkanlığını yaptığı bir ABD-Çin Savaşının olmaması gerektiği gösterilmiş oldu. Bu gösterinin dikkatli seyircileri, Atina ile Sparta arasındaki savaşın olduğu zamanda bir uluslararası sistem olmadığı için savaşa kendileri karar verebilmelerine ve savaşabilmelerine mukabil, bugün aktörlerin birer parçası olarak görevini yaptığı bir Uluslararası Sistem olduğu için savaşa kendilerinin karar veremeyeceğini görmüş oldu.
Savaş Sanatı kitabını yazan sanatçının kolayca savaştırılabileceğini düşünenler, içinde bulundukları sistemin yapısını ve işleyişini bilmedikleri gibi, uluslararası ilişkilerde veya dünyada bir nizamın olduğunu da bilmeyip her şeye nizam verebileceklerini düşünmekteler. Böyle düşünenlerin Uluslararası Sistemin işleyişini nasıl kolaylaştırdığını bilseler de yine böyle düşünürler mi acaba?
Göçebe olan bizdik. Göçebeliği bilen ve göçen bizdik vaktiyle. Çadırlarımızı, otağımızı kurduğumuz, tuğumuzu diktiğimiz mekânı değil, ilimizi değil, töremizi korurduk. Töreyi koruyabilmek için göçerdik. Biz yerleştik, yerimizi korumak için töremizden vazgeçtik. Bizden öğrenenler, sistemlerini koruyabilmek için göçebeliği benimsediler. Sistemlerini korumayı esas alınca ve merkezi korumaya çalışmayınca merkezin zafiyetlerinden, zayıflamasından ve yanlışlarından sorumlu olmayabildiler. Merkez her gücünü kaybettiğinde, merkezin esas olduğunu sananlar, sistemin değişeceğini düşündüler. Şimdi olduğu gibi. Oysa sistemin işlemesi için düstur belliydi: Merkez gider, sistem kalır!
Nizamı olan bir âlemde, ülküsü bu nizama uyum sağlamak olan töremizle yaşardık. Âlemin nizamıyla âhengi koruyabilmek için töremizi korurduk. Töreyi bırakıp âleme nizam veririz dedik. Şimdi başkasının nizamını, sistemini anlamaya çalışıyoruz.