Bir mektubun düşündürdükleri

Hayatın garip cilveleri vardır. İnsan bazen bir ömrün içinden geçer de bazı yüzleri, bazı sesleri, bazı iyilikleri geride bıraktığını sanır. Oysa unutulan insanlar değildir, ertelenen vefa, sadakat borçlarıdır. 1986 yılında Sivas Teknik Lisesinden mezun olduğumda, bilgisi kadar vakarıyla, öğretmenliği kadar insanlığıyla üzerimde derin izler bırakan kıymetli hocamı hiç unutamamıştım. Aradan geçen yıllar boyunca zaman zaman kendisini aramış, fakat bir türlü ulaşamamıştım. Sonra hayatın bildik telaşı girdi araya… İşler, sorumluluklar, yurtdışında geçirilen uzun yıllar, geçim kaygıları… Derken günler yıllara, yıllar da neredeyse bir ömre dönüştü. İnsan bazen en değerli ziyaretlerini hep yarına bırakıyor. Meğer yarın dediğimiz şey, farkına varmadan kırk yıl oluyormuş...

Geçtiğimiz birkaç gün içinde, bir zamanlar tanıdığım o arayış bende yeniden uyandı. “Eğer öğretmenim yaşıyorsa, nerede olursa olsun gidip onu bulacağım.” dedim. Bir arama motoruna ismini yazdığımda karşıma, ömrünü öğrencilerine, kalemini ise topluma adamış; sınıflarda başlayan öğretmenliğini kitap sayfalarına taşıyan müstesna bir eğitim çınarı çıktı. Kitapları vatan toprağının dört bir yanına ulaşmış, yazılarıyla binlerce insana seslenen bu ismin, bir zamanlar Sivas Teknik Lisesinde Makina Bölümünde meslek derslerimize giren mütevazı hocam olduğuna inanmakta doğrusu bir an tereddüt ettim. Birkaç araştırmadan sonra yıllardır özlemini çektiğim hocama ulaştığıma emin oldum.

O gece sabahı zor ettim. Ertesi gün telefonu elime aldığımda, doğrusu kırk yıl öncesine uzanacağımı bilmiyordum. Kendimi tanıtmadan birkaç cümle söyledim. Sonra ismimi verdim. Ve o anda, yılların silemediği bir ses, hiç beklemediğim bir yerden kalbime dokundu:

“Kenan!.. Ben seni unutmadım. 1986 yılında gönderdiğin mektup hâlâ çantamda...”

Bu cümle, zamanın aslında bazı insanlar üzerinde hükmünün olmadığını bana bir kez daha öğretti.

Bir an sustum.

Kanım çekildi sanki…

Nasıl olurdu?..

Çünkü ben, öğretmenime mektup yazdığımı da çoktan unutmuştum.

Yine de...

O unutmamıştı

Sadece mektubu değil...

Öğrencisini unutmamıştı.

Kırk Yıl...

Bir an kendimi toparlamaya çalıştım.

“Hocam… Nasıl yani?”

“Gerçekten saklıyor musunuz?”

“Ben bile o mektubu yazdığımı unutmuştum...”

Telefonun öbür ucundan gelen ses, kırk yıl öncesinden tek bir zerre bile kaybetmemiş bir samimiyetle:

“Kenan!.. Sadece saklamakla kalmadım. O mektubu kırk yıldır çantamda taşıyorum. Her yıl neredeyse öğrencilerime okudum.”

Bu defa ikinci kez sustum.

Çünkü hayretimin yerini daha derin duygular almıştı.

Peki bir öğretmen, öğrencisinden gelen iki sayfalık bir mektubu kırk yıl boyunca neden saklar?

Üstelik…

Neden her yıl yeni öğrencilerine okur?

İnsan düşünmeden edemiyor.

Bir mektupta ne vardı?..

Telefonu kapattıktan sonra uzun süre düşündüm.

Koskoca kırk yıl...

Ben unutmuştum.

Bir öğretmen unutmamıştı.

Üstelik sadece saklamamış...

Her yıl öğrencilerine okumuştu.

Bir mektupta ne vardı ki?..

Bir öğrencinin hocasına duyduğu saygı mı?..

Bir öğretmenin hiç bitmeyen öğretmenliği mi?..

Açıkçası...

Kırk yıl sonra, ben de kendi mektubumu merak etmeye başlamıştım...

Bir süre sonra hocam, kırk yıldır çantasında taşıdığı mektubun ve zarfının fotoğraflarını gönderdi.

Uzun süre bakamadım.

Bir müddet öylece bekledim.

Çünkü kırk yıl önce postaya verilen iki sayfa sararmış kâğıt, yarım asra yaklaşan bir zamanın ardından yeniden sahibine dönüyordu.

Nihayet kendimi toparlayıp okumaya başladım.

Ve sonra… bi anda…

Zaman ortadan kalktı.

Karşımda sararmış kâğıtlardan çok daha fazlası vardı.

O tanıdık el yazısı…

Bazı harflerin acemiliği…

Bazı cümlelerin heyecanı…

Yeni bir hayatın eşiğindeki genç bir delikanlının hȃyȃlleri…

Yeni bir hayatın, yeni bir çevrenin, insanların verdiği çekingenlik…

İstediğini tam elde edememiş olmanın sessiz burukluğu…

Ama aynı zamanda elindekinden memnun olmanın getirdiği iç huzuru…

Daha güzel günlere duyulan sarsılmaz inanç…

Ve satırların arasına saklanmış o tertemiz bir kanaatkârlık…

Mektubu okumuyordum aslında.

Kırk yıl önceki kendimi okuyordum, kendimle yüz yüzeydim.

Doğrusu, o an yaşadığım duygular tarifsiz.

Çünkü hocam bana bir mektup göndermemişti.

Unuttuğumu sandığım gençliğimi göndermişti.

“1986 yılında, İnönü Üniversitesi Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliği Bölümü birinci sınıf öğrencisi iken, Balıkesir'e tayin olan kıymetli hocam İsmail SARIÇAY’a gönderdiğim mektup...”

Gönderen

Kenan KOÇ

İnönü Üniversitesi
Eğitim Fakültesi
Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliği
I. Sınıf Öğrencisi
Malatya

Alıcı

Sayın İsmail SARIÇAY

Yıl Endüstri Meslek Lisesi
Tesviye Bölümü Öğretmeni

Balıkesir

“Bismillahirrahmanirahim

“Selamün Aleyküm”

Allah'ın (cc.) selam bareketi ve rahmeti sizin ve tüm müslümanların üzerine olsun. Bizi bu günlere ulaştıran ve size mektup yazmayı bana nasip aden yüce Mevlaya hamd ü sena...

Saygıdeğer Hocam

Mektubuma başlarken Allah (c.c) selamını ilettikten sonra selam eder ellerinizden öperim. Hocam inşallah iyidirsiniz. Sizde öğrenciniz kenandan soracak olursanız Allah’a sükür iyiyim. Hocam sizinle görüşemedim ama size karşı minettarlığımı belirtmek için bu mektubumu yazıyorum.

Hocam şimdi İnönü Üniv. Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Öğretmenliği'nde okumaktayım. Hocam bir yıl boyunca Üniversiteye hazırlandık çok çalıştık sonuçta yanlış bir tercih sıralamasıyla burayı kazandık yoksa şimdi Dicle Hukuk’ta idik demekki nasip burasıymış, hayırlısı buymuş biz ne yapsak çaresiz. Bu bölümde düşük bir yer değil bölüm %13’lük bir dilimde yani bu bölüme gelenler Türkiyede ilk 30.000. içinde demektir. (430 TS) (439) Sosyal Puan)

Hocam abaca şakir nereyi kazandı gerçekten merak ediyorum. İnşallah kazanmıştır. Hocam burada bölüm birinciliği için çalışıyorum şimdi sınıfa göre çok iyiyim. Araştırma Görevlisi olabilmek için çalışacağım.

Hocam bizde çok güzel dersler var. Eski Türk Edebiyatı, Osmanlıca, Arapça ve Farsça biz şimdi bunları öğreniyoruz bütün eski vesikaları artık 1 ay sonra rahat okuyabileceğiz bölüm hocalarımız sizden iyi olmasın her yönüyle tam yani inançlı kültüre o kadar önem veriyorlarki bilemezsiniz.

Hocam böyle bir ortamda Türk-islam kültürünü tam olarak öğreneceğiz desem inanın. Onun için bölüm değiştirmeyeceğim ama araştırma yapacağımız pek fazla yer yok. İstanbul gibi bir yer olsaydı dahada iyi olurdu.

Hocam Kredi ve Yurtlarda kalıyorum. Benim içim çok masraflı oluyor Aylık yurt yatak üç: 3.000 Günlük yemekler 1200 TL veriyorum. Üstelik kendi şehrim ama Türk Eğitim Vakfından, Malatya Eğitim Vakfından Burs alıyorum bu burslar maddi yönden bana destek sağlıyor.

Hocam buraya kadarki öğrencilik hayatım üzerinde öğretmen olarak en çok siz etki baraktınız. İnşallah ilerde bir öğretmen veya Arş. Görevlisi olsam aynı sizin metotlarınızı uygulayacağım.

Hocam bizim makina bölümünde başka kazanan yoktu bu Teknik Lise olarak üzücü bir olay.

Hocam mektubuma son verirken tekrar salam eder sizin ve yengenin ellerinden ayrı ayrı öperim. Çocukların gözlerinden öper Ömür boyu sağlık mutluluk ve hayatınızda başarılar dileğiyle saygılar sunarım.

Öğrenciniz Kenan

Allaha Emanet olunuz.

Not: Hocam mektubuma, cevap yazarsanız memnun olurum.

Saygılarımla”

Bir Hitap Şeklinin Düşündürdükleri

Yıllar sonra mektubu yeniden okuduğumda beni en çok etkileyen hususlardan biri, daha ilk satırlarda karşıma çıkan hitap şekli oldu. “Saygıdeğer Hocam”, “Ellerinizden öperim”, Allah’a emanet olunuz...” Günümüzün iletişim alışkanlıkları içinde pek sık rastlayamadığımız bu hitaplar, aslında bir dönemin insan anlayışını, edep ve saygı dünyasını yansıtıyordu. Çünkü hitap şekilleri sadece kelimelerden ibaret değildir; insanın karşısındakine bakışını, ona gönlünde verdiği yeri de gösterir. Nurettin Topçu’nun ifadesiyle mektep, yalnızca bilgi aktarılan bir yer değil, aynı zamanda bir ahlâk ve şahsiyet terbiyesi ocağıdır. Bu terbiyenin ilk tezahürlerinden biri de dildeki nezaket, hitaptaki incelikti.

Cemil Meriç, “Kelimeler namustur.” derken yalnızca düşüncenin değil, insan ilişkilerinin de kelimelerle şekillendiğini anlatmak ister gibidir. Rasim Özdenören’in üzerinde hassasiyetle durduğu “incelik” duygusu da, insanın dilinde somut bir şekil kazanır. Antoine de Saint-Exupéry’nin “Küçük Prens”te vurguladığı gibi, insanlar arasındaki bağları kuran şey çoğu zaman büyük sözler değil, küçük inceliklerdir. Bugün geriye dönüp baktığımda, mektubumdaki o hitap şekillerinin bir korkunun, bir resmiyetin veya bir aşağılık duygusunun değil; hocasına duyulan sevginin, saygının ve insanı insan yapan zarafetin bir yansıması olduğunu daha iyi anlıyorum. Belki de kaybetmeye başladığımız şey, sadece bazı kelimeler değil; o kelimelerin taşıdığı ruh, incelik ve medeniyet anlayışıdır.

Yirmi Yaşındaki Bir Delikanlının Hȃyȃlleri

Mektubu okurken dikkatimi çeken bir başka konu da, henüz on dokuz yaşında bir gencin satırlara yansıyan idealleri oldu. Araştırma görevlisi olma arzusu, derslerinde iyi bir başarı yakalamayı istemesi, Osmanlı Türkçesi, Arapça ve Farsçayı öğrenmek istemesi, Türk-İslam kültürünü daha iyi anlama çabası... Bunların hiçbiri bir kariyer planlamasının soğuk hesapları değildi. Daha çok, “Nasıl daha iyi bir insan olabilirim?” sorusunun etrafında şekillenen samimi arayışlardı. Tarık Buğra’nın romanlarında sıkça rastladığımız idealist genç tipleri gibi, hayatın henüz başındaki bir delikanlı, sahip olduğu imkânlardan çok, ulaşmak istediği değerlere bakıyordu.

Viktor Frankl, insanı ayakta tutan şeyin haz veya başarıdan önce, hayatına yüklediği anlam olduğunu söyler. Belki de o çağın gençleri, büyük imkânlara sahip değillerdi; ama büyük hȃyȃlleri vardı. Mustafa Kutlu’nun hikâyelerindeki gençler gibi, sade yaşar ve büyük düşünürlerdi. Bugün geriye dönüp baktığımda, satırlardaki eksik cümlelerden, acemice kurulmuş ifadelerden çok; o satırların arasına sinmiş idealizmi görüyorum. Çünkü insanı büyüten şey, sahip oldukları değil, uğruna yürümeye değer bulduğu hedeflerdir. Ve gençlik, belki de en çok, insanın kendisinden daha büyük hȃyȃller kurabildiği çağdır.

Kanaatkârlığın Sessiz Asaleti

Kırk yıl önce yazılmış o mektubu okurken beni en çok etkileyen hususlardan biri de, satırların arasına sinmiş olan sessiz kanaatkârlık duygusu oldu. İnsanın gönlünde taşıdığı bazı arzular vardır. Benim de vardı. Belki tam arzu ettiğim yere ulaşamamıştım. Belki hȃyȃlini kurduğum bölümü kazanamamış olmanın içimde bıraktığı hafif bir burukluk vardı. Ama dikkatle baktığımda, o satırlarda ne bir isyan, ne bir sitem, ne de kaderle kavga eden bir ruh hȃli gördüm. Tam tersine, elde ettiğiyle yetinmesini bilen, imkânlarını küçümsemeyen, sahip olduklarını bir nimet olarak gören genç bir insanın huzuru vardı. Bugün dönüp baktığımda anlıyorum ki, insanı zengin yapan sahip olduklarının çokluğu değil; sahip olduklarına şükredebilme kabiliyetidir.

Tolstoy, “İnsan Neyle Yaşar?” adlı eserinde insanın ekmekten önce manaya, eşyadan önce ruha ihtiyaç duyduğunu anlatır. Viktor Frankl ise, en zor şartlarda bile insanı ayakta tutanın, hayata yüklediği anlam olduğunu söyler. Belki bizim neslimiz büyük imkânlara sahip değildi; ama küçük şeylerden mutlu olmayı biliyordu. Bir burs, bir mektup, bir öğretmenin takdiri, bir dost sohbeti, insanın dünyasını zenginleştirmeye yetiyordu. Mustafa Kutlu’nun hikâyelerinde rastladığımız o sessiz insanlar gibi, azla yetinmeyi yoksulluk değil, gönül zenginliği olarak görürdük. Çünkü bize göre kanaatkârlık, hayattan vazgeçmek değil; hayata minnet duymayı bilmekti.

Bugün tüketimin, hızın ve bitmek bilmeyen beklentilerin kuşattığı bir dünyada, kırk yıl önceki o mektubun satırları bana yeniden şunu hatırlattı: İnsan, sahip olamadıklarıyla değil; sahip olduklarına gösterdiği sadakat ile büyür. Belki de farkına varmadan kaybetmeye başladığımız şey, imkânlarımız değil; kanaatin verdiği iç huzurdu. Nurettin Topçu’nun ahlâk anlayışında, Rasim Özdenören’in inceliklerinde ve Anadolu insanının sessiz vakur duruşunda karşılığını bulan bu ruh, gösterişli değildi. Ama sağlamdı. Ama derindi.

Şimdi geriye dönüp baktığımda, on dokuz yaşındaki o delikanlıya imrenmeden edemiyorum.

Çünkü o genç...

Her şeye sahip değildi.

Ama sahip olduğu her şeyin kıymetini biliyordu.

Şikâyet Etmeyen Bir Nesil

Mektubu okurken beni en çok şaşırtan şeylerden biri de, satırların arasında gizlenen o sessiz vakarlı duruş oldu. O günleri düşündüğümde; maddi sıkıntılar vardı, belirsizlikler vardı, hȃyȃllerin tam gerçekleşmemesinden kaynaklanan mahzunluk vardı. Ama ne hayata küsmüş bir insan gördüm, ne başkalarını suçlayan bir dil, ne de kaderle kavga eden bir ruh hâli... Oysa insan en çok yoklukta konuşur, en çok darlıkta şikâyet eder. Fakat on dokuz yaşındaki o delikanlı, sahip olamadıklarını değil, sahip olduklarını anlatıyordu. Belki bizim neslimizin kusurlarından çok, meziyetlerinden biri buydu. Yaralarımız vardı ama onları teşhir etmeyi marifet saymıyorduk. Derdimiz vardı ama kimliğimizi dertlerimizden inşa etmiyorduk. Acılarımız vardı ama onları sermaye yapmıyorduk. Dostoyevski’nin kahramanları gibi acıyı tanıyor, Tolstoy’un insanları gibi sabretmeyi biliyor, Mustafa Kutlu’nun sessiz kahramanları gibi hayata küsmeyi değil, hayata tutunmayı tercih ediyorduk.

Bugün insanı asıl düşündüren de belki budur. İmkânların arttığı, konforun çoğaldığı, fakat tahammülün azaldığı bir çağda yaşıyoruz. Eskiden insanlar dertlerini sakladıkları için değil, umutlarını kaybetmedikleri için ayakta kalırlardı. Şimdi ise en küçük eksiklikler bile insanı hayattan küstürebiliyor. O yıllarda, bir burs sevinç sebebiydi; bugün sınırsız imkânlar içinde tatminsizlik sıradanlaştı. O günlerde insanlar yarınlara hazırlanıyordu; bugün ise yarın gelmeden yoruluyor, tükeniyor. Viktor Frankl’ın dediği gibi, insanı yıkan acı değil, acının anlamsızlaşmasıdır. Belki de kaybettiğimiz şey, imkânlarımız değil; sabrımız, metanetimiz ve hayat karşısındaki o sessiz vakarımızdır. Ve şimdi kırk yıl önceki o mektuba baktığımda, şikâyet etmeyen bir gencin satırlarında, gösterişsiz ama sağlam bir karakterin izlerini görüyorum. Çünkü bazı insanlar yüksek sesle değil, sessizce mücadele ederek büyürler.

Bir Öğretmenin İzinde

Aradan kırk yıl geçti. Hayat beni üniversite kürsülerine, bilim dünyasına, farklı çevrelere taşıdı. Nice insanlar, milletler tanıdım, farklı dillerden nice kitaplar okudum. Nurettin Topçu’nun muallim anlayışını, Cemil Meriç’in kültür muhasebesini, Rasim Özdenören’in medeniyet tasavvurunu, Tarık Buğra’nın karakter insanlarını, Viktor Frankl’ın anlam arayışını, Dostoyevski’nin insan ruhundaki derinlikleri, Tolstoy’un sade ama büyük insanlarını tanıma fırsatı buldum. Fakat yıllar sonra dönüp baktığımda, bütün bu isimlerin satırlarda anlattıkları bazı hakikatleri, ben çok daha önce, Sivas Teknik Lisesinde Makina Bölümünde meslek derslerimize giren mütevazı bir öğretmenin şahsiyetinde görmüş olduğumu fark ettim. Çünkü bazı insanlar kitaplardan önce gelir. Bazı insanlar fikirleri yaşamış, ilkeleri şahsiyetine dönüştürmüş insanlardır.

Bugün bir profesör olarak geriye baktığımda, mektuptaki “Sizin metodlarınızı uygulayacağım.” cümlesinin, gençliğin heyecanıyla söylenmiş sıradan bir hayranlık cümlesi olmadığını daha iyi anlıyorum. Psikoloji buna “rol model”, sosyoloji “örnek şahsiyet”, eğitim felsefesi ise “yaşayan değer” diyor. Antoine de Saint-Exupéry’nin dediği gibi, insan gönül bağı kurduğu şeyden sorumludur. Doğan Cüceloğlu’nun ifadesiyle bazı insanlar yalnız bilgi vermez, insana kendisini keşfettirir. Nurettin Topçu’nun özlemini çektiği muallim tipi de böyle bir insandı; sınıfa yalnız bilgisini değil, ruhunu taşıyan insan... İsmail SARIÇAY

Hocam, belki bunun farkında bile değildi. Ama kırk yıl sonra anlıyorum ki, bazı öğretmenler ders anlatırlar, bazıları ise hayat boyunca insanın içinde konuşmaya devam ederler.

Ve şimdi düşünüyorum da...

Bir öğretmenin gerçek büyüklüğü, öğrencilerinin hafızasında ne kadar yer ettiğiyle ölçülmez.

Çünkü hafıza zamanla zayıflar.

Asıl büyüklük...

Öğrencilerinin karakterine ne kadar karışabildiğinde saklıdır.

Bugün daha geniş bir çerçeveden baktığımda, İsmail SARIÇAY Hocamın yalnızca öğrenciler yetiştirmiş bir eğitimci olmadığını, aynı zamanda kendisini topluma adamış bir irfan neferi olduğunu daha iyi anlıyorum. Soyadı gibi çay misali akmış... Yazmış da yazmış... Yazdıkça genişlemiş, genişledikçe derinleşmiş... Küçük derelerden nehirlere, nehirlerden denizlere ulaşmış, sonunda bir ummana dönüşmüş. Sınıflarda başlayan öğretmenliği kitap sayfalarına taşmış; kalemi yalnız öğrencilerine değil, memleketin dört bir yanındaki insanlara dokunmuş. Nice insan onu hiç görmeden satırlarından tanımış, nice gönül onun yazılarıyla zenginleşmiş, nice insan onun örnek yaşantısından ilham almıştır. Çünkü gerçek öğretmenler, Nurettin Topçu’nun ifadesiyle yalnız bilgi veren insanlar değil, varlıklarıyla insan yetiştiren ahlâk kahramanlarıdır.

Bir öğrencisi, bir akademisyen ve hayatı boyunca kendisini örnek almaya çalışan biri olarak en samimi temennim; Cenab-ı Hakk’ın kendisine, ailesine sağlık, huzur ve uzun ömürler ihsan etmesi, kalemini bereketlendirmesi, tecrübesini, hikmetini ve insan sevgisini daha uzun yıllar bu millete ulaştırmaya devam etmesidir. Çünkü bazı insanlar yaşadıkları çağın tanıklarıdır; bazıları ise yaşadıkları çağa istikamet veren sessiz öncülerdir. İsmail SARIÇAY Hocamın örnek hayatı, insan sevgisi, bitmek bilmeyen üretme azmi ve ardında bıraktığı eserler, yalnız öğrencileri için değil; kendisini tanıyan, yazılarını okuyan herkes için bir ilham kaynağı olmaya devam edecektir. Ve inanıyorum ki, insan ömrü sınırlı olsa da, samimiyetle atılan adımların, yetiştirilen insanların ve gönüllere dokunan cümlelerin ömrü, takvimlerle ölçülemeyecek kadar uzundur.

Bir mektubun düşündürdükleri - Resim: 0

Bir mektubun düşündürdükleri - Resim: 1

Bir mektubun düşündürdükleri - Resim: 2