Bİ TIK
Bİ TIK
“Sadece bi’ tık yaklaşsan yanıma…”
Bu bir şiirden bir mısra mı, bir şarkı sözü mü?
yoksa bir klinik gözlem mi?
Bir sevgi, aşk cümlesi gibi duruyor.
Ama dikkatle bakıldığında, bu cümlenin taşıdığı duygu ile kullandığı dil arasında belirgin bir uyumsuzluk göze çarpmaktadır. Sevgi, aşk gibi insanların hayatında en yoğun ve en derin, ölçülemeyecek bir duygunun, tutkunun “bi tık” gibi ne olduğu belirsiz ve yuvarlak bir ifadeyle anlatılmaya çalışılması, aslında günümüzün dil anlayışını, eğilimini ele veren küçük ama çarpıcı bir örnek.
Burada sorun yalnızca bir kelime tercihi değildir.
Sorun; anlamın, düşüncenin daralmasıdır.
“Tık” … ince ve küçük bir nesne ile sert bir yere vurulduğunda çıkan sesi karşılayan kelimenin sözlükteki karşılığıdır.
“Bir taş attım pencereye ‘tık’ dedi
Anası çıktı kızım evde ‘yok’ dedi.”
(Anonim Halk Türküsü)
Bu tür dilde yansıma (tabiat taklidi) olarak tanımladığımız kelimeler, dilde somut ve algıya dayalı tecrübelerle izah edilir; ancak bunlar zaman içerisinde farklı anlam alanlarına doğru genişleme eğilimi gösterir. Zaman içerisinde dijital teknolojilerin yaygınlaşmasına bağlı olarak “tık”, bilgisayar ortamında fareyle yapılan “click (küçük, kısa, keskin bir tık sesi veya çıtırtı)” hareketini karşılayan bir terime dönüşmüş; böylece yalnızca bir ses değil, aynı zamanda en küçük dijital işlem birimini ifade eden işlevsel bir kavram hâline dönüşmüştür.
Bu aşamadan sonra kelimenin anlamında tipik bir mecazi genişleme ve dilbilgisi işlevli bir öğeye dönüşme süreci dikkatimizi çekiyor. “tık”, küçük ve anlık bir işlem birimini ifade etmek için kullanılmış dolayısıyla, günlük dilde “az, küçük miktar”, “küçük bir fark” anlamında soyut derecelendirmeleri ifade eden “bir tık” yapısına dönüşmüştür. Terim olan kelime bu kullanımıyla, gerçek bir ses ya da eylem olmaktan çıkarak ölçü bildiren bir dil öğesini karşılar duruma gelmiştir. Sürecin son aşamasında ise, özellikle dijital iletişim ortamlarının hız ve pratiklik merkezli yapısının etkisiyle yaygınlaşan bu ifade, yazılı kullanım örnekleri üzerinden gündelik dile de taşınmış “derece, kademe” anlamıyla Türk Dil Kurumu (TDK) tarafından yayımlanan Güncel Türkçe Sözlük’te yer almış ve böylece dil içinde resmî bir yer edinmiştir.
Söz konusu kelimenin geçirmiş olduğu bu evrimi değerli bir zenginleşme olarak ya da dilin iç yapısında var olan doğal bir gelişim olarak saymak mümkün değildir.
Çünkü “bir tık” ifadesi ölçü, derece, kademe, hacim vb. anlamlar taşımaz.
Dilimizde “biraz, azıcık, bir nebze, bir parça, bir gömlek, hafifçe, belli belirsiz…” gibi “ölçü, derece” anlamları taşıyan ifadeler dilimizin varoluşundan beri etkin ve yaygın şekilde kullanılmaktadır. Bu kelimelerin her biri ayrı bir ton, ayrı bir duygu, ayrı bir çağrışım, farklı yoğunluklar ve anlam katmanları taşır. Her biri başka bir duygu dünyasını ve farklı bir kültürel kodu üretir. Dilin zenginliği, tam da bu çeşitlilikten doğar.
Bugün ise bu farklılıklar tek bir ifadede bir araya getirilmiş durumda:
“Bi tık.”
Bu bir daralmadır.
Kullanım tekleşir,
Anlam tekleşir.
Sanki dünya tek bir kelimenin içine sıkışmış.
Dil daralıyor…
Ve onunla birlikte dünya da.
Bu ifade, anlam inceliklerinin hepsini yutar.
Nüansları siler.
Anlamı düzleştirir.
Dil, temelde insanın düşünme biçimini doğrudan etkileyen bir yapıdır. “Dilimin sınırları, dünyamın sınırlarıdır” sözü dil ile düşünme arasındaki bu ilişkinin en açık ifadesidir. Bir insan, ancak ifade edebildiği kadarını düşünebilir.
Çünkü insan diliyle kurar dünyayı.
Adını koyamadığını eksik yaşar.
İfade edemediğini yarım düşünür.
Bir dilin söz varlığındaki zenginlik, o dili konuşan toplumun düşünce ve duygu dünyasındaki derin inceliklerin tüm izlerini ve işaretlerini korur.
Bu durumda şu soru kaçınılmaz hâle gelir:
Tek kelimede yoğunlaştırılmış bir ifade dünyası ne tür bir düşünce uyandırır?
Dil fakirleşirse düşünce de fakirleşir. Bu fakirleşme, zihin dünyasındaki daralmanın sonucudur.
“Bi tık.”
Bu artık bir kelime değil.
Bir eğilim.
“bi tık” ifadesi çoğu zaman anlatımı güçlendirmez; aksine zayıflatır ve kullanan kişinin başka bir ifade bulamadığı, bilmediğini ele verir.
Bu durum, dildeki değişimin yalnızca yapıya dayalı değil, aynı zamanda zihinle ilgili bir boyutu olduğunu gösterir.
Klişeler, hazır kalıplar, şablonlar, tekrar edip duran ifadeler, popüler söylemler… Sanki beyni ihtiyaç anında rahatlatıyormuş, yükünü hafifletir gibi görünür ama aslında onu işlevsizleştirir. Bunlar, bilinçsizce benimsenen ve sorgulanmayan ifadelerdir. İnsan, kendi cümlesini kurmak yerine hazır, var olanı kullanmaya başladığında düşünceyi üretmekten çok, devralmaya yönelir, düşünmeden kullanır, seçmez, inşa etmez.
Düşünmeden söylenen.
Yerine geçen, ama yerini doldurmayan…
“Biraz”ın yerini “bi tık” aldığında,
sadece bir kelime değişmez…
Bir dil oyunu ortadan kaybolur.
Bir ifade imkânı silinir.
Bir düşünme biçimi eksilir.
Dil yalnızca bir ifade aracı değil; aynı zamanda düşüncenin kendisinin kurulduğu zemindir. İnsanın düşünme biçimini, hayat tarzını ve kültürel pratiklerini şekillendiren bir kültür ve zihniyet yapısıdır.
“Bi tık”ın verdiği zarar sadece estetik bir sorun değildir; düşüncenin körelmesi, tembelleşmesiyle ilgilidir. İnsan, kendi cümlesini kurmak yerine hazır kalıpları kullandığında kendi deneyimlerini ve özgün bakış açısını diline yansıtamaz, kavramların derinliğine inemez ve sığ bir düşünce yapısına hapsolur böylece düşünce üretme süreci de zayıflar. Kendi kelimeleriyle konuşmayan, kendi düşüncesini de inşa edemez.
Burada mesele yalnızca değişim değildir.
Alışma.
İnsan önce garipser.
Sonra kullanır.
Sonra normalleştirir.
Ve sonunda sorgulamayı bırakır.
Dilimizde “galat-ı meşhur” kavramı vardır. Yaygınlaşmış yanlış bir ifadenin, doğru olduğu halde az kullanılan kelimeden, ifadeden daha iyi olduğunu anlatır. Bu kavram bir yandan da dilin yaşayan bir varlık olduğunu ve halkın kullanımının kuralın önüne geçebileceğini de bildirir.
Bugün ise durum farklıdır.
Yanlış…
doğrunun yerine geçmez.
Doğru…
Sessizce terk ediliyor.
“Bir gömlek üstün”, “bir nebze” gibi ifadeler, yalnızca bir karşılaştırmayı kapsamakla kalmaz; aynı zamanda süreç içinde kültürel değerleri yeniden kurmayı da beraberinde getirir. Bu tür deyimler, ifadeler dilin tarihsel birikimini ve inceliğini taşır. Bir kelimenin anlamı, onun kullanıldığı yerdedir. Hayattadır. İnsanların dilinde, alışkanlıklarında…
“Onu arkadaşlarından bir gömlek üstün kılan şey yalnız zekâsı değil, zaman karşısındaki hassasiyetiydi.”
(Ahmet Hamdi Tanpınar)
“bir gömlek üstün” ifadesi burada yalnızca bir farkı belirtmekle kalmaz; aynı zamanda sezilen bir zarafeti, daha üstün bir ölçülülük duygusunu, insan beyninde hemen şekillenen kültürel bir derinliği taşıdığı için okuyucuda hem tanıdık hem de tok bir anlam duygusu uyandırır.
Bugün bu tür ifadelerin yerini alan “bi tık”, bu kültürel derinliği taşımaz, aynı kültürel ağırlığa sahip değildir.
“Böylece istekli giden insanlar daha özveri ile çalışabilir ve bölgeye bir tık daha fazla katkı sağlayabilir...”
(Enes Başak)
Çünkü çağrışım üretmez. Çağrışım üretme kapasitesinden yoksundur, ruhu yoktur.
Kelimeler birer köprüdür.
İnsanın anlam dünyası, bu köprüler yıkıldığında daralır ya da çöker.
“Bi tık.”
Bir köprü değildir.
Bir kestirme yoldur.
Ve her kestirme yol…
bir şeyi eksiltir.
“bi tık” ifadesi, dilin doğal evrimi gibi görünse de aslında daha derin bir yapısal değişimi işaret eder. Modern çağın hız, pratiklik, işlevsellik ve kolaylık arayışı, ihtiyacı dili de bu yönde şekillendirmeye zorlamaktadır. Ancak bu hız, çoğu zaman anlamın ve düşüncenin derinliği pahasına elde edilmektedir.
Bu noktada sorulması gereken soru şudur:
Türkçe’de söz mü kalmadı?
Yoksa biz mi…
daha azını söylemeye razı olduk?