Benim Adım Tatar Ramazan…
Kadir İnanır’ın Anısına…
Bazı insanlar sadece hapse girer...
Bazıları ise bir milletin hafızasına.
Kerim Korcan, demir kapıların ardında bir mahpushane yazmadı. Dört duvar arasına sıkışmış bir memleket yazdı. Koğuş ağasını yazarken zorbalığı... Gardiyanı yazarken otoriteyi... Mahkûmu yazarken yalnızca suçu değil; insanı anlattı.
Sonra o insanların içinden biri çıktı.
Ne en güçlüsüydü...
Ne en zalimi...
Ne de en bahtlısı.
Yalnızca haksızlığa razı olmayanıydı.
Adını “Tatar Ramazan” koydu.
Kerim Korcan’ın başarısı, unutulmayacak bir kahraman yaratmış olmasında değildir. Asıl başarısı, okuyucuyu ve daha sonra seyirciyi, taraf olmaya mecbur bırakmasındadır.
Hikâye ilerledikçe insan kendisini ister istemez bir sorunun içinde bulur:
Güçten yana mı duracaktır, haktan yana mı?
Çünkü anlatılan yalnızca bir koğuş kavgası değildir.
İnsanın, adalet karşısındaki imtihanıdır.
Bu yüzden Tatar Ramazan’ı izleyen ya da okuyan hiç kimse dışarıda kalamaz; herkes farkında olmadan o koğuşun bir sakinine dönüşür.
Romanın ilk sayfalarından itibaren okuyucu sıradan bir hapishane hikâyesiyle karşılaşmaz.
Demir kapılar, yüksek duvarlar ve demir parmaklıklar yalnızca bir mekânı tarif etmez.
Orada dışarıdaki hayatın küçültülmüş bir modeli vardır.
Güçlüler…
Güçsüzler…
Ağalar…
Boyun eğenler…
Korku…
Açlık…
Haksızlık…
Kerim Korcan, mahpushaneyi yalnızca insanların kapatıldığı bir yer olarak değil; insan tabiatının bütün çıplaklığıyla ortaya çıktığı bir laboratuvar gibi kurar.
Belki de bu yüzden Tatar Ramazan yıllar içinde bir karakter olmaktan çıktı;
bir duruşa dönüştü.
İnsanlar onu yalnızca cesaretiyle değil, gücü eline geçirdiğinde değişmemesiyle hatırladı.
O, haksızlığı ortadan kaldırdıktan sonra onun yerine geçmeye çalışan bir kahraman değildi.
Elindeki bıçağı da, öfkesini de, iktidar arzusunu da aynı anda yere bırakabilen ender karakterlerden biriydi.
İşte onu benzerlerinden ayıran çizgi tam da burada başlıyordu.
Kabadayılıkla adalet arasındaki ince çizgide yürüdü;
fakat hiçbir zaman o çizginin öte tarafına geçmedi.
Çünkü gerçek bir kahraman, karşısındakini yere serdiğinde değil, o gücü kendine hak görüp ezmeye başladığında yenilir.
Ramazan, elindeki gücü bir iktidar aracına dönüştürmediği için kazandı;
elindeki gücü, güçsüzün kalkanı kıldığı için efsaneleşti.
İşte bu yüzden Tatar Ramazan’ın kavgası hiçbir zaman yalnızca Abdurrahman Çavuş’la değildir.
O, insanı ezen her düzene karşı çıkar.
Zulmün adı değişebilir...
Mekânı değişebilir...
Kıyafeti değişebilir.
Ama zulüm değişmediği sürece Ramazan’ın mücadelesi de bitmez.
Ramazan’ın kavgası, etten kemikten bir düşmana değil; gücü eline geçirdiğinde insanın içindeki o “küçük zorba”ya karşı verilmiş en eski ve en kutsal savaştır.
Belki de bu yüzden karakter, yazıldığı dönemin sınırlarını aşarak bugün de yaşamaya devam etmektedir.
Büyük eserler, sinemaya uyarlandıkları için kalıcı olmaz.
Hayattan doğdukları için her dile, her kuşağa, her zamana uyarlanabilirler.
Tatar Ramazan’ın gücü de burada saklıdır.
Onu yaşatan ne yalnızca kelimelerdir ne de kamera...
İnsanın değişmeyen tarafıdır.
Haksızlık karşısında sıkılan yumruk...
Onuru kırıldığında susan gözler...
Adalet arayan vicdan...
Aradan yıllar geçse de değişmeyen bunlardır.
Bu yüzden Tatar Ramazan, perdeye taşınmış bir hikâye değil;
hayattan doğup yeniden hayata karışmış bir hakikattir.
Fakat filmin mucizesi burada başlamaz.
Asıl başarısı yalnızca güçlü senaryosundan da kaynaklanmaz.
Kamera kadar önemli olan başka bir unsur vardır.
Oyunculuk…
Tatar Ramazan’ın oyuncu kadrosu, Yeşilçam’ın karakter oyunculuğu geleneğinin en güçlü örneklerinden biridir.
Bu filmde hiç kimse yıldızını parlatmaya çalışmaz.
Herkes, aynı hikâyenin yükünü omuzlar.
Aradan geçen yıllara rağmen filmi değil de insanlarını hatırlıyor olmamız, biraz da bu oyunculuk terbiyesinin eseridir.
Kadir İnanır, Tatar Ramazan karakterini yalnızca canlandırmaz;
ona yeni bir kimlik kazandırır.
Onu ete kemiğe büründürür.
Bugün Tatar Ramazan denildiğinde birçok kişinin zihninde önce Kerim Korcan’ın satırları değil, Kadir İnanır’ın bakışları, yürüyüşü ve sesi canlanmaktadır.
Büyük oyunculuk, seyircinin oyuncuyu unutup karakteri hatırlamasını sağlayabilmektir.
Kadir İnanır bunu başarmıştır.
Kerim Korcan’ın satırlarında “gözleri çekik”, “sivri çenesi manalı”, “dokunulmaz bir adam” olarak tasvir edilen o ağırlık, Kadir İnanır’ın bakışlarında, yürüyüşünde ve susuşunda anlam kazanır.
Sayfalarda tarif edilen adam, perdede karşımıza çıkar.
“Bu dünyanın hesabı ahrete kalmamalı.”
Belki de Tatar Ramazan’ı hafızalara kazıyan şey, gücü değil;
vicdanını hiçbir zaman ertelememesiydi.
Filmin dikkat çeken oyunculuklarından biri de Yaman Okay’a aittir.
Özellikle Tatar Ramazan’dan tokat yediği sahne, Türk sinemasında oyunculuk açısından üzerinde durulması gereken kısa ama etkileyici örneklerden biridir.
Yaman Okay’ın canlandırdığı karakterin o mahcubiyeti, insanın zaaflarını ve yanlış tarafta durmanın ağırlığını öyle güzel yansıtıyor ki…
Tokattan sonra yüzünde beliren şaşkınlık, gururunun incinmesi, öfkesini bastırmaya çalışırken gözlerinde oluşan ifade ve birkaç saniyelik sessizlik, karakterin psikolojisini uzun diyaloglardan daha güçlü biçimde anlatır.
Oyunculuk bazen konuşmakla değil,
susmakla da yapılabileceğini gösteren sahnelerden biridir.
Hayati Hamzaoğlu ise Abdurrahman Çavuş karakteriyle filmin unutulmaz performanslarından birini ortaya koyar.
Film boyunca gücü ve korkuyu temsil eden karakter, finalde bıçaklandıktan sonra yalnızca fiziksel olarak yere düşmez;
yıllardır kurduğu otorite de çöker.
Çıkardığı sesler, bakışlarındaki değişim ve yere yıkılışı, karakterin yalnızca ölümünü değil, iktidarının sona erişini de hissettirir.
Aynı zamanda izleyicinin vicdanında gerçek bir tatmin duygusu uyandırır.
Bu sahne, Türk sinemasında karakter oyunculuğunun başarılı örneklerinden biri olarak değerlendirilebilir.
Filmin unutulmaz kahramanlarından biri de görünmez bir karakterdir aslında.
Müziği…
Ahmet Kaya’nın sesi ve ezgileri, filmin duygusunu tamamlayan bir fon değildir.
Adeta filmin ikinci anlatıcısıdır.
Kimi zaman Kadir İnanır’ın sustuğu yerde Ahmet Kaya konuşur.
Kimi zaman bir bağlama, uzun bir diyalogdan daha fazla şey anlatır.
O ezgiler olmasa belki film yine başarılı olurdu;
ama aynı sarsıcılığa ulaşamazdı.
Çünkü müzik burada yalnızca kulağa değil,
hafızaya seslenmektedir.
Bu nedenle Tatar Ramazan denildiğinde akla yalnızca sahneler değil, o sahnelere eşlik eden ezgiler de gelir.
Hüseyin’in darağacına gönderildiği sahnede yükselen ağıt, yalnızca bir film müziği değildir.
Anadolu’nun yüzyıllardır sürdürdüğü ağıt geleneğinin sinemadaki en güçlü karşılıklarından biridir.
Ahmet Kaya’nın sesi, o sahnede bir karakter için değil;
yarım kalan hayatlar, kırılan umutlar ve insan onurunun uğradığı haksızlık için söyler.
Bu yüzden o sahne, hafızalarda görüntüsü kadar sesiyle de yaşamaya devam eder.
Tatar Ramazan’ı gözümüz kadar kulağımız da hatırlar.
Tatar Ramazan’ın bugün hâlâ unutulmamasında bu dört unsurun önemli payı vardır:
Kerim Korcan’ın yaşanmışlıklardan beslenen romanı…
Melih Gülgen’in başarılı sinema dili…
Kadir İnanır ve diğer oyuncuların doğal performansları…
Ahmet Kaya’nın filmin ruhuna dönüşen müzikleri…
Bunların her biri tek başına değerli olsa da, kalıcılığı sağlayan asıl unsur hepsinin aynı estetik anlayış içinde buluşabilmiş olmasıdır.
Tatar Ramazan’ın gördüğü büyük ilgi, sinema tarihinin değil;
Türkiye’nin toplumsal hafızasının konusudur.
Çünkü bazı eserler estetik başarılarıyla değil;
tarihsel karşılıklarıyla büyür.
Toplumun uzun bir suskunluğa itildiği, itirazın giderek içe çekildiği, adalet duygusunun derin bir sızıya dönüştüğü bir dönemin hemen ardından çıktı insanların karşısına.
Bu yüzden seyirci, perdedeki mahkûmun hikâyesini değil;
kendi bastırılmış vicdanının temsilini seyretti.
Bir karakter, ilk defa bu kadar geniş bir kitlenin ortak ruh hâline tercüman oluyordu.
İşte Tatar Ramazan’ın kültürel ağırlığı da tam burada başlar.
Tatar Ramazan’ın bugün hâlâ konuşulmasının asıl sebebi ise nostalji değildir.
İnsan tabiatı değişmediği içindir.
Adalet arayışı değişmediği için…
Güçlünün zayıf üzerindeki baskısı tamamen ortadan kalkmadığı için…
İnsan onurunun her çağda korunmaya ihtiyaç duyması yüzünden…
Bu yüzden Tatar Ramazan yalnızca 1980’lerin ya da 1990’ların filmi değildir.
Her dönemde yeniden okunabilecek bir vicdan hikâyesidir.
Büyük eserler zamana yenilmezler,
çünkü onlar sadece bir dönemi değil, insanın “insan kalma” çabasını yazarlar.
Tatar Ramazan, aradan geçen kırk yıla rağmen hâlâ “buradayım” diyebiliyorsa;
bu, karakterin gücünden değil,
haklılığın evrenselliğinden kaynaklanır.
Belki de büyük sanat eserlerinin kaderi budur.
Yazıldıkları çağın sınırlarını aşarlar.
Artık yazara da ait değildirler;
oyuncuya da…
Halk onları sahiplenir.
Kendi hafızasına yerleştirir.
Kendi vicdanıyla yeniden yorumlar.
Tatar Ramazan da bugün artık yalnızca Kerim Korcan’ın romanı, Melih Gülgen’in filmi, Ahmet Kaya’nın müziği ya da Kadir İnanır’ın unutulmaz performansı değildir.
O, bu topraklarda haksızlık karşısında susmamayı, onuru ekmek kadar değerli bilmeyi ve gerektiğinde tek başına ayağa kalkabilmeyi hatırlatan ortak bir kültür mirasıdır.
Belki de bu yüzden kırk yıl sonra bile adı anıldığında yalnızca bir film değil;
bir duruş…
bir vicdan…
ve bir milletin adalet özlemi hatırlanmaktadır.
Tatar Ramazan yaşasaydı bugün hangi düzenin karşısına dikilirdi?
Belki de bu sorunun cevabını yıllar önce kendisi vermişti:
“Devlet adil olduğu sürece güçlüdür...”
Çünkü onun itirazı devlete değil,
adaletten uzaklaşan her düzene idi.
Gücünü hukuktan değil,
hukuku gücünden alan anlayışaydı.
Yine bu sorunun cevabını ararken bugüne değil,
insana bakmak gerekir.
Çünkü çağlar değişir...
İktidarlar değişir...
Kanunlar değişir...
Ama insanın güç karşısındaki imtihanı pek değişmez.
Tatar Ramazan, bugün de insanı onuruyla ekmeği arasında tercih yapmaya zorlayan her düzenin karşısında dururdu.
Alın terini değersizleştirip torpili liyakatin önüne koyan...
Hukuku adaletin değil, menfaatin hizmetine sokan...
Gücü emanet değil, mülk sayan...
Makamı hizmet kapısı olmaktan çıkarıp tahakküm aracına dönüştüren...
İnsanları korkuyla hizaya getirmeye çalışan...
Sessizliği fazilet, itirazı suç gibi gösteren her anlayışın karşısında.
Çünkü Tatar Ramazan’ın kavgası hiçbir zaman yalnızca bir koğuş ağasıyla olmadı.
O, insanı ezen her hiyerarşiyle hesaplaştı.
Kendisini kanunun üstünde görenlerle...
Dünyayı kendisine miras kalmış bir çiftlik gibi kullananlarla...
Başkasının emeğini kendi hakkı sayanlarla...
Güç zehirlenmesine uğrayıp insanı yalnızca itaat ettiği sürece değerli görenlerle...
Onun öfkesi kişilere değil;
kişileri zalime dönüştüren düzene karşıydı.
Bu yüzden aradan kırk yıl geçmesine rağmen eskimedi.
Çünkü zulmün araçları değişse de,
zulmün dili pek değişmedi.