BEN SENİ, SENİ KAYBETMEYE BAŞLAYINCA ANLADIM

Tıpkı Marlon Brando’nun Vito Corleone karakteriyle ölümsüzleştirdiği, sinema tarihinin en büyük filmlerinden biri olan Baba’daki gibi…

Bir ömür boyunca ailesini ayakta tutmaya çalışan bir adamın gölgesinde kendi yolunu arayan evlatların hikâyesi...

Ve yine yıllar önce okuduğumuz Yaprak Dökümü’ndeki Ali Rıza Bey gibi...

Ömrü boyunca çocuklarına para değil, haysiyet bırakmaya çalışan; ama zaman değiştikçe kendi değerlerinin yavaş yavaş çöktüğünü seyreden bir babanın hikâyesi...

Edebiyat, yüzyıllardır babaları yazdı.

Kimi zaman otorite olarak, kimi zaman sığınılacak bir liman, kimi zaman da geç kalınmış bir özlem olarak.

Ama bütün büyük romanların arasında değişmeyen bir hakikat vardı:

İnsan, biraz da babasının hikâyesidir...

Belki de insanlık, yüzyıllardır aynı sorunun peşinde.

Bir baba, evladına ne bırakır?

Bir evlat, babasının mirasını taşırken neyi kaybeder?

Babalar, evlatlarına miras bırakırken aslında kendilerini bırakırlar.

Çünkü Anadolu’da baba denince akla önce para gelmez.

Bir dükkân...

Bir tarla...

Bir ev...

Bir soyadı...

Gelir.

Ama bunların altında görünmeyen başka bir miras vardır.

Susmak.

Dayanmak.

Yük taşımak.

Yorulduğunu belli etmemek.

Ağlamamak.

Korktuğunu göstermemek.

Babalar çocuklarına servet bırakmaz çoğu zaman.

Kendi eksilmiş hayatlarını bırakırlar.

Bir milletin hafızasına bakmak isterseniz, önce kelimelerine bakın.

Çünkü bazı kelimeler vardır; yalnızca bir insanı değil, bir medeniyeti anlatır.

“Baba” da böyledir.

Sadece çocuğu olan erkek değildir.

Bir ocağın direği, bir soyun devamı, bir terbiyenin taşıyıcısı, bir geleneğin emanetçisi…

Orta Asya’daki Türk kardeşlerimiz babalarına “ata” diye seslenirken, yalnız aile içindeki babayı değil; bütün bir geçmişi, kökü ve kendilerini var eden hafızayı da dile getirirler.

Türk kültüründe baba, biyolojik bir kimlikten çok daha fazlasıdır.

“Baba” denildiğinde akla; koruyan, kollayan, yol gösteren, öğüt veren, gerektiğinde sert duran ama yükü ilk omuzlayan insan gelir. Kelimenin anlam alanı genişledikçe, toplumun ona yüklediği sorumluluklar da genişlemiştir.

Nitekim “baba” sözcüğü yalnız aile reisi için değil; bir topluluğa fayda sağlayan, koruyucu, anlayışlı ve güven veren kişiler için de kullanılmaktadır.

Sevdiğimiz, güvendiğimiz birine bazen:

“Baba ya…”

“Eyvallah baba…”

“Sağ ol baba…”

deriz.

Buradaki baba, biyolojik bir babayı anlatmaz.

Güven duyulan insanı anlatır.

Belki de bu yüzden Türkler, saygı duydukları nice kişiyi “baba” diye anmıştır.

Hacı Bektaş Veli’nin yolundaki babalar, Anadolu erenleri, “pir baba”lar, “evliya baba”lar…

Çünkü baba, yalnız kan bağı kuran değil; gönül bağı kuran kişidir.

Türk tasavvuf kültüründe “ata”, “baba”, “dede” ve “sultan” kavramları arasında kurulan anlam yakınlığı, bu kelimenin ne kadar derin bir kültürel zemine sahip olduğunu gösterir.

Dede Korkut hikâyelerinde baba, oğlunu ava götüren, savaş meydanında yanında tutan, yaşayarak öğreten kişidir.

Çünkü bilgi, nasihatten önce örnekle aktarılırdı.

Oğul, babasına bakarak büyür; baba ise oğlunda geleceğini görürdü.

Ne var ki Türk babası sevgisini çoğu zaman kelimelerle değil, emekle göstermiştir.

Belki başını okşamamıştır sık sık…

Belki “seni seviyorum” cümlesini kolay kuramamıştır…

Ama sabahın karanlığında işe gidişi, akşam yorgun dönüşü, çocuklarının rızkı için sessizce taşıdığı yük, onun sevgisinin dili olmuştur.

Bu yüzden Anadolu’da nice evlat, babasını anlatırken gözyaşını içine akıtır.

Çünkü bazı sevgiler sessizdir, ama derindir.

Bazı insanlar konuşarak değil, ömürlerini vererek severler.

Modern zamanlar, babalığı da değiştirdi.

Eskinin yalnızca otoriteyi temsil eden babası, yerini çocuklarının duygularına dokunan, onlarla arkadaş olmayı öğrenen babaya bırakmaya başladı.

Fakat değişmeyen bir şey vardı:

Evlat ne kadar büyürse büyüsün, sırtını dayayacağı dağ aramaktan vazgeçmedi.

Çünkü insanın içinde, yaşı kaç olursa olsun, bir “baba gölgesi”ne ihtiyaç duyan çocuk yaşamaya devam eder.

Baba kavramının çocukluktan yetişkinliğe kadar güven, güç ve dayanma noktası olarak algılanması da bunun bir göstergesidir.

Belki de babalık, dünyada en az konuşulan ama en ağır görevlerden biridir.

Çünkü baba olmak, sadece çocuk sahibi olmak değildir; yük sahibi olmaktır.

Kendi yorgunluğunu gizleyip evladının korkusunu omuzlamak…

Kendi hayallerinden vazgeçip çocuğunun hayallerine yol olmak…

Bazen alkışlanmadan yaşamak, çoğu zaman anlaşılmadan sevmek…

Ve galiba Türk kültüründe baba…

Bir isimden çok…

Bir sığınak.

Bir omuz.

Bir dua…

Bir ömür boyunca insanın içinde eksilmeyen o derin güven duygusu…

Bir evin görünmeyen direği.

Yıkıldığında anlaşılan…

Varlığında çoğu zaman fark edilmeyen…

Ama yokluğunda, insanın içinden bir şeyleri de alıp götüren…

Bazı babalar nüfus kâğıdında yazılıdır.

Bazıları ise...

İnsanların karakterinde.

Öğrencisinin kırk yıl önce yazdığı mektubu çantasında taşıyan eğitim, kültür çınarı Baba İsmail Sarıçay gibi...

Kendi evladı olmadığı hâlde yüzlerce insanın hayatına dokunan öğretmenler gibi...

Baba… İşte biraz da bu yüzden, yalnız bir akrabalık adı değil…

Bir medeniyetin vicdanı.

Neden Bu Kadar Çok “Baba” Var Türkçede?

Belki de bunu en iyi, kelimenin kendisi anlatır.

Çünkü bir kavramın bir millet için ne ifade ettiğini anlamanın yollarından biri de onun dil içindeki yolculuğuna bakmaktır.

Ve Türkçede çok az kelime, “baba” kadar geniş bir anlam coğrafyasına sahiptir.

Sözlüklerde baba; çocuğu olan erkekten koruyucu kişiye, bir topluma hizmet etmiş insandan tarikat büyüğüne, ata kavramından bir meslek veya düşüncenin kurucusuna kadar uzanan şaşırtıcı derecede geniş bir anlam alanına sahiptir.

Bu bile başlı başına dikkat çekicidir.

Çünkü bazı kelimeler yalnızca bir kişiyi anlatır.

“Baba” ise bir kişiden başlayıp bir makama dönüşür.

Bir insanı anlatırken başlar;

bir topluluğu,

bir geleneği,

bir fikri,

bir ahlâkı,

bir medeniyet tasavvurunu anlatmaya kadar uzanır.

Daha da dikkat çekici olanı, Türkçenin “baba” kelimesini yalnız bırakmamış olmasıdır.

Onun etrafında koca bir anlam evreni kurmuştur.

Adeta kök kelimeye dönüşmüştür.

Baba ocağı…

Baba yurdu…

Baba dostu…

Baba nasihati…

Baba mirası…

Baba yadigârı…

Baba diyarı…

Babayiğit…

Baba adam…

Devlet baba…

Fikir babası…

Fakir fukara babası…

Para babası…

Mafya babası…

Bektaşi babası…

Bu kadar farklı alanlarda kullanılan başka kaç kelime vardır?

Bir yanda aile…

Bir yanda devlet…

Bir yanda tasavvuf…

Bir yanda ekonomi…

Bir yanda siyaset…

Bir yanda halk dili…

Bir yanda gündelik konuşma…

Hepsinin merkezinde aynı kelime…

Baba.

Ve bir millet, bir kelimenin etrafında koca bir medeniyet kurdu.

Bu çeşitlilik, tesadüf değildir.

Çünkü dil, toplumun bilinçaltıdır.

Ve Türk toplumu, asırlar boyunca “baba”yı yalnızca biyolojik bir bağ olarak görmemiştir.

Onu;

koruyan,

yol gösteren,

emanet taşıyan,

güven veren,

dayanılan,

sığınılan,

yük üstlenen kişi olarak düşünmüştür.

Atasözleri de aynı hafızayı taşır.

Dikkat edilirse bütün atasözlerinde baba;

hükmeden değil,

veren…

koruyan…

taşıyan…

karşılıksız emek veren kişi olarak karşımıza çıkar.

Belki de Türk irfanının babaya yüklediği anlamın özü burada gizlidir.

Ve galiba en şaşırtıcı taraf da budur.

Türkçe, babadan kalan hemen her şeye bir isim vermiştir.

Baba ocağına…

Baba yurduna…

Baba dostuna…

Baba mirasına…

Baba yadigârına…

Baba nasihatine…

Ama babaların içlerinde kalanlara…

Bir isim verememiştir.

Çocukları için vazgeçtiği hȃyȃllere…

Gece yarısı ettiği dualara…

İçine gömdüğü korkulara…

Kimseye göstermediği kırgınlıklara…

Bir karşılık bulamamıştır.

Belki de sözlüklerin sustuğu yer tam da burasıdır.

Türkçe, babadan kalan her şeyi isimlendirmiştir. Ama babanın içinde kalanları isimlendirmemiştir.

Çünkü bazı kelimeler insanı anlatmaya yeter.

Bazı hayatları ise…

Ancak sessizlik anlatabilir.

Türkülerimizde, atasözlerimizde, şiirlerimizde de baba çoğu zaman kahraman olarak anlatılmaz.

Övülmez.

Yüceltilmez.

Ama özlenir.

Hasreti çekilir.

“Yola Bakın Belki Gelen Babamdır” türküsünde bir çocuğun ufka bakışı vardır.

Kapıya bakışı…

Bir gün döneceğine dair sarsılmaz inancı…

Bu sadece gurbetteki babayı beklemek değildir.

Bu, aslında Türk kültürünün çok eski bir duygusudur:

Beklemek.

Yol gözlemek.

Bir gün döneceğine inanmak.

Hafızalara kazınan “Hayatta ben en çok babamı sevdim” dizesinde ise, geç fark edilmiş bir sevginin burukluğu...

Belki de bu yüzden, şiirlerimizde de türkülerimizde de baba, kusursuz bir kahraman olarak değil; yokluğu hissedilen, hasreti çekilen, kıymeti çoğu zaman geç anlaşılan bir insan olarak yaşar.

Ve galiba insan…

Babalarını en çok, onları kaybetmeye başladığında anlıyor.

Bir Evlat, Babasının Mirasını Taşırken Neyi Kaybeder?

Babalarımızı en çok, onlara benzemeye başladığımız gün anlıyoruz.

Çocukken babamın ayakkabıları bana büyük gelirdi. Sonra fark etmeden ayağıma oldu.

Fakat hayatın ironisi şudur:

Babalar çocuklarını korumak isterken bazen onları kendi kaderlerine de mahkûm ederler.

Çünkü babalar, evlatlarını hayatın sert rüzgârlarından korumaya çalışırken, farkında olmadan onları kendi yürüdükleri yollara da hazırlamış olurlar.

Belki de en ağır miraslar, sevginin içinden çıkıyor.

Bir evlat, babasının mirasını taşırken galiba en çok, babasının hiç yaşlanmayacağına inandığı çocukluğunu kaybediyor.

Çünkü aslında insan, babasını kaybetmeye başladığında yalnız babasını kaybetmiyor. Kendisinin çocuk olduğu dünyayı da kaybediyor.

Bir zamanlar arkasına saklandığı dağı…

Sırtını yasladığı gölgeyi…

Düştüğünde uzanacağını bildiği eli…

Kaybediyor.

Belki de bu yüzden, babalar ölünce yalnız onlar gitmiyor.

Biraz da çocukluğumuz gidiyor.

Sizin hiç babanız öldü mü?

Benim öldü.

Hem de hayatın yeni başladığını sandığım günlerde…

1986’nın sonbaharı.

Malatya Devlet Hastanesi…

Kalabalık odalar, ilaç kokan koridorlar, yan odalardan gelen öksürük sesleri…

Her nereye baksan, yoksulluğun ve çaresizliğin fotoğrafı…

Bir köşede geceden beri sandalyesinde uyuklayan bir refakatçi, diğer tarafta elindeki reçeteye tekrar tekrar bakan bir baba…

Hastaların, servisteki doktorlara ve hemşirelere umutla çevrilmiş gözleri…

Hastaların yüzlerinde dolaşan endişe, yakınlarının sessizliğine sinmiş mahzunluk…

Her yatağın başında ayrı bir hikâye, her gözde ayrı bir umut, ayrı bir endişe…

İnsan o yaşlarda ölümün başkalarının başına gelen bir şey olduğunu sanıyor.

Meğer insan, en büyük ayrılıkların yaklaştığını bilmeden yaşıyormuş.

Ve insan, hayatın bazı haberlerini kelimelerden önce yüzlerden öğreniyor.

Köye vardığımda avlu dolmuş, yüzler mahzunlaşmış, fısıltılar duaya karışmıştı.

Bütün köyün omuz verdiği o vedanın ortasında, toprağa verilen yalnızca bir insan değil.

Bir evin direği…

Bir çocukluk…

Bir daha geri gelmeyecek bir ses…

Bir daha duyulmayacak bir nefes…

“Babamdan ummazdım bunu kör oldum.”

Çünkü bazı insanlar ölünce evden bir kişi eksilmiyor sadece.

İnsanın içinden de bir şey eksiliyor.

Ve bir daha tamamlanmıyor.

İnsan kaç yaşına gelirse gelsin, bir yerlerde babasının var olduğunu bilmek istiyor.

Belki de bu yüzden insan, babası ölünce büyüyor.

Mecburen…

Ve bazı büyümeler vardır ki, içinde biraz yetimlik taşır.

Aradan kırk yıl geçti.

Ama hâlâ o sonbaharı düşündüğümde, içimde aynı soru dolaşıyor:

“Sizin hiç babanız öldü mü?”

“Benim bir kere öldü.”

***

“Kalbimde bir hayâli kalıp kaybolan şehir!

Ayrılmanın bıraktığı hicran derindedir!

Çok sürse ayrılık, aradan geçse çok sene,

Biz sende olmasak bile, sen bizdesin gene.”