Bazı insanlar ölmez; sadece konuşmayı bırakırlar.
Ama söyledikleri, bir milletin zihninde yankılanmaya devam
eder.
İlber Ortaylı da öyle bir adamdı.
Onun sesi yalnızca bir tarihçinin sesi değildi. Bir imparatorluk
bakiyesinin, bir medeniyet hafızasının, biraz da sert ama babacan
bir öğretmenin sesiydi. Bugün Türkiye’de tarih konuşuluyorsa, bu
biraz da onun sınıfta azarlayan ama ufuk açan o meşhur üslubunun
eseridir.
Ortaylı’nın en çok yanlış anlaşılan tarafı ise şuydu:
O, romantik bir milliyetçi değildi.
O, tarih bilgisine dayanan bir Türklük fikrinin savunucusuydu.
Onun Türklük anlayışı slogan değildi.
Bir kültür birikimiydi.
Türklük; onun gözünde yalnızca etnik bir aidiyet değil, bir
medeniyet terbiyesiydi. Osmanlı bürokrasisinin inceliği,
Selçuklu’nun devlet aklı, Cumhuriyet’in modernleşme iradesi…
Bunların hepsi aynı tarihsel damar içinde akıyordu.
Bu yüzden sık sık şunu söylerdi:
“Tarihini bilmeyen bir millet, başkalarının hikâyesinde figüran
olur.”
Ortaylı’nın kızdığı şey cehaletti.
Ve bu kızgınlık aslında bir sevgi biçimiydi.
Türkiye’de entelektüelin trajedisi çoğu zaman şudur: Halktan
uzaklaşır.
Ortaylı bunu başarmadı — çünkü uzaklaşmadı.
Bir Anadolu kasabasındaki genç de, bir Avrupa üniversitesindeki
akademisyen de onu dinleyebiliyordu. Çünkü o, tarihi yalnızca
kitaplarda değil; şehirlerin taşlarında, kahvehanelerin sohbetinde
ve dilin içinde anlatıyordu.
Belki de bu yüzden onu dinlerken insan şunu hissederdi:
Tarih dediğimiz şey aslında geçmiş değil, hafızadır.
Bugün İlber Ortaylı yok.
Ama Topkapı Sarayı’nın taşlarında, İstanbul’un sokaklarında, bir
üniversite amfisinde ya da bir genç tarih meraklısının kitaplığında
onun sesi hâlâ dolaşıyor.
Çünkü bazı insanlar ölmez.
Onlar bir milletin hafızasına dönüşür.
İlber Ortaylı da artık tam olarak orada yaşıyor