Ali İsmail Korkmaz

Yaşanmışların acısını bile hissedemeden gitmek. Yaşayamamak…Yaşatamamak…

Mustafa Sadık İNCEDEMİR sadiki@internethaber.com

Yaşanmışların acısını bile hissedemeden gitmek.

Yaşayamamak…

Yaşatamamak…

Şu kısa ömrümüze neler sığdırmaya çalışıyorsak; onların hiçbirini yapamamak.

Âşık olamamak mesela…

Sevgilinin saçlarının dibini koklayamamak…

Dünyayı unutmuşlukla el ele dolaşamamak.

El ele dolaşmanın kıymetini bilememek.

Seyredememek…

Dokunamamak…

Sevişememek…

Kokusunu verememek mesela.

Koynundaki sevdalına…

Dizine yattığı anacığına…

Belki de seni uzaktan uzağa seven, sen uyuduğunda başucuna gelip yanağını okşayarak elinde kokunla odandan çıkan babacığına…

Sarılamamak.

Sarılmanın aslında ne kadar çok duyguyu yaşattığını bilememek.

Yolda yürürken ya da uyurken...

Hiç fark etmez sarılamamak, dokunamamak; dokunmaya korkmaktır çünkü.

Öyle ya da böyle korkuyu yaşayamamak.

Kendin için.

Sevdiklerin için.

Geleceğin ya da geçmişin için…

Sonra kardeşinle osuruktan bir konu da tartışamamak mesela.

Ya da anlamsızca boğuşamamak ağbi kardeş.

Arkadaşınla, dostunla dünyayı çekiştirememek ya da.

Sonra da el sıkışmak dostça, kardeşçe; gönül kırmadan, dil dökmeden.

Tuttuğun takımın maçlarına gidememek.

Ya da televizyonda seyredememek.

Yenince sevinememek.

Yenilince içten içe kahredememek mesela.

Hastalanıp, ilgi çekememek.

Annenin şehriyeli, bol limonlu çorbasını içememek.

O çorbanın en iyi ilaç olduğunu içerken yaşayamamak.

Sonra büyüyememek.

Büyüyüp, adam olamamak.

Adamsızlığı bilememek.

Kalleşleri tanıyamamak, tanıyarak hayatı öğrenememek işte.

Evlenememek mesela sevdiğinle.

Yuvasız kalmak.

Kim bilir belki de evlatsız kalmak.

Evlat kokusunu; anana, babana verdiğin gibi alamamak mesela…

Evladın için canını verebilecek olmayı hissedememek.

Canın kıymetsizliğini; evladınla öğrenememek mesela.

Evladın için kendinden vazgeçmeleri yaşayamamak.

İçin acısa da, yüreğin kanasa da, o vazgeçmelerle bir ömür yaşayacağını bilsen de bunu yapamamak, kendinden vazgeçememeyi yaşayamamak yani.

Hayal kuramamak.

Sevgilini…

Aşkını…

Geleceğini…

Hayallerini yaşayamamak işte…

Baba olamamak, babalığı yaşayamamak.

Babalığın evlatlıkla öğrenilemediğini; yaşayarak öğrenememek mesela.

Evladının boynu bükülmesin diye belli etmeden boynunu eğememek.

O eğmelerin babalığı beslediğini yaşayamamak.

Ağlayamamak mesela.

Bir yakını kaybettiğinde…

Bir sevdayı tükettiğinde…

İçinin acısını, yüreğinin dağlandığını, gözlerinin isyanını yaşayamamak…

En beterinden hıçkırarak.

Kahredip, neden diye sorgularcasına…

Nedensizlere yenilmeyi yaşamak.

Neye yenildiğini bilmeden…

Gülememek; tıpkı ağlayamamak gibi.

İşte hayat bu diye mutluluğunu gösterememek yani.

İşte hayat bu!

Ve o hayatı yaşayamamak.

Ölmek…

19 yaşında ölmek…

En kötüsü de öldürenlere neden diye soramamak.

Neden?

Diğer yazılarım için;

İletişim için;