Aslına bakarsanız AB (Avrupa Birliği) asla vazgeçmememiz gereken bir "Hedef" olmalı...
Ancak...
Sadece "Hedef"...
Ve...
Sadece AB standartları...
O hadefin içinde "Tam Üyelik" ise asla olmamalı...
Allah korusun
Medya bir halkın hafızasıdır... Zihnidir... Arşividir... İstihbaratıdır... Bilgi kaynağıdır... Köşe yazarlarıysa; bütün olayları kendi ideolojileri ya da kendi pencerelerinden gördüklerine göre analiz eden kanaat önderleridir... Yani... Medya tamamen objektif, yazarlarıysa sübjektiftir... Ya da şöyle diyeyim... Matbuat mücerettir... Muhabirler ise müşahhas... Ama... O ilke son 20 yıldır dönüşüme uğradı... Son 9 yıldır ise yıkıldı gitti... Örnek mi?.. Son yayımlanan AB Raporu... Genel medyada her kurum raporu kendi meşrebine göre yorumluyor... Hükümete destek verenler, Gül'e ve askeri vesayetin bitişine övgü olarak veriyor okurlarına... Hükümet muhalifi medya ise; "berbat, sürecin bitişi" olarak... Hâsılı... Bu kamuoyu; bu medya ile giderek zihni hastalığa yakalanacak... Sonunda (korkarım) taraflardan birinin despotizmi hâkim olacak... Allah korusun... Amin!...
|
Çünkü...
"Tam Üyelik" aynı zamanda "Para Birliği"ne de katılmak demek...
Oysa Yunanistan olayında gördük...
Maaş ödeyemeyecek duruma geldi Devlet...
Neden?..
"Senyoraj - Para basma - yaratma" hakkını AB Merkez Bankası'na teslim etti de ondan...
"Ortak Para birimi Euro'yu kabul etti" de ondan...
Bir Devlet, "egemenlik hakkı" ölçülerinin en değerlilerinden biri olan "Kanun yapma" hakkından bile gerekirse vazgeçebilir...
Üye olduğu siyasal ve ekonomik birliğin kanunlarını alır, uygular...
Nihayet Demokrasinin ve Hukukun genel kuralları evrenseldir...
Ama...
Bir Devlet kendi merkez bankasından vazgeçemez...
Tıpkı, AB üyesi olan İngiltere'nin vazgeçemediği gibi...
Dünyanın ilk ve en büyük zenginlerinden Amerikalı Sanayici Rockefeller, Temsilciler Meclisine hitaben şöyle seslenmişti:
"Bütün kanunları siz çıkarın, para basma yetkisini bana verin"...
Yıllardır yazıp söylediğim, yakın tanıyanlarım tarafından bilinir...
AB'ye siyasal ve ekonomik birlik konusunda katılımımız; Gümrük Birliği sözleşmesine sadık kalma şartıyla "İmtiyazlı" olmak özelliğinin dışına taşmamalı...
Tabii vakti geldiğinde (ki bence geldi) vizeler tümüyle kaldırılmalı..
Türk Hukuk sistemi, AB hukuk sistemiyle entegre olmalı...
Ki...
Bilhassa TSK ile ilgili hukuk sisteminin son yıllarda AB ile (GKB'nın, MSB'ye bağlanması hariç) uyum sağladığını görüyoruz...
Anayasa'nın tamamen yeniden yazılmasıyla hukuk sistemimiz de tam bir uyumluluk sağlayacak...
Tarım konusunda yapılacak "Miras Hukuku" düzenlemesi keza "hazırlanıyor" diye biliyorum...
Sayın Cumhurbaşkanı, TMSF eski Başkanı Ahmet Ertürk'ü Cumhurbaşkanlığı Başdanışmanlığı görevine getirdiğinde mütevazı bir "uyarı" mektubu yazıp; "çok başınız ağrıyacak" demiştim... İşte o uyarıyı yapışımdaki haklılığım kanıtlandı... Yarından itibaren Ahmet Ertürk aleyhinde başlatılacak soruşturmalara sayın Gül'ün engel olacağını düşünmüyorum... Düşünmek de istemiyorum... Çünkü henüz daha başlangıç... Ertürk'ü çok kötü günler bekliyor... Ne yazık ki..
|
TSK'nın hesaplarının Sayıştay tarafından denetlenmeye alınacak olmasıyla ilgili yasal düzenleme "eksik" olmakla birlikte tamamlanmaya çok müsait...
Hâsılı...
İngiliz gazetesi Financial Times'ın bir analizinde Türkiye'nin AB sürecinin tamamen bittiğine ilişkin tespiti hiç önemli değil...
Yeter ki hukuk ve demokratik sistemiyle ilgili hedefimiz sonlanmasın...
Yeter ki, Gümrük Birliği konusunda imama kızıp abdest bozmayalım...
Bugünkü haliyle (vize hariç) AB ortaklığı, tam üyelikten çok daha avantajlı...
Aksi halde...
Gelecekte Yunanistan'dan "beter" oluruz...
Yani...
AB'ye, "Alın birliğinizi başınıza çalın!.." demek halkımıza hoş gelebilir...
Hatta...
İkinci bir "Vanminüt" coşkusu bile yaratabilir...
Ama...
Ziyadesiyle "akıl dışı" olur...
Fatih Altaylı işte böyle yanıldı!..
İnternethaber'de okuduğum haber kısaca şöyle...
Sadık K. (36), sokakta karşılaştığı eşi Figen K’yi, karnından ve göğsünden bıçakladı. Ağır yaralanan Figen K, 112 Acil ekipleri tarafından kaldırıldığı Bandırma Devlet Hastanesinde müdahaleye rağmen kurtarılamadı.
Bu olay; Fatih Altaylı'nın ısrarla savunduğu o, "dehşetin pornosu" fotoğrafından sonra işlendi...
O fotoğrafın yayımlandığı günden bu güne her gün "en az" bir cinayet haberi düştü medyaya...
Maktüller, kadın...
Katiller koca...
Yani...
Fatih'in yayımladığı fotoğraf şiddeti önlemek, caydırmak bir yana, daha da özendirdi...
Ve...
Fatih'in gururu, kibiri (onuru değil) o büyük hatasını kabul etmemekte kararlı...
Ne diyebilirim ki?..